TTNet Başvurularınız
Online ve Ücretsiz yapabilirsiniz,
Üstelik 24 Saat içinde Aktivasyon.
Buca Gündem
İzmir Haber
izmir haberleri
REKLAM
Reklam Alanı
İletişim
Mario
Mario Oyunu Oyna
mario oyunları
Medya365
Güncel Haberler
haber

Duyurular
WeBCaNaVaRi'na Üye Olmadan Link'leri ve Kod'ları Göremezsiniz.
Link'leri Görebilmek İçin. Üye Ol. veya Giriş Yap.
2013 Sene'si EN'leri Anket'i Sonuçlanmıştır. Bkz.

  Mesajları Göster
Sayfa: 1 ... 1542 1543 1544 1545 1546 [1547] 1548 1549 1550 1551 1552 ... 1563
15461  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Kırşehir Gelenek Ve Görenekleri.. : Aralık 21, 2008, 02:25:59 ÖS
KIRŞEHİR



ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ Osmanlı döneminde Ahilik merkezi olan Kırşehir'de toplumsal yaşamda geleneksel ahlaksal değerlerle biçimlenmiştir. 9. yüzyılın ortalarından başlayarak, Ahilik ekonomik ve toplumsal işlevini yitirmiştir. Ancak, üretim ilişkileri pek değişmediği için etkileri süregelmiştir. Ancak dinsel değerlerde günlük yaşamda belirleyici bir yer kazanmıştır. Cumhuriyet sonrasında geleneksel yapı çok az değişime uğramıştır. 1950'lerde, Kırşehir yaşamında belli bir canlanma görülmüştür. Kente en yakın merkez Ankara, bir dönem "yeni geçim kapası" gibi görülmüştür. Tarımsal alanların sınırlılığı ve verim düşüklüğü kent halkını göçe itmiştir. Nüfus artışıyla bu sorun daha önemli bir boyut kazanmıştır. "ev büyüğü" denen baba saygınlığı sürerken, geniş aile yapısının çözülmesi ilişkilerde sarsıntılar yaratmıştır.1960'larda bu süreç hızlanmış, köyden merkez ve Kaman gibi ilçelere göç yoğunlaşmıştır. Aynı dönemde büyük merkezlere ve yurt dışına işçi göçü başlamış, nüfus dalgalanmaları olmuştur.

Kente göçenler, tarımsal alandan, küçük üretim yada hizmet sektörüne geçmekte, ilişkiler pek değişime uğramamaktadır. Kentteki en yaygın iş taşçılıktır. Bu yada benzer işlerde usta-çırak ilişkileri egemendir. Ahilik geleneğinin etkisi bu ilişkiyi koruyuculuk - gözeticilik boyutlarına varmaktadır. Göçler Kırşehir yaşama biçimini 1980'lerde ekilemeye başlamıştır. İl dışında çalışarak sağlanan parasal birikimler, 1970'lerde kentte yatırama yöneltmiş, kooperatif yada büyük ortaklıklar oluşturulmuştur. Burada da hemşerilik - akrabalık ilişkileri etkilidir. Kent dışındakiler de bu tür bağlarını korumaktadırlar.
EVLİLİK
Yöre evlenmelerinde görücülük, başlık, gelinlik etme, çokeşlilik gibi geleneksel yöntemler geçerlidir. "gelinlik etmede" yeni gelinler belirli bir süre büyüklerinin yanında konuşmaz, kaş göz işaretleriyle yada fısıldayarak anlaşırlar, sofraya oturmazlar. Merkezlerde bırakılan bu gelenek kırsal kesimlerde geçerliliğini korumaktadır. Gelin belli bir süre doğurmazsa (1-2 yıl) kocası yeniden evlenmeye hak kazanır. Özellikle kırsal kesimlerde doğal olan bu durumlarda gelinde görümcelere katılır. Kocasına yeni bir eş arar. Yakın köylerden beğenilen 14-15 yaşlarındaki yeni eşe "ferik" denir. Evlenme çağında oğlu olanlar için nişan, düğün törenleri, hamamlar kız beğenilecek yer arasındadır. Mucur'da ise bu amaçla ilkbahar, yaz aylarında "köme" denilen kır gezisine çıkılır. Buralarda beğenilen kızlar, bir bahaneyle oğlana da gösterilip, görüşü alındıktan sonra görücü gidilir.

İlk görüşmeden sonra ailenin yada çevrenin saygınlarından birkaç dünür gider. Kız istemede tekerlemeye dönüşmüş şu sözler kullanılır. " Yedik içtik, ölçüp biçtik, gelene niye geldin denilmez, Allah'ın emrine hiç karşı gelinmez, bizim buraya gelişimizin bir maksadı vardı, kerimenizi Allah'ın emri peygamberin kavliyle bizim mahduma istemeye geldik. Sen bu işe ne dersin?" Kız babası ya da evin büyüklerinden biri de danışıp görüşmek için zaman ister. Kimi yörelerde yanıt olumsuz olursa kızın evde kalması için, evin bir yerine çivi çakılarak büyü yoluna baş vurulduğu da görülür. "küçük şerbet" denen söz kesiminde şerbetler içildikten sonra kolye yada altın takılır. Buna "bellilik etme" denir. Başlık kesilir. Ailenin durumu uygunsa "iki başın görülmesi" yoluna gidilir. Başlık alınmaz kız evinin tüm harcamaları nişan ve düğünde alacağı eşya ve takı, erkek evince karşılanır. Kırsal kesimde iki başın görülmesi yanında başlık alındığı da görülmektedir. Başlık kararlaştırıldıktan sonra kız evince konuklara ağız denilen şeker, lokum yada şerbet sunulur.

Nişan kimi zaman 2 aile arasında yapılır.Evlerdeki takı ve yüzük takma işlemine "küçük nişan" denir. Ev dışında "okuntu yeri" denen konuklarında çağrıldığı nişanlar merkezlerde salonlarda yapılır. Nişanlılık döneminde bayramlarda geline armağanlar götürülür. Bu genellikle boyalı koçtur. Gelinin anasından yada kendisinden armağan alınmadan koç verilmez. Kiralanan bir okuyucu kadın konu komşuyu düğüne çağırır. Düğünler genellikle perşembe günü başlar, Pazar günü biter. Düğün evinin belli olması için çatıya bayrak dikilir. Köylerde bayrak direğinin ucuna soğan ve elma takılmaktadır. Kırşehir düğünlerinde davul zurna yanında genellikle köçekte olur. Kadın kılığına girerek keman, saz ve def eşliğinde oynayan erkeğe köçek denirdi. Kentin Bağbaşı mahallesinden tutulan köçeklerle çalgıcılar bir ekip oluşturur. Cuma günü öğleden önce gelin, öğleden sonrada güvey hamamı yapılır. Cumartesi öğle üzeri de kız evi, komşularıyla birlikte düğün evine "hayırlı olsun a" gider, yemek yenir. Düğün evinin erkek konukları da onları izler, davul zurna eşliğinde kız evine gidilir, 2 saat kalınır. Dönüşte gündüz kınası yapılır. Bu törende kına yakılmaz, gelinin yeni giysileri konuklara gösterilir.

Köçekler kadınların önünde oynar, gelin bahşiş verir, orada bulunanlarda alınlarına para yapıştırır. Gelin, kınacı kızlara akşam yemeği verdikten sonra akşam kınasına geçilir. Konuklar toplanır. Gece köçeklerin oyunu ile başlar. Gelin yeniden giyinir. Kına bir tepsi içinde kırılırken "kına özenmiyor" diye bir söz atılır. Gelin bahşiş verdikten sonra kına sulandırılır. Önde tefçi kadın, arkada gelin, onun ardından da mumlar, kına tepsisini taşıyan kızlar kına türküleri söyleyerek konukların bulunduğu odaya girer. Gelin kaynanası armağan verdikten sonra avucunu açar ve kınası yakılır. Eli sarılmadan önce evin bir duvarına basarak iz bırakılır. Sonra konuklara çerez dağıtılır. Tef eşliğinde türküler söylenir, oyunlar oynanır.

Kimi yörelerde kına gecesi dağıldıktan sonra ana-kız ağıtı yakılır.Yüzü tülbentle örtülen gelin ortaya oturtulur.Anası kız kardeşleri ve akrabaları "sen bana dert arkadaşıydın, seninle dertleştim. İşlerime şimdi kim bakacak? Hasta olsam sen bakardın bana şimdi kim bakacak?" gibi sözlerle onu ağlatırlar. Aynı gece kız evinin delikanlıları, oğlan evine baskın yapar. Buna "kayın gitme" denir. Masalar kurulur. "dokuz butlu tavuk" istenir, içkiler içilir. Sabaha doğru "dan pilavı" denilen tavuklu pilav yenildikten sonra herkes dağılır.

Sabah gelin adayı hazırlanırken gelin bir odaya kapatılır. Yakınlarına "gardaş - emmi dayı yolu" gibi armağanlar alındıktan sonra dışarı çıkılır. Babası gelini kayınbabasına teslim eder. O da " yengesi"denen gelinin arkadaşı yada akrabalarından biriyle gelin arabasına bindirilir. Geçmişte atlı araba, fayton yada yalnız atlılardan oluşan gelin alayının yerini günümüzde otobüs ve minibüsler almıştır. Köylerde alay gömütlük, ziyaret yeri gibi kutsal yerlerden geçerek, kentte tüm çevreyi dolaşarak düğün evine gelinir.

Arabanın sürücüsü güveyden bahşiş almadan gelinin indirilmesine izin vermez. Güvey gelini koltuğunun altına alarak eve girer. Eşikte cebindeki bozuk paraları ve çerezleri gelinin başına saçar. O akşam komşulardan 5-10 genç "güvey başı" yemeğine çağrılır. Hoca dua okuyarak gelin ve güveyi odalarına götüreceği sırada gençler güveyi bir odaya kapatır. Tavuk baklava gibi armağanlar almadan bırakmazlar. Güvey kurtulunca dini nikah kıyılır.

DOĞUM
İlde çok çocukluluk yaygındır. Aileler daha çok erkek çocuk ister. Bu amaçla gelin eve girer girmez kucağına erkek çocuk verilir. Gebelik döneminde erkek çocuk için hazırlık yapılır. Kadının erkek doğurması ona saygınlık yaratır. Kız doğuranlar için kullanılan "oğlan doğurmuş gibi ne yatıyorsun" sözü yörede tekerlemeye dönüşmüştür. Sancılar başlayınca gebeye şerbet içirilir, boyuna ayet yada Kuran takılır. Kırsal kesimlerde genelde doğumlar ebesiz olur. Doğumdan 3 ezan geçtikten sonra bebek gürbüz olsun diye, ailede en iştahlı birinin yardımıyla emzirilir. Aynı amaçla çocuğun boyuna tereyağı sürülür.

Yıkanıp kundaklanan bebeğin baş ucuna nazar değmesin, al basmasın diye Muska ve kuran asılır. Yastığı yanına sarımsak soğan ve yumurta konur. Çocuğun rahatlaması için altına elenmiş toprak konur. Sabahleyin çocuk uyanınca büyükler toplanır ad koyma töreni yapılır. Ailenin en yaşlısı çocuğu kucağına alarak kulağına ezan okur. 3 kez adını söyler 40 gün dolmadan dışarı çıkarılmayan bebek kırkından sonra komşulara gezmeye götürülür. Buna "40 kovalama" denir.

Erkek çocuklarında sünnet dönemi 6 haftalıktan başlar. Sünnet düğünü ve kirvelik gelenekleri yaygındır. Kırsal kesimde yemek ve eğlenceyle yapılırken, merkezde fayton yada taksiyle sünnet çocuğu ve arkadaşlarının çevrede gezdirilmesi, hamama götürülmesi gelenekler arasındadır. Ömrünün kısalığı düşüncesiyle çocuk 1 yaşına gelmeden saçı kesilmez. Dişi çıktığında ilkin kimsenin duyup görmemesine çalışılır. Ana evin büyüklerinden birine "şunun dişi çıkmış mı?" diye sorar. O da çocuğun azına bakarak dişinin çıktığını söyler. Armağan verir.

Geleneksel Şenlikler
Kırşehir'de yakın zamana değin gençler arasında muhabbet toplantıları sürmekteydi. Özellikle Kayabaşı gençleri belli aralıklarla, yatsı namazından sonra bir yerde toplanırlardı. Muhabbet, çevreden gizli tutulurdu. Şenliğin başkanı, düzenleyicisi efe olmakla birlikte yönetici durumundaydı. Efe köşede mindere oturur, gençler yaş saygınlık sırasına göre onun yanında otururlardı. Sofra düzeniyle, içkilerle ve çalgılarla saki ilgilenirdi. Muhabbet peşrevle açılır, divan koşma ve semailerle sürerdi. Yöresel türküler söylenip oyunlar oynanırdı. Sabaha karşı dağılan muhabbetlerde, ağırbaşlılık ve dürüstlük temel esastı.

Köylerde sürdürülen şenlik türü geleneklerden biride " kış yarısı gezmeleridir " genellikle mart ortalarında yapılır. Gençlerden biri ayı postuna bürünür. Buna ayı donatma denir. Kuyruğuna çan takılır. Zil takılarak ev ev gezdirilerek oynatılır. Ev sahibi onun gönlünü almak için para, yağ, pekmez, üzüm verir.
İnançlar
Osmanlı döneminde toplumsal yapıyı biçimlendiren dinsel ahlaksal değerlerle Ahilik gibi iş örgütlenmeleri, Cumhuriyet sonrasındaki inançlar ve töresel yapıyı da etkilemiştir. Geleneksel ilişki ve değerler kent yaşamındaki önemi büyük ölçüde korumaktadır.Tekke ve dergahlar çeşitli dinsel yolların eğitim alanı olmuştur. Kapanışlardan sonrada bunların kent yaşamındaki etkileri sürmüştür. Bektaşilik, yaygın inanma kaynağıdır. 1937'de Kırşehir ve dolaylarında oturan Alevi köylüleri, çocuklarını Hacıbektaş Çelebilerine tekke için adak verirlerdi. Din uluları, ermişler ve kahramanların olduğu söylenen birçok gömüt, yada türbe adak ve ziyaret yeridir. Şeyh Süleyman Veli, Ahi Evran-ı Veli, Karakurt Baba, Aşık Baba türbeleri bunlardandır.

YÖRESEL YEMEKLER:

İlin tarımsal ürünleri beslenmenin de temelini oluşturur. Beslenme hamurlu yiyeceklere, et ve süt ürünlerine dayanmaktadır. Kırsal kesimlerde tüketime yönelik fasulye, domates, biber, patlıcan gibi sebzelerde yetiştirilir. Bağcılığın eski önemini yitirmesine karşın üzüm, kayısı, dut gibi meyveler yöre beslenmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Erişte, salça, pekmez gibi yiyecekler giderek yerini Pazar ürünlerine bırakmaktadır.

Erik, zerdali, kayısı ve elma kurularına yörede "kak" denir. Elma dışındakiler güneşte kurutulur, kışları çerez olarak yenir yada hoşaf yapılır. Elma, armut ve üzümün "kışlık" denilen özel çeşitleri de yetiştirilmektedir. Üzüm ve armut "hevenk" yöntemiyle kurutulmaktadır; meyveler saplarıyla toplanıp bir gün güneşte bekletilir. Saplar yumuşadıktan sonra kalınca iplere dizilerek kiler yada mahzenlerde tavanlara asılır, saklanır. Meyve kurularından nohutlu tatlıda yapılmaktadır. "haside" denilen zerdali yağlaması, yöreye özgü tatlılardandır.

Ayrıca üzüm, armut, elma gibi meyvelerden pekmez yapılmaktadır. Pazara yönelik üretime dönüştükten sonra, Kırşehir bölgesinin pekmez üretimi merkezlerinden biri olmuştur. Pekmezden evlerde "köftür" denen yiyeceklerde yapılmaktadır. Taze pekmez un karıştırarak pişirilir. Pelte kıvamına gelince büyük tepsilerde soğumaya bırakılır. Soğuyup sertleşince baklava biçiminde kesilir. Bozulmasını önlemek için nemsiz yerde saklanır. Yine pekmezle "kedi batmaz" denen bir tür tatlı yapılır. Kuru yufka ufalanarak bir kaba konulur üzerine sıcak pekmez dökülür, soğuyunca yenir.

Yörenin en yaygın et yemeği tavuk yada hindi etinden yapılan "çullama" dır. Yağ ve unla pişirilen göğüs eti tavuk suyuyla muhallebi kıvamına gelinceye kadar kaynatılır. Pirzola türü etler küllenmiş ateşte pişirilir. Buna "söğürme" denmektedir. Süt ürünlerinden yağ, ayran vb. şekilde yararlanılmaktadır.

YEMEK ÇEŞİTLERİ

Tandırda Çömlek paça : Koyun veya kuzunun baş ve ayakları, tüyleri temizlendikten sonra parçalanır. Bir çömlek içine sarımsak ve su ilave edilerek baş ve ayaklar konur. Çömleğin ağzı bağlanarak közlü bir tandırın içine gömülür. Piştikten sonra üzerine limon sıkılır ve servis yapılır.

Keşkef: Döğülmüş buğday birkaç gün ıslatılır. Kabarınca ezilir. İnce lif haline getirilip yağ ve etle muhallebi kıvamına gelinceye kadar pişirilir. Üzerine salçalı yağ dökülerek servis yapılır.

Çömlekte Kuru Fasulye : Kuru fasulye haşlanarak suyu süzülür. Kuşbaşı et biraz pişirildikten sonra üzerine salça yağ, soğan ve tuz ilave edilir. Haşlanmış fasulye ve etler ile içinde sıcak su bulunan bir çömleğin ağzı kapatılarak köz halinde bulunan tandırın içine konur. İki saat kadar piştikten sonra tandırdan çıkartılarak servis yapılır.

Mantı (Kesme Mantı) : Una yumurta katılarak hamur yapılır. Tuz ilave edilir. Hamur yuvarlak bezi yapılır. Oklava veya merdane ile açılır. Hafif kurumaya bırakılır. Açılmış olan ve biraz kuruyan hamur üstüne konup ince dilimler halinde kesilir. Kesilen mantılar kurutulur. Pişirmesi ise makarna gibi olur. Suyu kaynatılır ve biraz tuz atılır. Mantı kaynayan suda haşlanır. Ve suyu süzülür. Önceden hazırlanan sarımsaklı yoğurt ile iyice karıştırılır. Sonra bir başka kapta üzerinin sosu hazırlanır. Sos yağ, bolca, domates, biber, kıyma ile yapılır. Sosa karabiber, pul biber, maydanoz eklenir. Sarımsaklı yoğurt ile karıştırılmış mantının yine üzerine sos dökülerek servise hazır hale getirilir.

Yoğurt Çorbası : Yarma denilen döğme buğdayla yeşil mercimek, biraz haşlanmış nohut güzelce yıkanır. Süzme yoğurt ile bunlar iyice karıştırılır. İçine bir yumurta kırılır. İki kaşık kadar un katılır. Çok az ayçiçek yağı damlatılır. Mevsimine göre içine yaş veya kuru nane katılır. Bunlar iyice karıştırılır. Biraz su ilave edilir. Kaynayıncaya kadar karıştırılır. Devamlı karıştırılmazsa çorba kesilebilir. Çorba ateşe konunca içine patates, yeşil biber, patlıcan atılır. İlkbaharda temizlenmiş kenger atılır. Çorba piştikten sonra başka bir kapta kuru nane ile yağ hafif kavrulup çorbanın üzerine dökülür. Çorba servise hazırdır.

Gendeme (Kemikli et) : yarım kilo kuş başı et tencereye konulur. Suyu çekilinceye kadar ateşte pişirilerek, soğan doğranır. Biraz yağ ilave edilerek, pişinceye kadar beklenir, daha sonra domatesi ve biberi ilave edilip çok miktarda su konur. Yarım kilo yarma ilave edilirse 2 kilogram su konur. Tuz ilave edilip yarma dağılacak duruma gelinceye kadar pişirilerek servise hazır hale getirilir.

Pelte : ½ kg un, 250 gr. Tereyağı, 250 gr pekmez. Un yağ ile pembeleşinceye kadar kavrulur. Biraz su ile pekmez ilave edilir. Karıştırılarak suyu çekilinceye kadar pişirilir. Biraz tuz ilave edilip ateşten indirilir. Tabaklara konduktan sonra üzerine tereyağı eritilerek dökülür.

YÖRESEL GİYİM:
Kır-kent ayrımı giysilerde belirgindir. Merkezlerdeki kadın giyiminde moda ve pazar, kırsal kesimlerde çalışma koşullarda ve gelenekler etkili olmaktadır. Erkek giyiminde ayrılık daha azadır. Yüksek gelir grubu ve memur çevrelerinde büyük merkezlerdeki giyim biçimine özenme görülürken kent genelinde günlük ve yabanlık giysi ayırtına pek rastlanmaz.

HALK OYUNLARI VE FOLKLOR:


Halk Oyunları: Yörede kaşıklı oyunlar Konya oyunlarıyla, halaylarsa doğu illerimizdeki oyunlarla benzerlik gösterir.
Halay:
Halaylar davul-zurna eşliğinde ve erkeklerce oynanmaktaydı. Günümüz KIRŞEHİR'deki çeşitli folklor derneklerinin gösterimlerinde kızlar da oyunlara katılmaktadır. "Halay"denilen halaylarda bireysel oyunları etkisi belirgindir. Oyun topluca başlar, "başçeken"(halay başı) tek başına gösteri yapar. Daha sonra da halayın sonuna geçer. Bu kez yeni başçeken gösterisin yapar. Oyun böylece sürer.
Halaylar genellikle belli bir sıra izleyerek birbirine ekli oynanır. Oyunların düzeni şöyledir:
Ağırlama
Kıvrak halay
Türkü halayı
Üç ayak
Yanlama
Sekmen(seymen)halayı
Başka bir halay düzeninde de şu sıra izlenmektedir:
Üç ayak halayı
Hasandağı sekmesi
Sivrik halayı
Cirit halayı
Avşar ağırlaması
Keçeli
Ayrıca Anşa halayı, narinli halayı, yıldız, kuşlar, sepetçioğlu ve sinsin gibi halaylar da yaygındır. Aynı ezgilerle oynanan Cirit halayı ile Sinsin figürleri değişiktir. Halaylarda "Başçeken"in elinde mendil vardır. El ele tutuşan oyuncular, birbirine yaklaşıp ayrılırlar.
Kaşıklı oyunlar(Karşılama):
Geçmişte "muhabbet"lerde ince saz denilen bağlama, keman ve darbuka eşliğinde erkeklerce oynanırdı. Kadınlar arasında da oynanan oyunlara ud ve tef eşlik etmekteydi. Günümüzde kimi köylerde sürdürülen bu geleneği, kurulan dernekler yaşatmaya çalışmaktadır. Bu oyunlar düğün, karşılama ve uğurlama törenlerinde davul-zurna eşliğinde oynanmaktadır. Kaşıklı oyunların en yaygınları şunlardır:
Bad-i zabah(Bad-i Saba), Üç oğlan(kırşehir zeybeği), Biter Kırşehir'in gülleri, Yürü güzel, Çiçekdağı. Bunlardan kimileri şöyle oynanmaktadır:
Üç oğlan:
İki ya da daha çok erkek oyuncunun oynadığı bu oyun ağırlamayla başlar, gitgide hızlanır. Oyuncuların ellerinde tahta kaşıklar vardır, ezgiye göre kaşık vuruşları değişir; zeybek özellikleri görüldüğü için Kırşehir Zeybeği de denmektedir. Oyun çökmeler ve beceri isteyen devinimlerle sürer.
Çiçekdağı:
Erkeklerin oynadığı kaşıklı oyunlardandır. Geçmişte kaşık yerine bardakla oynanan oyun, ağırdan başlar ara nağmeyle hızlanır.
Biter Kırşehir'in Gülleri:
Erkeklerce oynanan türkülü oyunlardandır. Türkünün başlangıcında "heyyyt"diye nara atılır, dizler çapraz biçimde yere vurulur. Ellerdeki kaşıklar bir-iki vurularak ayağa kalkınır. En önemli figür, sol topuğun sağ ayak arkasında sertçe yere vurulmasıdır.
Yürü Güzel:
Üç, dört kişiyle karşılama biçiminde oynanır. Öbür oyunlardan daha canlıdır. Hafif bükülerek oynanır. Oyunun en belirgin figürleri son bölümdeki çaprazlamalardır.
Özellikle Abdallar arasında muhabbet toplantılarında görülen köçek oyunları geçmişte oldukça yaygındı. Düğünlerde, erkek toplantılarında köçekler oynatılırdı. Günümüzde bu gelenek ortadan kalkmıştır.
NELERİ İLE ÜNLÜ:
Ahi Evran Türbesi, Hirfanlı Baraj Gölü, Seyfe Gölü, Petlas Lastik Fabrikası, Cacabey Medresesi, Mucur Yeraltı Şehri
İL İSMİ NEREDEN GELİYOR?
Kır ve Şehir kelimesinin birleşmesinden oluşmuştur.
15462  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Kırıkkale Gelenek Ve Görenekleri.. : Aralık 21, 2008, 02:25:19 ÖS
ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ
DÜĞÜN

Düğün öncesinde hazırlıklar yapılır. Ev eşyaları ve gelinlik alınır. Bunlar kızın sandık içi çeyizi ile birlikte kız evinde sergilenir.Oğlan babasının en yakın arkadaşı "Düğün Kahyası" oğlanın en yakın arkadaşı da "Sağdıç" olarak seçilir.Yöremizde düğünler, genellikle Cuma günü namazdan sonra başlar, Cuma namazından çıkanlar, yanlarında cami imamı olmak kaydıyla düğün evine gelirler. "Bayrak Yemeği" diye adlandırılan yemek yenir.Yemekten sonra bir sırık ucuna takılmış Türk Bayrağı ile bayrağın üzerinde bulunan ayna ve elma evin çatısına, (damına) dikilir. Bayrak sırığın ucuna asılmadan önce imam tarafından dua edilir. Bayrağın asılmasına yörede halk tarafından "Bayrak Kaldırma" denir.Davul ve zurnalar çalmaya başlamadan önce, köyde ve çevrede cenazesi olan aile varsa, davul ve zurna ile birlikte düğün sahibi ile birlikte bu aileye "yas alma"ya giderler. Yas alma, aynı zamanda düğünün başlaması, davul zurnanın çalması için bu aileden izin almak anlamına gelir.Aynı günün akşamı okuntular, yani davetliler gelir. Davetlilere yemek ikram edilir. Okuntular gelirken haber verirler. Davul zurnacı davetlileri karşılamaya çıkar. Davetliler düğüne güçleri oranında hediye getirirler. Bu hediyeler; ev eşyası, para, düğün için yiyecek, zahire, düğünde kesmek için etlik küçük baş hayvan olabilir.

KIZ KINASI:
Cumartesi akşamı düğün, kız kınasının yapılması ile devam eder.Üzerinde çeşitli renkte yanan mumlar olduğu halde, büyükçe bir tepsinin içine çerez, şeker, kına ve antep fıstığı; geneline hediye olarak elbise, ayakkabı hazırlanıp, bir çocuğun başı üzerinde kız evine varılır.Kız evinde kadınlar, gelin kızın yanına giderler ve kına türküleri söyleyerek kızın kınasını yakarlar.Düğün alayı oğlan evine döner, davul zurna kız evinde kalır. Bir müddet sonra kız evi davul zurna eşliğinde "oğlan kınası" nı getirir. Kına, yine mumlarla süslenmiş, üzerinde çerez ve hediyeler olduğu halde, bir tepsi üzerindedir. Yanında sağdıç olduğu halde, oğlanın eline bu kına yakılır.

GELİN ALMA:
Düğünün son günüdür. Bu genellikle Pazar günü sabahta hazırlıklar yapılır. Gelini almaya gelenlere babası kızını teslim eder. Kız eğer varsa bir erkek kardeşinin koluna girmiş olarak evden dışarı çıkar. Oğlan evinden gelenler o anda sevinç gösterileri yaparlar. Düğünün kız evi açısından en dramatik anı bu zamandır. Gelin, oğlan evine girerken eline bir parça yağ verilir. Bu yağ gelin eve girerken tavana sürülür. Bu da " Yağ gibi yapışsın, kalsın" demektir. Ayrıca, gelin, oğlan evine gelirken beraberinde kaşık, çivi, bıçak. gibi şeyleri de getirir. Bu da gelinin "bereketiyle gelmesi " anlamına gelir.

YÖRESEL YEMEKLER:

Kırıkkale mutfağı, klasik Orta Anadolu mutfağıdır. Şehre gelenler geldiği yerlerin yemeklerini yaparlar. Buna karşın zamanla yöreye özgü yemekler de meydana gelmiştir.Bölge tarım, sebzecilik ve hayvancılık ile uğraştığı için yemek çeşitleri de bu yönde gelişmiştir.Kırsal kesimin tamamında ekmek olarak "YUFKA" yapılır. Ayrıca, buna bağlı olarak; Bazlama, Gözleme, Alazlama, Kömbe, Katmer gibi türler yaygındır.Yemekler için, sebze yemeklerinin her çeşidine rastlanır. Fasülye, patlıcan, patates, kabak, lahana. gibi sebzelerin kızatma, haşlama, sulu yemeği ve kavurmaları yapılmaktadır.Et her yemeğe katkı olarak kullanıbildiği gibi, kendi başına yemek türleri de oluşturur. Külleme, Haşlama, kızartma, kavurma en yaygınlarıdır.Hayvansal ürünlerden süt ile yoğurt, peynir her türlü yemeğe katkı maddesi olarak kullanılabiliyor. Ayrıca; çılbır, sütlaç (uyutma). gibi tatlı ve yemeklerde de kullanılmaktadır. Yöremizin diğer yörelerden ayrı özellik arzeden yemeklerden bazıları da şunlardır. Arap Aşı, Batallaş, çürütme (çılbır) hamun işinde: su böreği, mantı. Özellikle bağlardan elde edilen üzümlerden pekmez, çalma, ekşi, ayranlı pekmez, yumurta tatlısı gibi tatlılar yapılmaktadır. Ayrıca ; helva, höşmerim yine tatlı türlerindendir.

Yöreye Özgü Bazı Yemekler
Un Tarhanası : Domates, biber, tuz yoğurt ile birlikte hamur yoğrulur. İki gün mayalanması beklenir. Daha sonra küçük parçalara ayrılarak kurumaya bırakılır. Kuruduktan sonra elle ufalanır ve kalburdan geçilir.
Yoğurtlu Tarhana: Yarma kaynatılıp, soğuduktan sonra, yoğurt ilave edilir. Küçük parçalara ayrılarak serilir ve kurutulur. Pişirmeden önce su içine bırakılarak ıslanıp yumuşaması sağlanır. Ezilerek tencereye konur, su ilave edilir. Pişinceye kadar karıştırılır. Piştikten sonra yağda kızartılmış nane ilave edilir.
Bulama (Katma Aşı) : Ayran içine konan yarma kaynayana kadar karıştırılarak hazırlanır.
Yarma : Sohu taşında dövülerek kabuğu çıkartılmış buğdaydır.
Etli - Mercimekli Bulgur Pilavı : Et ve pilav ayrı pişirilir. Kuyruk yağı eritip içine önceden terbiye edilen etleri bir tencereye konur ve ocağa oturtulur. Suyu çekince ve yağı kalana kadar kavrulur ve sonra kavrulan etin üstü kapatılır. Mercimeği (haşlanmış) suyla 4-5 defa yıkadıktan sonra su dolu bir tencereye koyarak avuç arasında iyece bastırıp ovuşturarak yüzeyde beliren kabukları atılır. Pilavı pişirilecek tencereye tereyağı konularak pembeleşinceye kadar eritilir. Daha önce yıkamış olduğumuz bulgur tencereye konur. Tuzunu ve soğanı ilave ettikten sonra bulgur tane tane oluncaya kadar kavrulur. Daha sonra haşlanmış mercimeği ekleyip bir miktar daha kavurarak sıcak suyunu ilave edip kırmızı biberini ekleyerek pişirmeye bırakılır. Pişen pilav dinlendirilir ve üzerine nane atarak karıştırılır. Sonra geniş bir tabağa pişen pilav dökülür ve yaygın hale getirilir. Kavurma yöntemiyle pişirilmiş olan kuşbaşı et pilavın üzerine yayılır. Soğan, maydanoz, sumak karışımı olan söğüşü kenarlarına dizilir. Biber turşusu ve salatalık turşusu etlerin üzerine serpiştirilir. Sıcak olarak servis yapılır.
Yeşil Mercimek Çorbası : Mercimekle yarma karıştırılarak suda kaynatılır, üzerine yağda kavrulmuş un ilave edilir.
Sızgıt : Kesilmiş et küçük parçalara bölünerek etin yağı ile kavrulur ve kurutulur.
Ekmek Aşı (Guymak) : Yufka ekmeği ufalanarak yağda kavrulur. İçine su ile birlikte salça, sızgıt ve biber ilave edilerek hazırlanır.
Madımak : Toplanan madımaklar bulgur, salça ve etle birlikte pişirilir. Üzerine tereyağı eritilerek, sarımsaklı yoğurt ile birlikte dökülerek hazırlanır.
Pelte : İçine pekmez katılmış una su ilave edilerek pişirilir.
Su Böreği : Unun içine yumurta kırılır, su ile yoğrularak yufka şeklinde açılır. Açılan yufkalar su içinde haşlanır. Haşlanmış yufkalar tepsiye dizilerek üzerine taze yağ dökülür. Peynirle maydanoz karışımı serpilerek pişmeye bırakılır.
Mantı : Yufka halinde açılan hamun küçük kareler halinde kesilir. Bu kareler içine biber, soğan, kıyma, maydanoz karışım konulmak suretiyle suda pişirilir.
Sarığı Burma : Un yağda kavrulur, hazırlanmış yufkalar üzerine serpilir. Yufkalar üzerine serpilir. Yufkalar rulo şeklinde dürülür ve tepsiye dizilir. İki saç arasında kızartılır. Küçük parçalar halinde kesilip, üzerine kaynatılmış şerbet ilave edilerek hazır hale getirilir.
Sütlü : Sütün içine pirinç ve şeker katılarak kaynatılır.

Şıralar
Pekmez : Üzümler bağbozumu denilen zamanda toplanır. Şırahane adlı odanın içinde bir üzümlağ olur. Toplanan üzümler bunun içine dökülür. Üzümlağ betondan yapılmış havuzdur. Üzümler ayakla çiğnenerek şıra haline getirilir. Bu şıra havuzun altındaki bir delikten "bolum" denilen başka bir havuza akıtılır. Buradan alınan şıra da kazanlar izinde ocaklara konulur.
Üzüm çiğnenirken içine beyaz toprak konulur. Bu şırayı kestirmek içindir. Ayrıca şıra kestirildikten sonra tekrar kaynatmak için ocaklara konan şıra içerisine yoğurt da ilave edilir. Kıvama gelene kadar karıştırılarak pişirilir.
Ekşi : Hazırlanan pekmezin toprak konulmadan yapılmış halidir.
Çalma : Çöğen denilen bitkinin kökü kaynatılarak çıkarılır.Bu su, hazırlanmış pekmeze ilave edilir. Karıştırılarak katılaşması beklenir. Çalma'nın siyahı ve beyazı vardır.
YÖRESEL GİYİM:
Kırıkkale insanının giyim kuşamı, gelenekselliğini yörelere göre kısmen sürdürmektedir.

Kadınlarda :
Ayakta papuç, işlemeli, yün örgülü çorap, üç etek çembere, başta yemeni ve üstünde de fes veya başlık dikkati çeker. Bazı yörelerimizde üç eteğin yerini çok renkli şalvar almaktadır.
Kimi yörelerimizde de renkli poşu, oyalı yazma, sırmalı dolamalar, önü altın sırmalı kofiler, çene ve boyun bağları, baştan iki yana sallıntılı kırmızı, yeşil, mavi ziliflik kadın başına güzellik veren süslerdir. Sırtta bürümcük işlik, üstüne şetarı yelek giyilir. Bele ibrişim ya da şal kuşak da süslü giyimi tamamlayan ögelerdir. Varlıklı olanlar bellerine gümüş şavatlı, kabartma tokalı kemer takarlar. Genellikle ipek alaca önlük ya da üç etek giyilir. Ayaklarda tiftikten örülmüş çorap, tongurdaklı kundura ya da altı yumuşak papuçlar vardır.

Erkeklerde :
Kinot pantalon, sivri burun ayakkabı, yelek, yakasız işlik (gömlek) ve ceket giyilir. Ne var ki gerek kadın ve gerek erkeklere özgü ve geleneksel giysiler her geçen gün kaybolmakta ve yerini çağımızın getirdiği çağdaş ve daha basit giysiler almaktadır.
HALK OYUNLARI VE FOLKLOR:
Kırıkkale, halk oyunları yönünden komşu Ankara, Kırşehir, Çorum illeriyle benzerlik gösterir. Halaylar, kaşıklı oyunlar yaygındır. Zeybek bilinmez. Karakeçili ilçesinde halay olarak ; Köprüden Geçti Gelin, Oy Pambığım, Pambığım (Bugün Ayın Işığı), Üç Ayak, Yeldirme, Kaşıklı Oyun olarak da Konyalı, Gel, Gel, Süpürgesi Goruhdan, Ay Doğar Bedir Allap meşhurdur. (ÖZÇELİK 1995; 186-191, yılmaz 1996; 239-240). Ateş etrafında geceleri oynanan Sinsin, bu ilde de yaygındır. Cirit ve Tura oyunları da davul-zurna eşliğinde oynanır.
a- Halay
Kırıkkale yöresinin hakim oyunu halaydır. Halay çekilirken halay türküsü değişik türlerde olabilir. Bir halayın başından sonuna kadar tamamlanması süreye bağlı değildir. Bir saat bile sürdüğü olur. Düğün, şenlik gibi günlerde çekilir. Bu halaylar, kadınlarca da zılgıt ile süslenerek ayrı bir ahenk kazanır.
Halay davul-zurna eşliğinde ağırlama, ikileme, üçleme şeklinde üç aşamada çekilmektedir. Keskin yöresi halayları daha çok ayak ve bel hareketlerine dayanır. Ağır fakat gösterişlidir. Yahşihan, Karakeçili ve Delice halaylarında ise Keskin yöresine göre bazı farklılıklar gözükür. Bu nedenle yörede Keskin halayı daha yaygındır.
b- Sinsin
Sinsin köy meydanlarında yakılan ateş üzerinde atlama oyunudur.
Köy meydanında bir ateş yakılır, ateşin etrafını köy halkı sarar. Delikanlılar kendi aralarında gruplar oluşturur, bu ateşin üzerinden atlarlar. Her defasında ateşin yüksekliği artırılır. Oyuncuların ateşin yüksekliğinden cesaretleri kırılıncaya kadar oyun devam eder.
Gruplardan biri pes edince diğer grup galip ilan edilerek ödüllendirilir.
Sinsin oyunu tehlikeli , tehlikeli olduğu kadar da, cesaret geliştirici bir oyundur.
c- Cirit
Geleneksel bir Türk oyunudur. Bölgemizde bahar, yaz mevsimlerinde ve düğünlerde oynanırdı. Yetiştirilen iyi cins atlar iki gruba ayrılır. Oyuncular ellerine bir metre uzunluğunda onar adet cirit alıp atlara binerler. Gruplar arasındaki mesafe 50 m. kadardır.
Gruplar karşı karşıya gelerek eşleşirler. Oyunculardan herhangi birisi rakibi üzerine at koşturup, uygun bir mesafeden ciritini atar. Rakip oyuncu, kendisine atılan bu ciritten atın sağına veya soluna eğilmek suretiyle sakınır. Cirit rakibe değmiş ise oyuncu oyundan çıkar, eğer değmemiş ise ciriti atıp kaçan oyuncuyu, cirit atılan oyuncu atı ile takip ederek ciritini fırlatır, eğer değerse oyuncu çıkar, eğer değmemiş ise yerlerine geçerler, sıra diğer oyunculara gelir. Böylelikle oyunda tek kişi kalıncaya veya gruplardan birisi tüm oyuncularını kaybedinceye kadar oyun devam eder. Galip gelenler köy halkı tarafından ödüllendirilir.
d- Semah
Semah Hasandede, Haydar Sultan, Koçubaba ve Hamzalı kasabalarında yaygındır. Bağlama ve keman çalgılarıyla nefesler, deyişler, demeler söylenir, semah dönülür.
NELERİ İLE ÜNLÜ:
Silah Fabrikaları, Petrol Rafinerisi
İL İSMİ NEREDEN GELİYOR?
Kırıkkale, Osmanlı arşiv belgelerinde "Kırık Kal'a" olarak geçmekte olup yöreye 16. yüzyıldan itibaren Oğuzlar -Türkmen boyları iskan edilmiştir. Kırıkkale, Kırık köyü arazileri üzerine kurulmuştur.Kırıkkale adını tarihi kayıtlardan almakta olup halk arasında rivayet edilen "Kırık" ile "Kale" adını irleşmesinden oluştuğu; bunun da Kaletepe'den kaynaklandığı fikri doğru değildir.Kırık köyü, köy statüsünü kaybetmiş olup bugün Kırık köyü Mahallesi adıyla varlığını sürdürmektedir.
15463  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Kayseri Gelenek Ve Görenekleri.. : Aralık 21, 2008, 02:23:39 ÖS
ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ
DÜĞÜN
Görücü
Evlenme çağına gelmiş genç erkeğin ebeveyni aralarında anlaşıp, oğullarını evlendirmeye karar verirler. Bir erkeğin evlenebilmesi için askerliğini yapmış olması ilk şarttır. Çünkü askere gidip de dönmemek var. Şimdi bile askerliğini yapmış olanlar daha kolay kız bulabilirler. Kızı olan bir aile, kızlarının şehirden ayrılmaması için damat adaylarından talebeliğini bitirmiş olmalarını ve daimi mukim, iş güç sahibi olmalarını isterler. Bu şartlarda olmayıp ta evlenmek isteyen gençler, ailelerine olgun ve ağırbaşlı görünmek istemelerine rağmen, yine de bu dileklerini ebeveynlerine ima ederler. ''Başımı alıp gideceğim'', ''bıktım bu yalnızlıktan'' gibi...
Kayserili 30 - 40 yıl önce, modern, şehircilik başlamadan kaldırımlı dar sokakları olan mahallelerde ''hayat'' tabir edilen uzun avlulu genellikle tek katlı evlerde otururlardı Evlenebilecek yaşta kızı olan her kız evi, sabah erkenden hayatı süpürür, dış kapının önünü, kaldırımları yıkar, O evde kız olduğu hemen anlaşılırdı, şimdi ise büyük apartman dairelerinde böyle belirtiler bulundurmak mümkün değil. Zaten gerek de kalmadı. Çünkü kadınlar artık eskisi kadar dışarıya kapalı ve erkeklerle ilişkisiz değil. Kız evi gelecek görücülere iyi ve temiz görünmeye çalışır Oğlan evi görücüleri ki bunlar: anne, anneanne, babaanne, abla olur, sabahın sekizinden itibaren dünür gezmeye başlarlar, Önünü temiz buldukları kapıyı çalarlar. Kapıyı kız anası açar. Hiç bir şey sormadan misafirleri buyur eder. Ya da görücüler ''misafir alır mısınız?'' diye sorarlar Görücüler döşenmiş temiz odaya alınır. Biraz sonra görücülerin en yaşlısı 'hanım kızımızı görelim'' der, Kız temiz giyimiyle gelir, hiç bir şey söylemeden misafirlerin elini öpüp çıkar. Daha sonra yine en yaşlı misafir su ister. Suyu kız getirir. Misafir suyu ağır ağır içerken, bir kenarda başı önünde ayakta duran kız, baştan ayağa süzülür. Su içildikten hemen sonra başka bir şey ikram edilmeden misafirler gider. Giderken mahalledeki diğer kızların evlerini sorarlar, ev sahibi de tek tek tarif eder. Görücüler gördükleri kızlardan beğendikleri birini almaya karar verirler. Diğer yakın akrabalar da gidip kızı görürler. Hepsi de beğendikten sonra kız ve ailesi hakkında araştırma yapılır. Bu araştırmada namus, iffet. mali durum ve irsi bir hastalık olup olmaması ilk planda gelir. Kızı almak için bir engel görülmezse nadiren kız, oğlana bir fırsat kollanarak gösterilir, Oğlan şiddetle karşı çıkmadığı sürece bu işten pek vazgeçilmez, Zaten erkeklerin çoğu da annelerinin buldukları kıza razıdırlar. Kızı beğendikten sonar, kız evine giderek, Görücü; ''kızınızı beğendik, Allah'ın emri, Peygamber in kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz, Bizim lakabımız, adımız soyadımız şudur. Oğlumuz şu işi yapar, işyeri şurdadır, evimiz şurdadır'' der. Eğer varsa oğlanın Kartviziti ile fotoğrafını da bırakır, Kızın annesi "bize on-on beş gün müsaade edin bakalım'' der Bundan sonra araştırma sır kız evine gelir. Kızın çok yakınları damat adayını araştırmaya başlarlar. Yine araştırılanların başında, namusluluk, mali durum ve irsi hastalık gelir. Her iki taraf da mali durumlarının birbirine çok yakın olmasına dikkat ederler.
Her şey mükemmel bile olsa, bir taraf bir taraftan biraz fazlaca zengin ya da fakir ise, ''uyuşamayız, dengimiz değil'' denilip vazgeçilir. Araştırma sırasında, oğlanın kızı nadiren görebilmesine mukabil, kızın oğlanı görmesi hemen hemen hiç mümkün değildir. Kızın erkek akrabalarının çoğu oğlanı belli etmeden görürler. Hatta kızlarının ilerde rahat etmesi, dayak yememesi için, oğlanı herhangi bir konuda kızdırıp, sinirlilik halini kontrol ederler. Gece hayatına, içkiye, namaza olan alışkanlıklar da önemle göz önüne alınır. Bu araştırmalardan dolayı, evlenecek erkekler, bu devrelerde temkinli olurlar. Sinirli olmamaya giyime ve bilhassa cemaatle namaza özen gösterirler.
Kız evi, alınan müddetin son günü, yakın akrabalarıyla genel bir istişare yaparlar. Müspet ayda menfi cevap kız anasına tembih edilir. Ertesi gün oğlan evi kadınları kız evine gelerek ''nasıl oldu, dünürümüzü gönderelim mi?'' diye sorarlar. Kız evinin cevabı müspetse, kız anası ''Allah yazmış, ne diyelim'' beyanında cevaplar verir. Cevap menfi ise ''kızımız küçük, kusura bakmayın'' der.
Kız yaşlı ve evde kalmış bile olsa, bu cevap reddetme klişesidir. Görücülerin bu gelişinde de kız görünmez. Hatta şerbete kadar oğlan evinden kimseye görünmemeye çalışır. Kız oğlan evi mensuplarınca görülürse, oğlan evi bunu uğursuzluk addeder.
Söz Kesmek Kahve Almak
Kadınlar kendi aralarında anlaştıktan sonra, işe kesinlik kazandırmak için, oğlanın babası, amcası ve bir - iki yakın akrabası hemen ertesi gün kızın babasının işyerine, işyeri yoksa ya da müsait değilse, akşam evine giderler. Kız babası misafirlere oldukça rağbet gösterir, ikramda bulunmak için birçok şey teklif eder. Fakat misafirler ille de kahve içmek isterler. Kızın babasının babası, yoksa annesinin babası hayatta iseler bu bulunmazlar. Kız babası kahveyi dedenin (varsa önce baba tarafı, yoksa anne tarafı dedenin) vermesi için misafirlere çay, meyve gibi ikramlarda bulunur. Misafirler de dedenin varlığını bildikleri için, kahve içmekte fazla ısrar etmezler. Fakat her iki dede de hayatta yoksa, kız babasından kahveyi almadan, yani kahve içmeden gitmezler. Dede varsa hemen ertesi gün yine oğlanın babası, amcası, dayısı, dedeye giderler. Çok önceleri, yanlarına bir de imam ve her iki tarafın tanıdığı, saygınlığı olan birini daha alırlarmış. Dededen yine kahveyi isterler, dede de ısrar etmelerini bekler, böylece güya kızı ağıra satmış olur, Misafirler kahveyi içmeye muvaffak olunca kızı resmen kendilerine bağlamış, söz kesmiş olurlar. Kahveler içildikten hemen sonra varsa imam yoksa bulunanların en yaşlısı Kuran okur, dua eder. Diğer ikramlardan sonra büyük kahvenin günü tespit edilir. Bugün; genellikle en yakın cumartesi günü olur. Türkiye'nin hemen her tarafında kız isteyene ''verdim'' demek ayıp sayılır. Örneğin Baraklar ''verdim'' demez ''he'' der(1 ). Birçok bölgede olduğu gibi Kayseri'de de ''kahve'' verilir. Böylece muhatap, olumlu cevap almış olur.
Kahve
Bu toplantı kız evinde olur. Toplantıya kız ve oğlan evinin uzak-yakın bütün akrabalarıyla, oğlanın arkadaşları katılır. çok kalabalık olur. Kız ve oğlan evi birkaç gün önce akrabalarına haber göndererek ''cumartesi akşamı kahveye buyuracaksınız'' dedirtir. Bu davet yalnız erkekler içindir ve bu davete damat adayı Katılmaz. Oğlan evi cuma veya cumartesi günü öğleden önce gereğinden fazlaca toz şeker ve pastayı, ailenin diğer erkek çocuğuyla, yoksa yakın akrabalardan birinin oğluyla kız evine gönderir. Önceleri kız evi toz şekeri eriterek serbest yapardı. Sonraları toz şekerin yerini hazır meyve suyu, yaş pasta veya rulo pasta aldı, Bu gönderilenlerin arasında kahve yoktur fakat nişanda dağıtılacak olan nişan şekeri vardır, Kız evi hediyeleri getiren çocuğa ya mendil, ya kravat ya da para verir. Akşam namazından sonra bütün davetliler gelmeye başlarlar. ilk önce yaşlılardan başlanarak fincan fincan kahve taşınır. Bundan sonra büyük ve geniş şerbet tepsisi odanın ortasındaki bir sehpanın üzerine konur. Tepsinin içi bardak doludur, üstü bir tülle kapalı, tülün üstünde de bir ipek mendil vardır. Tepsi ortaya gelince bir hafız Kuran okur, çiftlerin mutluluğu için dua eder. Duanın akabinde damat adayının en yakın bekar akrabasından biri tepsiye doğru ilerler, hemen mendili cebine koyar, tülü açıp birine verir. (Bu tül daha sonra sürahiye sarılacaktır). Tepsiyi alıp bir-iki misafire ikram ettikten sonra, kız evine mensup bir gence devreder. Şerbetin ya da meyve suyunun yanında kurabiye, yaş pasta yada rulo pastalarda ikram edilir. Oğlan evi gençleri kız evi mensuplarına farkettirmeden evden bazı eşyaları geri verilmek üzere çalıp damat adayına götürerek bahşiş alırlar. Bunlar; basit bardak, bardak altı, kül tablası olduğu gibi, sedir yastığı, vazo, saksı, sandalye, çerçeve gibi hacimli eşyalar çalmaya muvaffak olanlar da görülebilir. Misafirlere en son şeker ve çikolata ikram edilir. Bu sırada bir sürahi şerbet veya meyve suyuyla doldurularak tüle sarılır, kurdeleye bağlanır. Bu sürahiyi damat adayına veren genç, damat adayı tarafından mükafatlandırılacağı için, sürahi kız evindeyken damat adayının arkadaşları tarafından kapışılır. Misafirler giderken oğlanın babası ve amcası kız evine verilmek üzere, kapıda yolcu edenlerden birine ''kahve parası'' verirler. Verilecek para konusunda daha önce anlaşırlar. Örneğin baba bin Iira vermişse, amca daha az, diyelim beş yüz lira verir.(yıl 1981 )
Dini Nikah
Dini nikah önceleri düğün haftası içinde yapılırdı. Bu yüzden nikahları kıyılmamış gençler de, islam dinince birbirlerine haram ve ne mahrem oldukları için genellikle gerdeğe kadar görüşemezlermiş. Fakat bu anlayış gittikçe kaybolarak günümüzde hiç kalmamıştır. Şimdi dini nikah, söz kesimi ve kahveden sonra yapılıyor. Böylece birbirlerinin helallileri sayıldıklarından, aylarca nişanlılık devresi yaşayabiliyorlar, Dini nikah genellikle kız ve oğlan olmadan onların vekilleriyle yapılır. Vekiller genellikle ikişer erkek olur Vekiller kadınsa, bir erkeğe ilk kadın olması lazımdır. Vekillerin aklı başında ve kötülük yapmak istemeyecek, güvenilir insanlar olması gerekir. Nikahın kıyılması esnasında, daha çok oğlanın düşmanları (kızın da olabilir) gerdek gecesinde oğlanı iktidarsız kılmak için sihir ve büyü yaparak oğlanı bağlarlar. Bu bağlanmalar çeşitli yollardan yapılabilir. Duvara veya tavana çivi çakmak, bir ipi düğümlemek, ağzı açık bir i çakı bıçağını kapamak gibi... Bu gibi büyüsel hareketler hep nikah sırasında olacağı için, nikah kıyan hoca herkesin elini dizinin üstünde görmek ister. Nikahın kıyılacağı zaman ve mekan hoca ve vekillerden başka hiç kimseye bildirilmez. Bu gelenek hala devam eder ve nikahlar gizli kıyılır.

Düzen

1930-35 yıllarına kadar düzeni kız evi düzermiş, daha doğrusu şerbetlik alırlarmış. Zamanla bu iş oğlan evine kaymış. Düzen düzmek demek, kızın nişan günü ve daha sonra giyeceği elbiselerle. diğer aksesuarı (makyaj malzemesi. ayakkabı. terlik, çanta) almak demektir. Önceleri kıza alınan elbiseler 2-3 katı geçmezken şimdi 10 15 kat elbise alınıyor. O zamanlar bu alışverişe damat adayı iştirak etmezdi ve makyaj malzemesinin yerine de 1-2 kemik tarak alınırdı. Düzene: gelin kız, pek yaşlı olmayan 2 - 3 yakın akrabası, kaynana, kaynata, bir evli, bir bekar kadın ve bazen damat adayı da katılarak öğleden önce gidilir. Akşama kadar çarşıda kalınır. Alınan eşyalar normal olarak şöyledir. Siyah ve bordo kadife elbise, jorjet elbise, altı ipek üstü sırmalı elbise, ''dört etek" elbise, çeşitli desenlerde mevsimlik kumaşlar. Son zamanlarda gündüz ve gece tuvaletleri de alınıyor. Yılan derisinden mamül 2 - 3 çift ayakkabı ve çanta, yazlık ve kışlık terlikler, iç çamaşır, sabahlık takım, kombinezon, pijama, 5 - 1 0 çift çorap ve makyaj malzemesi. Bu eşyalar o gün oğlan evine gelir. Oğlan evi yakınları ertesi gün düzene bakmaya gelirler. Bir iki gün sonra da münasip bir genç eşyaları kız evine götürür. Önceden dikilip hazırlanan mantoyu da beraberinde götüren genç, kız evinden para, mendil veya kravat alır. Baraklarda bu alışveriş kızla beraber bütün akrabalarına çok külfetli bir şekilde olurdu.
Resmi Nikah
Resmi nikah genellikle belediye nikah salonunda değil, kız evinde yapılır. iki tarafın yakın akrabaları toplanırlar. Nikah memurları bilinen seyir içinde nikahı kıyarlar. Nikah kıyılırken gelin ve güvey birbirlerinin ayaklarına basmaya çalışırlar. Burada erkek daha müsamahakardır. Nikah memurlarına kutu içinde şeker ikram edilerek uğurlanır. Nikah dan sonra, birbirlerine bir kurdele ile bağlanmış olan nişan yüzüklerini iki tarafın sevip saydığı bir erkek, genç çiftlere takar, alkışlarla beraber kurdelayı keser. Daha sonra misafirlerin çoğu gider. Kalanlar gelin ve güveyle fotoğraf çektirirler. Son yıllarda gelin ve güvey nikahtan sonra taksilerle gezdirilmeye başlandı. Ayrıca nişan için de ayrı bir toplantı yapılmadan nikahtan sonra kadınlar arasında nişan yapılıp, oğlan evinin hediyeleri veriliyor.
Nişan
Önceki sayfalarda ''kahve'' başlığı altında anlatılanlar 30 35 yıl kadar önceleri kadınlar arasında ve ''şerbet" adıyla yapılırdı. Şerbette bir nevi başlık parası olan kızın Mihr-i Muaccel'i ile Mihr-i Mahırı tesbit edilirdi. Kıza takılacak takılar evlenince yine kızla beraber oğlan evine geleceği için. kız evine verilen ve yaygın olan başlık diye anlaşılmamalıdır. Nikah hakkı kadının, boşama hakkı ise erkeğindir. Erkek, kadını boşadığı takdirde Mihr-i Mahır yürürlüğe girer ve erkek kadına tespit edilen miktarda peşin ve taksitle (nafaka) para verir. Önceleri kıza verilen hediye 500 ila 20.000 altın kuruş arasında değişirmiş. Hemen hemen 35 yıllık, hatta daha da fazla bir süredir bu para, beşli diye bilinen Cumhuriyet altını olarak verilmektedir. Son yıllarda da beşlinin yerini gerdanlık, inci, platin veya elmas saatler almaktadır.

Nişan kız evinde olur. Kızın bütün akrabaları, oğlan evinin kıza takı takacak ya da para verecek yakınları toplanırlar. Oğlan evinden bir yaşlı kadın ''gelin kızımızı getirin'' der. Gelin kız yanında bir kız arkadaşıyla gelir. Önce oğlan evi konuklarının, sonra kız evi konuklarının ellerini öper, sonra odanın ortasına gelip durur. Kızın yanına evli bir kadın gelir ve hediyeler takılmaya başlanır. ilkönce kaynananın hediyeleri takılır, Kaynana, altınları kızın yanındaki evli kadına verir, o da takar. Diğer akrabaların hediyelerini de kızın yanındaki kadın, hediyeyi verenin adını yüksek sesle söyleyerek takar. Kız altınları takıp, zarf içinde para olarak verilen diğer hediyelerini de aldıktan sonra tekrar el öperek teşekkür eder. Sonra düzende gelen elbiseleri tek tek giyerek, bir defile gibi gelir el öper. Misafirler giderken gelin kız tekrar el öper. Daha önceleri kaynana hariç diğer oğlan evi yakınları kıza altın değil, halı hediye ederlermiş. Kızın değerli oluşu ve çeyizinin zenginliği, halılarına bakılarak ölçülürmüş. Şimdi yine her kızın çeyizinde birçok halı bulunur.

Nişanla düğün arasına Ramazan Bayramı girdiği takdirde oğlan evi tarafından kız evine kına, yazma, ayakkabı, çerez v.s. gönderilir. Kurban Bayramı'nda ise kız tarafına kurbanlık koç gönderilir. Çünkü kız nişanda birçok altına sahip olmuştur. Bu altınlar kızla beraber oğlan evine geleceğine göre, bu altınlara düşen kurbanı almakta oğlan evine düşer. Düğünden sonraki ilk dini bayram ziyaretinde de kız evi, kızlarına bir ayakkabı veya terlik, damatlarına da gömlek, kravat gibi hediyeler verirler.
Dünürlük çağırma
Dünürlük gezmeleri nişandan hemen sonra başlar. Kız evinin bütün yakınları dünürlük çağırırlar. Kız evinin ve oğlan evinin yakınları da bu davete icabet ederler. 1940 öncesinde bu toplantılar öğleden önce, öğleden sonra ve akşam dahi yapılırmış. Sonraları yalnız akşam yapılmaya başlanmış. Son yıllarda ise yalnız öğleden sonra yapılıyor. Bu toplantılara erkekler katılmaz, yalnız kadınlar arasında olur. Gelin kız her toplantıda, giyebilecek bütün elbiselerini giyerek defilenin tek mankeni olur. Bu toplantılar sonunda iki taraf akrabaları birbirlerini gerektiği kadar tanıyıp, akrabalıklarını pekiştirmiş olurlar.

Düğün safhasının bunun gibi birçok toplantılarında ve düğün haftasının salı akşamı kız kınasında çeşitli oyunlar oynanır. Bu oyunlardan biri ''seke seke ben geldim'' oyunudur. Bu oyunu kız çocukları ve genç kızlar oynarlar. Kızlardan biri görücü, biri de gelin olur. Diğer kızlar, gelini aralarına alarak otururlar. Görücü kız, uzaktan bir ayağının üstünde seke seke gelerek, gruba hitaben; ''seke seke ben geldim'' der. Grup hep bir ağızdan ''sekmeden sefa geldin'' derler . Diyalog şöyle devam eder:

- Annem tuz istiyor .
- Tuzumuz yok,
- Annem kız istiyor.
- Kızımız yok.
- Kızınız nerde?
- Hamamda,
- Çağırın gelsin,
- incisi mercanı üzülür.
- incisinin mercanının yerine bir beşli versek?
- Olmaz,

Görücü kız ''peki'' deyip gider. Tekrar seke seke gelerek aynı sözler tekrarlanır. Görücü kız ''kızımız hamamda'' cevabını alınca ''hamamda yok'' der. "Öyleyse dikenli tarlada'' derler. Görücü kız gider ''uff, ayağıma tiken battı'' diyerek seke seke gelir. Bu seferde 'çamurlu tarla''ya gönderilir. Kız yorgun bir şekilde tekrar gelir gelmez, anası yerine ''ağam (ağabeyim) bir kız istiyor'' deyince, krubdaki kızlar sevinçle aralarında sakladıkları gelini çıkartarak ''al öyleyse'' derler ve oyun biter.

Yemek - Davet
Yemek, oğlan evi tarafından düğün haftasının ilk günü olan pazar günü gündüz verilir. Oğlan evi ilk erkek çocuğun düğününde yemek verir, 2. 3. 4. ... çocuklarının düğünlerinde genellikle yemek verilmez. Fakat çok zengin olanlardan 2. çocuğu için de yemek vermesi beklenir. Düğün haftasından önceki hafta, yemek hazırlıkları yapılır. Önceleri okuyucu kadınlar davetçi olurlardı. Sonraları davetiye bastırılmaya başlandı. Oğlan evi yeteri kadar davetiyeyi hafta içinde kız evine gönderir. Kız evi de kendi münasip gördüğü akraba ve dostlarına dağıtır. Çarşamba yada en geç perşembe gününden itibaren aşçı kiralanır. Ev halkı ve aşçıya yardım edebilecek 4-5 kadın, üç gün içinde (perşembe, cuma, cumartesi) bütün yemekleri yaparlar. Börek baklava büyük sinilerle mahalle fırınında pişirilir.

Pazar günü saat 10 dan itibaren ayrı ayrı saatlerde, ayrı ayrı sofralar düzenlenir. İlkönce bir veya iki sofra kız evinin erkekleri ağırlanır. Sonra davetlinin sayısına göre iki veya üç sofra da, oğlan evi erkeklerine hazırlanır. En son kız evinin kadınlarıyla, oğlan evinin kadınları ayrı ayrı sofralarda yemek yerler. Her sofradan sonra Kuran okunarak, Allah'a hamt ve şükredilerek evin bereketli olması için dua edilir. Yemek, önceleri ''savir'' denilen sofralarda yenirmiş ve ''somalı'' adı verilen peçeteler kullanılırmış.
Yemeklerin veriliş sırasında göre isimleri şöyledir:
1- Kuşbaşı etli, pirinç çorbası.
2- Kızarmış ve haşlanmış et
3- Muska (açma) börek.
4- Muhallebi veya sütlaç.
5- Yoğurtlu yaprak sarması.
6- Baklava.
7- Bamya çorbası.
8- Pirinç pilavı.
Sofranın başından sonuna kadar salata, hoşaf, komposto, turşu hiç eksik olmaz.
Kalın Duası
Düğün haftasının ikinci günü, yani pazartesi günü sabah erkenden oğlan evinin en yakın yaşlı ve genç erkek akrabalarıyla, o güne kadarki törenlere katılamamış dost ve yakınları oğlan evinde toplanır. Misafirler oğlan evine ''kalınınız mübarek olsun'' demeye gelirler. Misafirlere yalnızca şeker ve çikolata ikram edilir. Oğlan evi kalında kız evine gidecek olan şamdan ve hediyeleri hazırlamış, valizlere yerleştirmiştir. Elektrik yaygınlaşmadan önce şamdanda, iri ve renkli mumlar olurdu. Sonraları mumların yerine, uzun beyaz ampuller konuldu. Oğlan evinin hediyeleri genellikle kumaş olur. Geneline 2-3 kat elbise, kız anasına başörtüsü, elbiselik kumaş, kız babasına takım elbiselik kumaş, gömlek, çorap v.s. konulur. Kızın ailesinden diğer fertlere de (dede, anneanne, babaanne, kardeşler, yengeler, yeğenleri bu türden hediyeler gönderilir.

Oğlan evinde herkes toplanınca şamdan yakılır, Kuran okunarak dua edilir. Duadan sonra münasip görülen iki genç, şamdanı ve valizleri alarak kız evine götürür. Kız evinde de yakın akrabalar toplanmış, gelecek kalını beklemektedirler. Kalın gelince yine şamdan yakılıp, Kuran okunarak dua edilir. Biraz sohbetten sonra, kalını getirenler, müsaade alarak giderler. Giderken kız evi, bu iki kişiye gömlek, kravat, mendil, veya havlu gibi hediyeler verirler.
Ceyizaltı
Kalın kız evine geldikten sonra, kızın çeyizi bir odada sergilenir. Buna ''çeyizin ipe çıkması' denir. Gün boyu çeyiziyle uğraşan genç kızlara '' çeyizin ipe mi çıkıyor'' diye Iaf atılır. Çeyizle beraber, kalında gelen hediyeler de sergilenir. Öğleden önce başlayarak, iki tarafın kadınları çeyize bakmaya giderler. Kızın yakınlarından biri devamlı çeyizi tafsilatlı olarak misafirlere anlatmaktadır. Eskiden oğlan evi kadınlı, erkekli genellikle damadı da alarak çalgılı bir grup halinde çeyizi görmeye giderlermiş. Kimseye göstermeden, çeyizden bir parça alıp damada veren damattan bahşiş alırmış. Çeyizin iki taraf akrabalarına da bütün ayrıntılarıyla gösterilmesinin sebebi, ilerde herhangi bir anlaşmazlık ya da ayrılık halinde, kız, malını mülkünü yani çeyizini alıp giderken, şu senindi, bu benimdi gibi bir ihtilafa düşmemek içindir, Çeyizaltına ayrıca ''yük kayması'' adı da verilir,
Gelin Hamamı
Hamama salı günü gidilir. Gelin hamamı, oğlan evinin verdiği yemeğe karşılık olsun düşüncesiyle kız evi tarafından yapılır. Daha önceden kız evi iki taraf akrabalarına sabun gönderir. Sabunun üzerine bir etiketle hamamın ismi yazılmıştır. Hamama girilirken bu sabun, davetliye ve bilet yerine geçer. Hamam kız evi tarafından bir günlüğüne kiralanmıştır. Bu yüzden ayrıca müşteri alınmaz. Hamama gelemeyecek olanlar mazeretlerini belirterek sabunu almazlar. Sabunu alıp ta hamama gelmemek ayıptır. Hamama sabah erkenden gidilir. Kız, hamama gelince gelinliğini giyer. Hamamın bakıcısı natır iki eline mumlar alır, arkasına genç kızlar aralarına gelini de alarak ikişer sıra halinde dizilirler. Şadırvanın etrafında dönerek türkü söylenip, maniler okurlar. Bu sırada oğlan evi kadınlara sepileri saçar.

Oyundan sonra oğlan evi kızı alır, soyundurup ipek peştemala sarar. Omuzlardan birini açık bırakırlar. Kız üşümesin diye de ''fıta'' denilen ipekli bir kumaşla sırtını örterler. Ayağına sedefli gümüş takunya (nalın) giydirilir. Bütün bu işler ve yıkanma süresince kız evinden hiç kimse kızın yanında bulunmaz. Yine sıra halinde türküler söylenerek iç hamama geçilir. göbek taşının etrafında dönülerek oyunlar oynanır. Kız bir leğenin içinde yıkanır. Kız kız evine teslim edilirken ''muhakvakkaten'' diye verilir. Kız, bütün bu seramonilerden mahçup ve mahzundur. Hamamda gelin kıza ve genç kızlara kına yakılır, portakal v.b. meyvelerle turşu yenir. Saçları ağarmış yaşlı kadınlar dahi hamama gelirler ve saçlarına kına yakarlar.
Kız Kınası
Salı akşamı kadınlar kız evinde toplanırlar. Bu toplantıya konu-komşu, eş-dost bütün kadınlar davet edilmeden gelebilirler. Eskiden mutaassıp olmayan bazı aileler çalgıcı tutarlarmış. Şimdi kız kınasında, çalgı çalmak adeti tamamen kaybolmuştur. Gençler aralarında, türküler söyleyip, oyunlar oynarlar. Gelin kızın ve arkadaşlarının ellerine kına yakılır.
Eskiden çeyiz getirmek oldukça zahmetli olurmuş. Atlar veya develer süslenir, oğlan evinden kafileyle gidilirmiş. Kız evi önünde, davul zurnalarla güreşler yapılırmış. Kafile dönerken, başka bir kafileye rastlanırsa, yoldan ilkönce geçmek ve böylece uğur kazanmak için kavga edilirmiş. yaralananlar bile olurmuş.

Çeyiz getirme
Son zamanlarda bir kamyon kiralanıyor, 1-2 taksinin de iştirakiyle çarşamba sabahı kız evine gidiliyor. Kuran ve duadan sonra yaşlılar oturup kahve içerken, gençlerde hamallarla beraber çeyizi kamyona yüklerler Yükleme işlemine kız evine mensup kimse Katılmaz Çeyiz oğlan evine gelince hemen yerleştirilir. Çeyize; düzende kıza alınan elbise ve eşyalarla, nişanda oğlan evi tarafından takılan takılar da dahildir. Önceleri yatak odası takımını yani, karyola, gardrop, komidin, tuvalet masası ve aynası gibi eşya kızın çeyizinde olurdu. Sonraları yatak odası takımı almak oğlan evine layık görülmüş ve şimdi halen böyledir. Kızın çeyizinin büyük kısmı, akrabalarının aldığı hediyelerle tamamlanır.
Erkek Kınası
Erkek kınasına genellikle kına gecesi de denir. Kına gecesi çarşamba akşamı oğlan evinde olur. Çoğu aileler salı akşamı da toplanırlar. Fakat hiç bir merasim olmadan sadece sohbet edilir. Kayseri yerli halkı genellikle İslam dinince yasak ve haram olduğu için çalgılı, köçekli (dansöz) ve içkili düğün yapmazlar. Fakat böyle düğünlere de sık sık rastlanır. Erkek kınası çalgılı ise, genellikle içki de içilir, salı ve çarşamba olmak üzere iki gün olur. Bu toplantıya oğlan evinin bütün akrabaları, yakınları. komşular ve mahallenin bütün erkekleri kendiliğinden davetlidirler. Yeni gelenlere hemen sigara tutulur, su ikram edilir. Bu toplantıda gençler ve yaşlılar ayrı ayrı odalarda otururlar. Yatsı ezanından sonra damat hariç bir grup yaşlı ve genç kız evine giderler. Bu gidiş önceleri at arabaları, faytonlarla olurdu. Şimdi taksilerle korna çalınarak gidilip geliniyor. Eğer çalgı varsa, çalgıcılarla enstrümanlarını çalarak giderler, kız evi kapısında beklerler, dönüşte yine çalgı çalarlar. Kız evinde gençlerin çok olmadığı bir grup oğlan evinden gelecekleri beklemektedir. Misafirler geldikten sonra şeker ikram edilir. Bu şekeri yaşlılar yer, gençler yemeyip ceplerine koyarlar. Önceleri kahve de verilirmiş ve yine gençler kahveden bir yudum aldıktan sonra içmezlermiş, Şimdi kahve ikram edilmiyor. Biraz sohbetten sonra kız evinden yaşlıca biri ev sahiplerine hitaben, oğlan evinden gelenleri kastederek, ''ağaları gönderelim'' der. Oğlan evine mensup yaşlı biri ''acelemiz yok, oturuyoruz gibi cevaplar verir. Bu diyalog bir müddet sonra tekrarlanır. Üçüncü seferde oğlan evinin vekili cevap vermez. O zaman şamdanla beraber çerez tepsisi, bir masanın üstüne konur, Çerez tepsisi ortalama 20 cm, çapında işlemeli, kalaylanmış kırmızı bakır tepsidir, Tepsinin ortasında küçük bir tas, içinde kına, kınanın üstünde de iki tane kırmızı kurdela bulunur. Kına tasının etrafında leblebi, kabuklu fındık, kabuklu fıstık, kızıl üzüm ve paşa şekerinden oluşan çerez vardır. Çerezin üstünde, kına tasının iki tarafında, iki tane ipek mendil bulunur. Şamdan ve tepsi ortaya gelince, şamdan yakılır. Kız evine mensup bir hafız Kuran okur, dua eder. Duadan hemen sonra oğlan evine mensup iki gençten bir şamdanı, diğeri tepsiyi alarak çıkarlar. Arkalarından bütün oğlan evi mensupları ''hayırlı mübarek olsun'' temennileriyle dışarı çıkarlar. Yine arabalarla şehrin içinde gezerek güle oynaya oğlan evine gelirler. Yaşlıların bulunduğu odaya girilir. Şamdan yakılır. tepsi ortaya konur. Burada da bir hafız Kuran'dan kısa bir sure okur, dua eder. Daha sonra şamdan ve tepsi gençlerin bulunduğu bölüme getirilir. Burada yere bir halı serilir. Halının ortasına evli ve olgun bir kişi diz çökerek oturur. Bu şahsın sağına damat adayı, soluna bekar yada nişanlı olan sağdıç oturur. Evli şahıs önce damat adayının sağ elinin ayasına sonra sağdıçın sağ elinin ayasına birer parmak kına sürer, kırmızı kurdelalarla ellerini bağlar. Kurdelalar bağlanır bağlanmaz damat ve sağdıcın arkasında hazır bekleyen gençler her ikisinin de sırtını yumruklamaya başlarlar. Sağdıç, damadı korumakla görevli olduğu için, daha çok yumruk yer. Kına yakan şahıs herkese sırayla avuç avuç çerez dağıtır. Geç vakte kadar oturularak oyun oynanır, sohbet edilir.
Gelin Getirme
Gelin getirme hadisesini, 25-30 yıl önce ve zamanımızda diye iki safhada ayrı ayrı anlatmak daha uygun olacaktır.
30-35 Yıl Önce Gelin Getirmek
Gelin kız çarşamba gecesi arkadaşlarıyla beraber bir odada yatar. Perşembe sabahı kahvaltıda katmer yapıp pastırma ile yerler. Oğlan evi cephesinde ise; damat, evli sağdıcı ve birkaç arkadaşıyla hamama gider. Hamam ücretini damat öder. Hamamdan çıkınca eve gelirler. Evde bir berber, damadı ve arkadaşlarını tıraş eder. Berbere para yerine bir havlu verilir. Tıraş dan sonra, daha önce kız evi tarafından damada gönderilen takım elbise giydirilir. Takım elbise bir çevrenin içinde gelmiştir. Çevre bir nevi bohçadır. Elbiseyi damada, bekar ve anne babası hayatta olan bir arkadaşı giydirir. Mükafat olarak da bahsedilen çevreyi alır. Bu işler öğleden sonra bitmiş olur. Bundan sonra damat, evli sağdıcı ile yalnız kalır. Sağdıç damada gerdek gecesi hakkında bilgi verir.

Tekrar kız evindeyiz; Kız, öğleye doğru gelinliğini giyer arada çalgıcı kadınlar kız evinin yakınlarını eğlendirir. Öğleden sonra saat iki civarında, ekseriya kadınlardan oluşan oğlan evi kafilesi (bazen çalgılarla) gelin kızı almaya gelir. Yengeler içeri girip kızın koluna girerek yakınlarıyla vedalaştırılırlar. Kız dış kapıda annesinin, babasının ellerini öper, kardeşleriyle vedalaşır. Bu arada kız babası, kızının beline kırmızı bir kuşak ya da bir kemer bağlar. Bu, kızın bekaret nişanı, bakirelik belirtisidir. Buna da zaten ''bekaret kemeri'' denir. Kız vedalaşma merasimi başlayınca ağlar. Kızın ağlamaması ayıp sayılır. Kız kapıdayken çalgıcı kadınlar;

Hamamda yunduğum taşlar
Emmi, dayı. kız kardaşla
İşte geldim gidiyorum
Sılamı terkediyorum
Tuz kabını tuzsuz koyun
Anasını kızsız koyan
İşte geldim gidiyorum
Sılamı terkediyorum.
diye yanık bir türkü söyleyerek, kız anasını ve kızın sevdiklerini büsbütün ağlatırlar. Kayseri'de şöyle bir rivayet vardır. Kız anası ve yengelerin kolunda gitmek üzere olar kız, o kadar çok ağlarmış ki; kızın anası dayanamayıp, ''peki kızım, gitme öyleyse'' demiş. Kız, ağlamaklı cevap verirken geleneği ve gerçeği dile getirmiş, ''hem ağlarım, hem giderim''. Kız süslü bir ata veya paytona bindirilir. Yenge alayı, türküler ve çalgılarla şehri gezerek oğlan evine gelir. Kızını yolcu eden ana, hemen odanın bir köşesine bir mum yakar. Buna ''güdür mum'' denir. Bu mum, kendiliğinden sönmeden sonuna kadar yanıp biterse, kızın ve yuvasının mutlu ve huzurlu olacağına inanılır. Koçuyla beraber kız evinden 1-2 kadın da oğlan evine gelir. Gelin anası evinden ayrılınca, hemen bir yastık oğlan evine gönderilip gerdek odasına konur. Yenge alayının yolunu kesip bahşiş almak, hemen her yerde olduğu gibi Kayseri'de de adettir. Koçu oğlan evine gelince, güveyin babası gelinin başına buğday ve bozuk para atar. Bu gelinin yeni evine bolluk ve bereket getirmesi içindir. Atılan para ve buğdaydan ceplerine koyanlar, ilerde zengin olacaklarına inanırlar. Gelin, kapıda kendisini karşılayanların ellerini öper. Kayınbaba gelinin elinden tutarak kapının eşiğinden geçirir. Bu sırada kapının üstünden gelinin 2-3 adım önüne su küpü, çömlek, testi gibi bir şey atılır, Gelin buna tembihli olmasına rağmen yine de irkilir. Bu korkunun; gelinin kendine gelmesi, şuurunu toplaması endişelerinden uzaklaşması gibi faydaları olduğu iddia edilir. Kaynata, gelini kaynanaya teslim eder. Kaynanana gelini kolunun altından başını eğdirerek geçirir. Böylece emirlerine itaat istediğini ve kaynanaya karşı gelinmeyeceğini, kendince geline hatırlatmış olur. Odadan içeri girilirken, kadınlar hep bir ağızdan ''gelin gelin hoş geldin, doğurduğun oğlan, doğradığın kuyruk olsun, ayağın kademli olsun'' diye bağırırlar. Gelin, oradakilerin ellerini tek tek öper. Sonra bir sandalyeye oturur. Kaynana gelinin ağzına duvağının altından şeker verir. Bu şeker, gelin - kaynana kavgası olmadan iyi geçinmeleri içindir. Bir müddet sonra gelin gerdek odasına alınır ve yengelerle sohbet eder. Düğün yemeğini yapan aşçı kadın, bir fincan kahve yaparak geline verir. Gelin kahveyi önce içmez, aşçı duvağının altından bir yudum tattırır. Gelin de aşçıya, babasının verdiği harçlıktan bir miktar bahşiş verir. Sonra kahveyi içer.

25-30 Yıldan Beri Gelin Getirmek
Şimdi bu adetlerin birçoğu değişmiş, birçoğu değişik boyutlar kazanmış, birçok da yeni adet eklenmiştir. Gelin getirme işi son yıllarda şöyle yapılmaktadır. Perşembe günü öğleden önce, yakın akrabaları kızı uğurlamak için kız evine gelirler. Kızın yakın arkadaşları kıza gelinliğini giydirip, kuaföre götürürler. Kuaförden gelindikten sonra, gelinin, ailesiyle fotoğrafları çekilir. Oğlan evi bu sırada bir taksiyi çiçeklerle ve renkli kağıtlarla donatır ve süsler. Taksinin arka camına gelin ve güveyin isimlerinin baş harfleri çiçeklerle yazılır. Arabanın önüne karanfillerden yapılan, bilinen at nalı şeklindeki taç takılır. (Taç, bize hiristiyanlardan intikal etmiş bir adettir.) Önde gelin arabası. arkada 10 ila 40 taksilik bir konvoy halinde, kadınlı erkekli ve genellikle damatta dahil olarak kız evine gidilir. Kafileden damat ve yengeler içeri girerler, diğerleri dışarıda beklerler. Damat elinde bir buket çiçeği gelin kıza veriri. Damat gelinle beraber oradaki kadınların ellerini öpüp vedalaşırlar. Kapıda. aileden olan , diğer fertlerin ve en son kız babasının eli öpülür. Bu sırada iki tarafta bu güzel anları tespit için fotoğraf çekerler. Gelin ve damat. gelin arabasına binerler. Arkalarındaki uzun konvoyla korna çalarak oğlan evine gelirler. Gelirken şehrin ana caddeleri gezilir ve bu arada bir kaç kez konvoyun yolu kesilir. Damat, içinde bir miktar para olan zarflardan yol kesicilere vererek. yolun açılmasını sağlar. Koçuya kız evinden kimse katılmaz. Damat ve gelin arabadan inerken, damadın babası başlarına para sepisi saçar. Bu para eskiden olduğu gibi uğur getirir diye kapışılır. Gelin ve damat kapıdaki büyüklerin ellerini öpüp, alkışlar arasında içeri girerler. İçerde de, önce kaynananın, sonra diğer büyüklerin elleri öpülüp, tebrikler kabul edilir. Bir müddet devam eden fotoğraf çekiminden sonra erkekler dağılır. Kadınlar oturmaya devam ederler. Damat sakin bir yerde sağdıcı ile yalnız kalır. Bu sırada gelin kız da gerdek odasına alınır. Kahve ikram edilir. Akşam yemeğini gelin, gerdek odasında yengelerle birlikte yer.
Gerdek
Adetlerin en çok değiştiği, daha doğrusu yok olduğu düğün kısımlarından biri de gerdek gecesidir. Bu yüzden bu kısmı da ayrı ayrı anlatmak daha münasip olacaktır.
30-35 Yıl Önceye kadar
En yakın akrabalarla yenen akşam yemeğinden sonar, yatsı namazı için camiye gidilir. Yaşlılar önde, damatla beraber gençler de arkadan gider. Camiye gidilirken ve gelinirken 7-8 çocuk ellerinde fener taşır. Elektrik yaygınlaştıktan sonra bile, fenerle gidip gelme yıllarca devam etmiştir.

Aynı camide gerdeğe girecek bir başka damat daha varsa, iki taraf da camiden, diğerinden önce çıkmaya çalışır. Çünkü camiden önce çıkan damadın erkek çocuğu olacağına ve daha mutlu bir hayat süreceğine inanılır. Bu yüzden caminin içinde kavga bile edildiği olur. Bir taraftakiler diğer taraftaki damadın ayakkabısını çalmaya çalışırlar. Sağdıç damadın ayakkabısını korumakla görevlidir. Kavgaya meydan vermemek için, damatlar caminin iki ayrı kapısından aynı anda çıkartılırlar.

Namazdan sonra, cemaatle beraber imam da düğün evine gelir. Damat ve arkadaşları yine yaşlıların arkasında türkü söyleyerek gelirler. Cemaatın camiden dağılmasına yakın bir grup çocuk, evin önünde "alamet" Denilen bir ateş yakarlar. Bu a1eşin gayesi, düğün evinin belli edilmesi ve isteyenin gerdek duasına katılması içindir.

Evin dış kapısı önünde her kez toplanınca, imam gerdek duasını okur. Duadan sonra damat, önce imamın, sonra babasının elini öper. Diğer yakınları ellerini öptürmeden damadı içeri gönderirler. Gerdek odasında gelin yalnız değildir. Oğlanın yengeleriyle, kızın yengeleri vardır. Damat önde, gelin arkada iki rekat namaz kılarlar. Namazdan sonra, damat gelinin duvağını açmak ister, gelin geri çekilerek mani olur. Bunun üzerine damat geline yüz görümlüğü denilen bir hediye verir. Bu hediye bilezik kolye veya başka bir şey de olabilir. Damat hediyeyi verdikten sonra, yengelerden biri gelinin duvağını toplayıp arkasına atar. Bu esnada gelin ve damattan biri erken davranıp diğerinin ayağına basar. Gelinin yüzünü gören damat dışarı çıkar, teşekkür için annesinin ve diğer büyüklerinin ellerini öper. Tekrar odaya girerken sağdıcı tarafından sırtı yumruklanır. Yengelerden biri bir fincan kahve yaparak geline verir. Gelin de müstakbel kocasına sunar. Kahvelerden sonra yengelerden biri genç çiftleri el ele vererek, üç defa " koşa yaşayın" der ve gençleri yalnız bırakır.
30-35 Yıldan Beri
Kültürün artıp, cehaletin azaldığı son yıllarda gerdek gecesi gayet sade olmaktadır. Yine aileye çok yakın 10-15 erkeğin ve sağdıcın katıldığı akşam yemeğinden sonra, yatsı namazı için camiye gidilir. Namazdan sonra imamın, evin önünde okuduğu gerdek duasından sonra, damat imamın ve babasının elini öpüp içeri girer. Annesinin elini de öptükten sonra, gelinle beraber iki rekat namaz kılıp gerdek odasına girer. Artık evde aile fertlerinden başka Kimse kalmamıştır. Gerdek duasından sonra herkes dağılmıştır.

Sabahleyin damadın babası ve erkek kardeşleri, çeyizde kendilerine getirdiği eşyalar için geline bir miktar bahşiş olarak para verirler. Ailece yapılan kahvaltıdan sonra damat, her günkü seyir içinde işine gider.
Kız Arkası
Düğünden, yani perşembe gününden sonraki cumartesi veya pazar günü akşam, oğlan evi yakın akrabalarıyla birlikte kız evine gider. Eskiden damat bu ziyarete giderken ''etek altı'' denilen hediyeler götürürmüş. Bu hediyeler; kaynanaya hırka (triko ceket), entarilik kumaş, kaynataya mushaf, varsa baldızlara yapık denilen eşarp ve mevsim meyveleriyle tatlıdan oluşurmuş. Şimdi bu adet unutuldu. Damat önce kaynananın, sonra kaynatanın elini öper. Çok rağbet gören misafirler, geç vakte kadar otururlar. Misafirler giderken kız evi, damatlarına namazlık halı (seccade), kızlarına da bir altın takarlar. 4-5 gün sonra, kız evi akrabalarıyla birlikte oğlan evine iade-i ziyaret yapar. Bu sefer hediye alışverişi olmaz. Bu ziyaretler yaz mevsimine rastlamışsa, iki tarafta bağda (yazlıkta) göçülü oldukları için gündüz yapılır. Öğle den sonra, ağaçların altında, pehli denilen, güveçte (taş tencerede) yapılan, etli patlıcan yemeği yenir.

Merasim bunlarla da bitmez. Düğünden sonraki ilk bayramda, kız evi, damat ve gelinin ziyaretlerinde kız evi, damatlarına gömlek veya kravat, kızlarına da bir terlik hediye ederler. Kız evi, kızlarının ilk çocuğu olunca 'beşik' denilen bir hediyeyi daha oğlan evine gönderir. "Beşik"de; çocuğa bir beşik, yazlık ve kışlık her türlü çocuk giyeceği, ailenin diğer fertlerine de çeşitli kumaş ve giyecek cinsinden eşyalar bulunur.

NEVRUZ
Nevruz ismi Kayseri yöresinde "navrız" olarak söylenmektedir. Navrız, baharın gelişini temsil eden bir gündür ve bu gün yaşanan mutluluğun bir göstergesi olarak çeşitli eğlenceler ve kutlamalar yapılır. Navrız, baharı müjdeleyen bir çiçektir aynı zamanda. Çocuklar bu çiçeği dağlardan, kırlardan toplayıp bir deste halinde evlerine getirirler. Bazı köylerimizde, navrız çiçeğini toplayıp ailelerine getiren çocuklar, "müjdeli bir haber" getirmiş kabul edilir ve aile büyükleri tarafından para, şeker veya kavurga verilerek ödüllendirilirler.
YÖRESEL YEMEKLER:

Kayseri'nin zengin bir mutfak kültürü vardır. Kayseri adıyla adeta özdeşleşmiş olan pastırma ve sucuğun ünü, yurtdışına taşınmıştır. Nefis yemek çeşitleri arasında "mantı"nın ise özel bir yeri vardır. Günlük softaların dışında, ziyafetlerde ve düğünlerde çok özel yemekler hazırlanır. Geleneksel yaşam tarzının sürdü rüldüğü dönemlerde, beslenme ve tüketim alışkanlıkları günümüzden farklıdır Kent yaşamının insanlara sunduğu olanaklar şüphesiz ki bu alışkanlıkları ve beslenme biçimini değişime uğramıştır. Ancak Kayseri'nin yöresel yemekleri bu değişimden etkilenmeden geleneksel tad ve lezzetlerle softaları süslemektedir.
Pastırma sofralarda aranan ve sevilen, lezzetli bir gıda maddesidir. Pastırma yapımında büyükbaş hayvanlar yeğlenir. Kesimden sonra etler tuzlanır. Tuzlamadan çıkarılan eder bol suda yıkanır ve çengellere asılır. Birbirine değmeyecek şekilde 10-15 gün kurumaya bırakılır. Etler alımsı bir renk aldığında indirilerek bir gün cenderede bekletilir. Ertesi gün çemene yatırılır. Çemenlenen pastırma 4-5 gün içinde konur ve piyasaya sevk edilir. Pastırma imalinde, bir sığırın kesilmesinden sonra, parçalaraayrılan etlerin cins ve yerlerine göre, "arka sırt, dilme, eğrice, kuşgömü, şekerpare" gibi çeşidi isimleri verilir. Kayseri'de pastırma ve sucuğun pazara yönelik olarak yapılmasının yanında, özellikle sucuk evlerde de yapılır.

Pastırmayı ilk yapanların Orta Asya'da Hun Türkle ri olduğu bilinmektedir. Nitekim, Waber Baldaınw isimli Romalı yazar kitabında, Antalyalı Ami anus'un 273-275 yıllarında yazmış olduğu eserinde, Hun Türklerinin bu husustaki adetlerinden şu şekilde bahsettiğini bilinmektedir: "Hunlar yemek tanımazlar, yaban etleri ile atın sırtında, baldırları arasında ezdikleri yan pişmiş eti yerler." Halbuki Macar müzelerinde bulunan Hunlara ait iki cepli at at eyerleri, kurumuş etlerin bu çantalara sokulduğumu ve atın baldırına, vücuduna değmediğini göstermektedir.

Orta Asya'dan batıya akın eden Türk Hun süvarilerinin eyerlerinin çantalara dolduran kuru et konservesi, Anadolu'ya gelerek yerleşen Oğuz Türklerinde pastırmacılığın bulunması ve yüzyıllardır zamanımıza kadar yaşayıp gelmesi, bir gün Orta Asya bozkırlarda yaşayan Türkleri sonbaharda kışa hazırlık olarak tuzlu, kuru ve dumanlı et konserveleri yapmaları, bu yiyeceğin Orta Asya'dan geldiğini göstermektedir. Hayvanların en iyi şekilde ıslah etmiş ve pek çok yeni ırk meydana getirmiş Türkler, hiç şüphesiz ki bunları etlerinden de en iyi şekilde yararlanmasını bile: insanlardır (Özdemir, 1994). Kayseri'de pastırmacılık bit şekilde Orta Asya'dan gelen Türklerle başlamış ve zamanla gelişmiştir. Ünlü Gezgin Evliya Çelebi 17. Yüzyılda Kayseri'den şu şekilde sözetmektedir: "Makulat ve imalata has beyaz ekmeği, lavaşa yufkası, katmerli böreği, lahm-ı kadit namı ile şöhret bulan kimyonlu sığır pastırması ve nilskli et sucuğu bir tarafta yoktur" (Evliya Çelebi, 1970). Evliya Çelebi'nin Seyahat namesi 'ndeki bu bilgilerden de anlaşıldığı kadarıyla, Kayseri'de 17. yüzyılda pastırma imalatı vardı.
Kayseri mutfağı ağırlıklı olarak unlu ve etli besinlerden oluşur. Mantı Kayseri'nin en gözde yemeğidir. Araştırmalara göre 36 çeşit mantı pişirilmektedir. Bunlar arasında en yaygın olan etli mantıdır. önce mı ve su katılarak yoğrulur. Bu yoğurma işi epeyce devam ettikten sonra hamur sertleşme kıvamına gelince hamur tahtası üzerinde bezelere ayrıldıktan sonra oklava ile açılır. Sonra açılan yuf ha küçük kareler halinde kesilir ve içerisine baharatlı et konarak büldilür. "Mantı doldurma" denilen bu işi, kadınlar dayanışma halinde, birkaç kişi birlikte yaparlar. Daha sonra mantılar kaynamış suya atılır ve bir müddet pişirilir. Mantılar dişe yapışmayacak şekle gelince ateşten indirilir. Kevgirden süzülür ve bir kaba boşaltılır. Ayrıca tava içinde yağ ile salça ve bir miktar suyun ilavesiyle meydana gelen karışım mantının üzerine dökülür. Sarımsaklı yoğurt ve sumak ilave edilerek yemeye hazırlanmış olur.
Evlerde en çok tüketilen ve halk arasında "Aşmakarna" tabir edilen yiyecek türü, kesme çorba, erişte ve makarnadan oluşur. Leğenlerde yoğrulan hamur katı kıvama girdikten sonra, yufka haline getirilip çok ince doğranır. Bu hamura yerine göre yumurta da konur. Aşmakarna denilen yiyecekten çorba; azami bir santim uzunluğunda ve bir milimetre kalınlığında olur. Eriştenin boyu ise aynı kalınlıkta olup, beş santimetreye kadar çıkar. Makarna ise bir san timetrekareye yakın bir boyutta kareler halinde kesilir. Kesilen ürünler daha sonra rutubeti gidecek şekilde kurutulur. Aşmakarna kesimi kışa hazırlık olarak yaz sonu veya sonbaharda yapılır. Bu da yine kadmlar arasında dayanışma ile yapılan bir iştir. Yağ, salça ve kıyma konulup pişirilirken, baharatla, özellikle naneyle zenginleştirilen çorba çok lezzetlidir. Makarna da mantıya benzer yöntemle pişirilir. Kaynayan suya atılarak haşlanan eriştenin ise, piştikten sonra suyu süzülür , üzerine tereyağı ve salça karışıma dökülerek yenmeye hazır hale getirilir.

Unlu yiyeceklerden bir diğeri, su böreğidir. Hamur, yufka şeklinde açıldıktan sonra kaynar suda haşlanır. Kaabı, fırınağzı, karın-mumbartlar arasına yağ serpilir, iki kata maydanozlu kıyma konulur. Daha sonra fırında kızartı1w. Kuru börek, tandır böreği, katmer yine ünlü yiyeceklerdendir. Arabaşı, hem yapılması, hem de yenmesi marifet isteyen bir yemektir. Bir ölçek una on ölçek su konularak iyice kaynatılır. Belli bir kıvama geldikten sonra sinilere dökülerek soğumaya bırakılır. Pıhtılaşan hamur, ayrıca pişirilen tavuk etli çorbayla içilir. Bu daha çok çerez türü bir yemektir. Yalnız kış aylarında yenir. Tavuk etli çorbası oldukça fazla biberlidir, limon sıkılır ve genellikle oturmalarda gecenin geç saatlerinde yenilir. Bu yemeğin en önemli adabı, kaşığa büyük parça halinde hamur almak ve bunu çorba tasma batırırken içine düşürmemek ve hamurları çiğnemeden yutmaktır. Hamuru düşürenlere, aynı yemeğin yaptırılması cezası uygulanır.

Güveç Kayseri'nin en gözde yemekleri arasındadır. Toprak güveçlerde, özellikle yaz aylarında sebzeden yapılan bir yemektir. Ana malzemesini, patlıcan, domates, biber, sarımsak ve et oluşturur. Buna patates ilave edildiği de olur. Bunlar katlar halinde döşendikten sonra fırına verilir. Pehli, sulu köfte, pirinçli köfte, saç keb, yağbari, pöç, kovalama, üzüm yemeği etli ve yumurtalı yemeklerin en ünlüleridir.

Tatlılar ise zengin bir çeşide sahiptir. Oklava baklavası, açma baklava, kamış baklava, güllü baklava, fincan ağzı, nevzine, un helvası, telteli (pişmaniye), dut pekmezi, aside, incir dolması Kayseri sofralarını süsleyen tatlılardır. Bunların dışında Kayseri'nin kendine özgü çok çeşitli yemekleri vardır.
15464  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Eskişehir Gelenek Ve Görenekleri.. : Aralık 21, 2008, 02:22:58 ÖS
ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ
DOĞUM
Doğum bir şenlik, sevinç nedeni olarak karşılanır. Kırsal kesimlerde doğumlar genellikle evde olur. Doğumu ebe yaptırır. Doğum sırasında, ebeye yaşlı kadınlar yardımcı olur. Bebek doğduğu günden itibaren yastığının altına bıçak, makas gibi metal aletler konur. Halk arasındaki inanışa göre, bebeğin etrafına konan bu metaller sayesinde şeytan yaklaşmaz. Çocuğun doğumundan bir hafta sonra adı konur ve kulağına ezan okunur. Ad koyma önceden aile büyükleri tarafından yapılırken, şimdi anne baba, çocuklarına kendileri ad koymaktadır. Doğum sonrası önce geçmiş olsuna, sonra da hediye ile birlikte gözaydına gidilir. Doğum yapan 40 gün evden çıkmaz ve yalnız bırakılmaz. Şimdi bu süre 20 güne düşmüştür. Yarı kırkı denilen bu yirmi günlük sürede bebek yıkanırken soğan kabuğu, sarımsak kabuğu, altın ya da madeni para leğenin içindeki suya konur ve 20 tas su ile bebek yıkanır. Ayrıca kırkıncı günü de aynı işlemler yapılır ve bebek 40 tas su ile yıkanır. Kırk gün sonra gelinin annesine kırk uçurmaya gidilir. Gelinin annesi de bebeğin kundağına yumurta koyar. Ayrıca anneanne tarafından, çocuğun alnına un sürülür. Bu ise çocuğun saçları ağarana kadar yaşaması anlamını taşır. Bunların ardından bebek mevlidi okutturulur. Anne beyaz gecelikler giyer ve kırmızı kurdeleyi saçlarına bağlar. Mevlit okunurken bebekte kundak içinde tüm konukların elinde birer birer gezdirilir. Konukların hepsi bebeği görür.
SÜNNET :
Sünnet töreni başlamadan bir hafta önceki Cuma günü, eş dostun da katkılarıyla sünnet yatağı süslenir ve gelen konuklara yemekler ikram edilir. Sünnet evine bayrak asılır. Yatak süslendikten sonra konuk bayanlar kendi aralarında oynarlar ve bir hafta sonra düğün merasiminde buluşmak üzere ayrılırlar. Sünnet düğünü töreni Cumartesi günü akşam üzeri çalgıcıların gelmesiyle başlar. Sünnet çocuğu giydirilir. İlerleyen saatlerde sünnet olacak çocuğa mumlar eşliğinde kına yakılır ve eğlence gece yarısına kadar devam eder. Pazar günü çocuğun arkadaşları ile birlikte arabalarla şehir turu yapılır. Çocuk arabadan inmeden bir dilek tutar, ailesinden onu ister. Baba ve anne dileğin yerine getirileceğine söz verdikten sonra arabadan iner. Gelen misafirlerin takılarından sonra çocuk eve alınır ve sünnet edilir. Hemen akabinde Mevlit okunur. Gelen misafirlere yemek (genelde pilav) ikram edilir.
Evlenme:
Önceki yıllarda evlenmek isteyen kız ve erkek bunu anne ve babasına söyleyemezdi ve evlilikler genellikle görücü usulü ile olurdu. Şimdi ise gençler kendi eşlerini kendileri seçmektedir. Görücü usulü bile olsa gençler birbirlerini tanıdıktan sonra evlenmeye karar vermektedir.
Kız İsteme :
Oğlan tarafı bir kutu çikolata ile kız evine gider ve büyükler oturup sohbet ederler. Bu esnada kız kahve veya pişirdiği çayı misafirlere ikram eder. Büyüklerden biri Allah'ın emri Peygamberin kavli ile kızı ister. Kız tarafı kızı verecek dahi olsalar düşüneceklerini söyleyerek, kızı ilk dünürlükte vermezler. Kız tarafı kızı vermeye karar verirse, ikinci kez gelmek isteyen dünürleri kabul ederler. Eğer vermek istemezlerse dünürcüleri kabul etmezler.
Söz :
Kız tarafı kızı verirse "Ağız Tadı" denilen söz merasimi yapılır.Oğlan tarafı toplanarak kız evine gelir ve söz yüzükleri ailenin erkek büyükleri tarafından takılır. Söz duası da yapıldıktan sonra misafirlere lokum ve kolonya ikram edilir. Erkeklere mendil veya havlu, kadınlara yazma dağıtılır. Daha sonra kadınlar kendi aralarında oynarlar.
Nişan :
Günümüzde nişan veya söz merasimlerinden sadece bir tanesi yapılmaktadır. Arzu eden her iki merasimi de yapmaktadır. Nişan merasiminde geline abiye bir kıyafet giydirilir. Nişan yüzüklerinin genellikle Belediye Başkanı veya ilçenin ileri gelen bir kişisi tarafından takılması istenir. Eğer bu kişi bulunamazsa bir aile büyüğü tarafından nişan yüzükleri takılır. Daha sonra oğlan annesinin geline yapmış olduğu sandık eşyaları davetlilere gösterilir. Bu adete "çevirgi" denir. Günümüzde sadece takı töreni yapılmaktadır.
Düğün Töreni:
Düğün Cuma akşamı kına gecesi ile başlar. Düğün evinin kapısına Türk Bayrağı asılır. Bu evde düğün olduğu bu bayraktan anlaşılır. Kına gecesinde gelin sarka denilen kadife kumaş üzerine yaldızlı desenler işlenmiş olan üstlük ve şalvardan oluşan giysiyi giyer. Günümüzde genellikle abiye kıyafetler giyilmektedir. Çalgılar eşliğinde oynanıp eğlenildikten sonra sıra kına yakılmaya gelir. Gelinin arkadaşları ve yakınları kına tepsisine mumlar dikerek gelinin etrafında kına türküleri söyleyip dönerler ve gelinin kınasını yakarlar. Gelinin kınasını, anası babası sağ olan bir genç kız ve mutlu evlilik yapmış bir kadın yakar. Gelinin kınalı avucuna kaynanası bir altın veya bozuk para (genellikle bozuk para konulur) koyar. Gelin avucunu yumar ve kınayı yakanlar gelinin avucunu açmaya çalışırlar. Gelinin avucunu açabilirlerse bu altını veya parayı almaya hak kazanırlar. Kına yakıldıktan sonra damat gelini kucaklayarak eve taşır ve böylelikle kına gecesi sona erer. Ertesi gün oğlan tarafı düğün konvoyu eşliğinde, korna çalarak, kadınlar şarkı ve maniler söyleyip el çırparak neşe ile kızı almaya gelirler. Bu arada kız tarafında bir hüzün hakimdir. Gelinin yakınları gelinle tek tek vedalaşırlar. Gelinin oğlan kardeşi eğer oğlan kardeşi yoksa babası gayret kuşağı denilen kırmızı bir kurdeleyi gelinin belini üç kere dolandırdıktan sonra bağlar. Gelinin arkadaşları kapıyı kilitleyerek gelini vermek istemezler. Kayınpeder bu arada devreye girer ve kızlara harçlık vererek kapıyı açmaya ikna eder.Kızın babası kızın koluna girerek gelin arabasına bindirir. Gelinin omzunda Kur'anı Kerim elinde de bir gaz lambası vardır. Bir de gerdek gecesi damatla birlikte yemeleri için haşlanmış bir tavuk ve baklava gelin arabasına konur. İlçenin delikanlıları oğlan tarafından toprak bastı parası isterler. Bu parayı almayınca gelin arabasını göndermezler. Üç aşağı beş yukarı bir pazarlıktan sonra anlaşılır ve düğün konvoyu kornalar çalarak gelini alır götürür. Oğlan evine gelince, gelin arabadan inmez. Gelinin yanında bulunan yengesi gelinin inmelik olarak ne istediğini kayınpederine iletir. Burada ufak bir pazarlık döner ve sonunda iki tarafta tatlılıkla meseleyi çözer ve gelin arabadan indirilir. Gelin arabanın önüne kesilen kurban kanına bastırılıp eve sokulur.Geline,evliliği sağlam olsun diye indiği eve çivi çaktırılır. Bundan sonra damat bereket olması amacıyla buğday, bozuk para, fıstık veya şeker saçar. Daha sonra damat oynatılır ve davetliler damada para takarlar. Damat oynarken nazarlar çıksın diye önünde su dolu bir toprak testi yere atılarak kırılır.Bu günün akşamı tekrar düğün olur çalgılar çalınır oynanır.Ertesi gün düğüne davet edilmiş olan eş dost, akraba ve tanıdıklar hediyelerini getirirler. Bu merasime de takı günü denir. Yine gelenlere yemek verilir. Gelinin çeyizi bir odaya önceden serilmiştir. Gelin gelinliğini giyerek gelen misafirleri bu çeyiz odasında karşılar. Hediyeler bu odada toplanır. (Daha önceleri damat bu günde tıraş edilirdi.) Aynı gün imam nikahı da yapılır. Akşam damat arkadaşları ile birlikte camiye gider.(Damat camideyken ayakkabısının içine yumurta kırmak veya ayakkabılarını saklamak gibi şakalar yapılır.)Yatsı namazını kılar.Daha sonra yatsı namazından çıkan cemaat damadı güvey kapamak üzere evine getirerek kapıda duasını yapar. Damadın arkadaşları sırtını yumruklayarak içeri sokarlar. Bu arada kapının önüne konulmuş olan bir tas suyu damat ayağıyla vurarak döker ve eve girer. Düğün töreni böylelikle sona ermiş olur.
Askerlik:
Askere gidecek gençler, gitmelerine az bir süre kala yakınları tarafından yemeğe davet edilir. Gencin cebine harçlık koyup, hediyeler verirler. Arkadaşları ile birlikte eğlenceler düzenlerler. Gideceği gün akraba ve komşularını gezerek helalleşir. Aynı gün tüm akraba ve arkadaşları tarafından davul ve zurna eşliğinde asker ocağına uğurlanır. Gencin akrabaları vedalaşma sırasında harçlık olusun diye cebine para koyarlar.
Ölüm:
Komşuların karşılıklı dayanışmasını ortaya çıkaran bir olaydır. Böyle durumlarda, genellikle ölenin yakınlarına hiçbir iş yaptırılmaz. Ölü evinde üç gün yemek pişmez. Cenaze alayı çok kalabalık olur. Duyan herkes cenaze namazına katılmayı sevap ve ödev sayar. Kabristandan gelen halka lokma ve helva ikram edilir. Kadınlar yedi gün boyunca ölü evinde Tebareke Sûresini okurlar. Evde veya camide kırkıncı ve elli ikinci günüde mevlit okunur.
Bayram Adetleri : Bayram telaşı arife gününden başlar. Arife günü hamur yoğrulur ve yağda pişirilir. Komşulara ve fakirlere dağıtılır. Kabristan ziyareti yapılır. Bayram sabahı her ailenin erkeği bayram namazına gider. Evde çocuklar ve kadınlar giyinirler ve erkeklerin camiden çıkmasını beklerler. Ailenin reisi kapıda karşılanır. Aile içinde önce büyüklerle, sonra küçüklerle bayramlaşılır. Anne ve baba varsa dede, nine evde gelen gidenleri bekler, onlara ikramda bulunurlar. Çocuklar ve gençler akrabalara, komşulara ve tanıdıklara giderek bayramlaşırlar. Büyüklere şeker, baklava, çay, kahve; çocuklara ise çeşitli yemişlerden ikram edilir. Çocuklar da ellerinde tuttukları naylon torbalara bunları doldururlar.
Hıdrellez :
Yeşile olan tutkudur hıdrellez. Bu büyük halk bayramını karşılamak için daha güneş doğmadan on binlerce Eskişehirli çay ve dere kıyılarına, kırlara akın eder. Törensiz, programsız içtenlikle kutlanan bu şenliğin tarihi 6 Mayıs'tır. 5 Mayıs gecesi ateşler yakılır. Yakılan bu ateşten en az üç kez atlanılır. Ateşten atlarken dilek tutulur. Eğlenceler yapılır. Hep birlikte çalınır, söylenir, oynanır. Yapılan bu eğlenceler geç saatlere kadar sürer. Diğer eğlenceleri görmek için gruplar halinde gezintiye çıkar. 6 Mayıs sabahı erkenden çay ve dere kıyılarına gelinir ve bu sularla yüz yıkanılır. Piknik yapılır. Sabahın alaca karanlığında söğüt dalları ile birbirlerinin başına vuran gençler nasiplerinin açılmasını, muratlarının yerine gelmesini dilerler. Bahçe kapılarına yeşillikler asılır. Gençler niyetleri yazılı kağıtları porsuk çayına atarlar. Büyükler niyetlerini gül dalının altına koyarlar. Ayrıca hıdrellez dolayısıyla çeşitli oyunlar tertiplenir. Bunlardan biri "Küpten kader çekme oyunudur." Akşamdan hazırlanan içi su ve yeşillik dolu küpün içine herkes, bilezik, toka gibi madeni şeyler atar. Küp bir gül ağacının yanına konur. Sabah kır eğlencelerinden dönülünce, küpün başında toplanılır. Mani söyleyecekler hazırlanır. Küpün başındaki çocuk elini içeri uzatır. Ne denk gelirse çeker. O sırada ilk mani söylenir. Çocuğun tuttuğunu küpten çıkarmaz. Mani biter bitmez elindekini çıkarır. Böylelikle kişinin niyeti ortaya dökülür. Hıdrellez; yalnız Hızır ile İlyas'ın buluştuğu anı görebilmek için insanların kırlara koşuşması değil, biraz da yeşile özlem ümitlerinin doğuşu, kadere inanış, geleneklere bağlılıktır.

YÖRESEL YEMEKLER:

Toğga Çorbası: Et suyu ile pirinç kaynatılır. Yumuşayınca ayrı bir kapta un, yumurta ve yoğurt suyla ezilerek çorbaya katılır. Kaynayınca tereyağ, kımızı biber ve nane kızdırılarak dökülür. Aynı çorba göce kaynatılarak yapılırsa göce çorbası adını alır.

Miyane Çorbası : 2 çorba kaşığı kadar tereyağında 1.5 kahve fincanı ölçüsünde un hafif kavrulur. 4 bardak tavuk suyu, bu una yavaş yavaş eklenir. Karıştırılarak kaynatılır. Tuzu konur. Limon sıkılarak içilir yada çorbanın üzerine çiğ domates rendesi konur.
Düğü Köftesi Çorbası : Düğü, tuz ve un hamur yapılır. Fındıktan biraz ufak elde yuvarlanır. Yağda kıyılmış biberler hafif kavrulur daha sonra domates rendesi ilave edilir, biraz çevirdikten sonra 1 yumurta kırılır ve karıştırılır ve üzerine kaynar su ilave edilir. Kaynayan suya hazırlanan hamurlar salınır. 10 dk. beraber pişirilir ve servise sunulur.
Tutmaç : Ayıklanıp yıkanmış olan yeşil mercimek biraz suda iyice haşlanır. Üzerine 4 bardak su veya et suyu ilave edilerek kaynatılır. Kaynamakta olan mercimeğe iki su bardağı erişte (ev makarnası) ilave edilerek pişirilir, kabarmaya bırakılır. 4 çorba kaşığı tereyağ veya margarin eritilerek yarpız içine atılıp kavrulur ve yemeğe dökülür. İki diş sarmısak katılıp üzerine yoğurt ilave edilip karıştırılarak servis yapılır.
Bamya Çorbası : Bamyalar 1 peçete arasında ovulur. (Kenar kılçıklarının çıkması için) 1 tencere üzerine çıkacak kadar su konur. Bir tutam tuz atılıp yarım saat haşlanır. İplerinden sıyrılıp hazırlanır, kuşbaşından küçük doğranmış etlerde ayrı bir kapta haşlanır soğan yağda pembeleştirilir. Sulandırılmış salça ilave edilir, 1 taşım kaynatılıp et suyu dökülür kaynamaya başlayınca limon suyu dökülür. Haşlanmış bamya ve etlerde dökülür. Tuz koyup yarım saat pişirilir. Servise hazırlanır.
Harşıl : Ispanak yıkanıp süzülür ve haşlanır, haşlanmış ıspanak püre haline getirilir, yoğurt ince kıyılmış taze soğan ve çerkez tuzu ilave edilerek karıştırılır, bu karışım ıspanakla karıştırıldıktan sonra haşlanmış iki adet yumurta ile süslenip servise sunulur.

Kelem Dolması (lahana Dolması) : Lahanalar bir tencerede tuzlu suda erimeyecek şekilde haşlanır suyu süzülüp sıkılır. 1 cm. eninde boyuna ince şeritler halinde getirilir. Ayrı bir kapta soğan rendelenir. Kıyma, bulgur, salça, tuz, karabiber ile bir avuç su katılarak içi yoğrulup hazırlanır. İçten fındık büyüklüğünde parçalar alınıp şerit haline getirilmiş lahanalara döndürerek sarılır. Pişeceği tencerenin dibine acı biber çıtlatılıp yerleştirilir. Dolmalar dizilip kenarlarına sarmısaklar konur. 1 su bardağı su konup kısık ateşte pişirilir.
Katlama Böreği : Un, yoğurt, sıvı yağ, su ve tuz karıştırılarak yumak haline getirilip dinlendirilir. Biraz un ve nişasta ile tavlanıp, yedi pazı (yufka) açılır. Açılan her pazı yağlanır. Sonra bu pazılar rulo haline getirilir ve birer parmak arayla kesilir. Kesilen hamurlar tekrar açılır ve bol yağda kızartılır. Kabarması için de göbek kısmına kaşıkla hafifçe vurulur. Piştikten sonra üzerine bir miktar toz ya da pudra şeker ilave edilerek servis yapılır.
Çerkes Sofrası (Abısta) : Süt ve su büyükçe bir tencereye konularak tuz ilave edilip 90 derece kaynatılır, kaynar suyun içerisinde mısır unu ilave edilerek tahta kaşıkla kaynatılmak suretiyle pişirilir. Karışım sertçe bir hamur haline gelinceye kadar pişirildikten sonra sofraya alınır ve yuvarlak bir şekilde sofra üzerine yerleştirilir, ortası kaşıkla oyulduktan sonra içerisine tereyağı konulur, etrafına çerkes peyniri dizilir ve ayrı bir tabak içerisinde önceden hazırlanan çerkes tavuğu ile birlikte sıcak olarak servise sunulur.
Yufkalı Büryan (Börek) : Piliç haşlanarak, kemiklerinden ayrılarak, iri olarak parçalanır. Diğer tarafta zeytinyağında önce bademler kızartılarak bir tabağa alınır. Soğan aynı yağda sarartılır. Haşlanmış pirinç ilave edilerek 1-2 dakika karıştırılır. Tavuk suyu 3 bardak ilave edilir. Pilav gisi pişirilir. Suyunu çekince üzerine diğer iç malzeme eklenir. (et, badem, baharat). Yoğrulan hamur baklava usulü nişasta ve un ile tek tek açılarak ve araları yağlanarak 4 yufka tepsiye kenarları taşırılarak döşenir. Ortasına hazırlanan iç konur. Diğer 4 yufka buruşturularak, üstüste yağlanarak konur. Alttan taşırılan yufkalar kenarları kıvrılarak kapatılır. Üzeri yağlanır. Sıcak fırında üzeri pembeleşinceye kadar pişirilir. Sıcak olarak servis yapılır.
Arabaşı : Una su ve tuz katılarak bulamaç halinde pişirilir. Tepsiye dökülüp, dondurulur. Küçük küçük kesilir, tepsinin ortası açılır. Bir tas içinde tavuk suyuna limon ve acı biber konur. Yerken hamur, tavuk suyu ile beraber çiğnenmeden yutulur.
Mercimekli Bulgur Pilavı : Soğan ince doğranır, tereyağında pembeleştirilir. 1 yemek kaşığı salça ve domates rendesi de eklenir. Et suyu konur. 1 ölçü su, 1 ölçü bulgur göz önünde bulundurularak, su kaynayınca bulguru atılır. Tuz, karabiber konur. İnmesine yakın içine haşlanmış mercimek, bir su bardağı ölçüsünde eklenir.
Düğün Pilavı : 1 ölçü pirinç tuzlu sıcak su ile haşlanır, bekletilir. Öte yandan tavuk yada kuşbaşı et haşlanır, pişirilir. 1 avuç nohut haşlanır, hazırlanır, Pirinçler bol suyla yıkanır. Tencerede tereyağ eritilir, yağ kızınca pirinçler içine atılır, kavrulur. Sonuna doğru nohutlar, en son etler yağda kavrulur. Pirinçler parlayınca 1 ölçü pirince 2 ölçü su ölçüsünde et suyu konur. Tuz, karabiber, türlübahar konur. Hafif ateşte demlendirilir.
Haşhaşlı Gözleme : Un, su, tuz ile kulak memesi kıvamında hamur yoğrulur. Kavrulmuş, çekilmiş haşhaş sıvı yağla inceltilir. İçine biraz tuz konur. Hamurdan elma büyüklüğünde bezeler yapılır. Oklavayla, çok ince olmayan 25-30 cm. çapında yufka açılır. Üzerine hazırlanan haşhaş sürülür. Bir kenarından başlayarak ve aralara da haşhaşlı karışım sürülerek 3-4 kat olarak katlanır. Aynı işlem enine olarak da yapılır. Böylece kare biçiminde, katı bir gözleme elde edilir. Bu gözleme, oklavayla, kare biçimi korunarak açılır. 20x20 cm. büyüklüğüne ulaşır. Toprak saçta, meşe odunuyla, yağlayarak, orta ateşte yavaş yavaş pişirilir.
Mercimekli Mantı : Un, tuz, 1 yumurta ve suyla hamur yoğrulur. Yufka açılır. Kareler şeklinde kesilir. İçine haşlanmış mercimek, tuz, karabiber karışımı konur. Her kare ayrı ayrı mantı biçiminde kapatıldıktan sonra yağlanmış tepsiye dizilir. Ocağın üzerinde çevire çevire altı kızartılır. Sonra üzerine kaynayan su konup pişirilir. Sarmısaklı yoğurtla servis yapılır. Üzerine yağ gezdirilir.
Ağzı Açık : Yukarıda anlatılan katmer hamuru son kez iyice açıldıktan sonra kareler şeklinde 10x10 cm. boyutunda kesilir. İçine haşlanmış mercimek, tuz, karabiber karışımı konur. Karenin iki kenarı, dikdörtgen olacak biçimde kapatılır. Alt ve üst kenarları açık kalır. Bunlar, yağlanmış tepsiye dizilir. Fırında pişirilir.
Çiğbörek(Çibörek-Şırbörek) : Kırım tatarlarına özgü olan yemeklerin başında gelmektedir. Un, su, tuz karıştırılarak hazırlanan hamurun içerisine, soğan, baharat ve kıyma ile hazırlanan iç konulup kızgın yağda kızartılır.
Met Helvası : İsmini, met(çubuk) ve aşık kemiği ile birlikte oynanan bir sokak oyunundan almıştır. Met Helvası, met oyunu sonucunda yenilen tarafın uzun kış gecelerinde helva çekmesiyle oluşan bir geleneğin ürünüdür. Özel karışımlı bir hamurun şekerle birlikte lifli hale dönüştürülmesi ile oluşur.
Boza: Sarı mısırın suyla kaynatılarak mayalandırılması daha sonra soğutularak süzülüp şekerle karıştırılarak birkaç gün bekletilmesiyle oluşan içecektir. 1955 yılında özel karışımlı bozalarına Kara Kedi Bozacısı adıyla patent alan firmanın merkezi köprübaşı caddesindedir. Çevre illerden bile boza almak isteyenler görülür.
Göbete : İlk önce un maya kullanılmadan yoğurt ve margarinle yoğrulur. Elde edilen hamur ikiye ayrılır. Hamurun yarısı açılarak siniye yerleştirilir. Daha önceden hazırlanan iç malzeme, kavrulmuş kıyma, karabiber ve haşlanmış pirinç hamurun üzerine sürülür. Hamurun öteki yarısı ise iç malzemenin üzerine serilir. Hamurun kenarları birleştirilir. Üzerine yumurta sarısı sürülür. Hamur baklava dilimleri haline geldikten sonra tepsi içerisinde fırında pişirilir.

YÖRESEL GİYİM:
Bölgedeki yerleşim yerleri ve coğrafi konum nedeni ile giyimde değişiklikler gözlenmektedir. Eskişehir, Ege, Marmara ve İç Anadolu Bölgelerinin kavşak noktasındadır. Bu konumundan dolayı çevre bölgelerden Ankara, Bilecik, Kütahya ve Konya giyiminden etkilenmeler görülür.Bölgedeki yerleşim yerleri ve coğrafi konum nedeni ile giyimde değişiklikler gözlenmektedir. Yöredeki kadın giysileri genel olarak ağır esvap diye adlandırılır.
Yörede giyilen giysilerin hemen hemen tümü cepken-şalvar biçimindedir. Cepkenler biçim olarak birbirinden farklılık göstermesine karşın, şalvarlar biçim olarak birbirinin aynıdır. Sadece kumaş ve işleme olarak birbirinden farklılık gösterir. Yörede giyilen giysiler ile göçmen olarak yöreye yerleşen muhacirlerin getirdiği giysiler, biçim olarak, hatta motif olarak oldukça benzerlik göstermektedir. Rumeli giysilerinin yapımında atlas kumaş daha çok kullanılmıştır. Atlas, yüzü ipek, tersi parlak yüzlü, düz bir kumaş türüdür. Üzerine işleme yapılmaya çok uygundur. Bursa ipeklileri içinde kırmızı ve yeşil renkli atlaslar çok değerlidir. Osmanlı sarayında kışın giyilen giysi ve kürklerde atlas çok kullanıldığından kış mevsimine sarayda "Atlas Mevsimi" denmiştir.Tüm giysiler birbirini andırmaktadır ve bunların en değerlisi, en çok seçileni sarka-pesent'tir.
Sarka-Pesent : Biçim olarak birbirinden fazla bir farklılık göstermemelerine karşın motif işlemelerine göre değişik çeşitleri vardır. Genelde sarka altına giyilen işlemeli şalvara pesent denir. Bu şalvara çakar, don, kasnak da denmektedir. Sivrihisar yöresinde sarka altına Sefavıl (sevai) şalvar giyilir. Giysiler arasında en ağır işli olan cepken modelidir. Uzun kollu ve önü açıktır. Yörenin değişik alanlarında motif, renk (kırmızı, mor, lacivert, vişne çürüğü, siyah) ve işleniş açısından farlılık gösterir. Sözgelimi merkezde giyilen sarkalarla, Sivrihisar yada İnönü bölgesinde giyilenler farklıdır. Bir de İzmir Sarkası denen örneği vardır. Pesent, eskiden adı kasnak olan bir şalvar modelidir. Sarkadan bir iki ton açık bordo ipekten yapılır. Kırmızı ve pembe renkleri de vardır. Pesentin tümü sim, pul ve boncuklarla işlenmiştir. Tüm desen aynı motifin yan yana sıralanmasından oluşmuştur. Motifin ortasına yeşil ipek aplike edilmiş, etrafına sim tırtıllarla çiçek ve yaprak desenleri işlenmiştir. Bunun çevresinde ise blonga iğnesi tekniği ile işlenmiş yaprak ve dal motifleri vardır. Motifin büyük dallı yapraklı ve çiçekli kısımları mavi, beyaz, sarı, yeşil, pembe kordonlarla birbirine tutturularak dantel gibi hazırlanan bordür geçirilmiştir. Kumaş önce astarla duble edilmiş, nakış ondan sonra işlenmiştir. Daha sonra pesentin içi beyaz mermer şahi ile astarlanmıştır. 8-10 metre kumaştan yapılır.
Eskişehir'de geleneksel erkek giysileri potur, dokuma gömlek ve cepken ' dir. Seyitgazi İlçesi Kırka yöresindeki giyim kuşam diğer yörelere göre biraz farklılık göstermektedir. Yörenin geleneksel erkek giyimi zeybek giysisidir. Zeybek giysisi eskiden yörede yaz, kış giyilen bir günlük giysiymiş. Siyah ve mavi renkte olanları varmış. Bunlar dimiden yapılırmış. Alta, dizlere kadar örülmüş yün çoraplar giyerlermiş. Bu giyimle ilgili bir gelenek de donun paçalarına,ilgi duydukları kızların ördükleri oyaların çekilmesiymiş. Zeybek giysisi eskiden günlük bir giysiyken, bugün bir tören giysisi durumundadır. Zeybek oyunu oynanırken giyiliyor.
Sivrihisar'da Sarka don,uzun entari, maher, futa,bindallı gibi tamamen Sivrihisar işi kıyafetler bulunmaktadır.Bu kıyafetler özellikle düğünlerde, özel günlerde giyilmektedir.

HALK OYUNLARI VE FOLKLOR:
Eskişehir yöresi halk dansları yerleşim evreleri, yöre halkının yapısı ve coğrafi konumun gereği değişik karakterler gösterir.Tür olarak karşılaştırıldığında erkek ve kadın dansları ayrı nitelikler taşımaktadır. Erkek dansları "Kaşıklı Zeybek" türü özelliği gösteren danslardır. Kadın dansları ise "Kaşıklı Karşılama" türü danslardır. Kadın danslarında zeybek adıyla oynanan danslar türün özelliklerini taşımazlar. Sözgelimi danslarda çok az daire yapılır. Dansçılar genellikle karşı karşıya oynarlar.Genel olarak Eskişehir yöresi halk danslarında zeybek ve kaşık danslarından etkilenmeler söz konusudur. Başka bir deyişle yöre dansları doğudan batıya, güneyden kuzeye geçiş özelliği gösterirler.
Anadolu insanının dansları üzerinde, İslamiyet'in etkisiyle kadın ve erkek birlikteliğinin kısıtlayıcı etkisi pek görülmemesine karşın, Eskişehir yöresinde bu etkilenme açıklıkla görülebilir. Eskişehir yöresinde bu güne kadar derlenmiş bütün danslarda kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı oynadığı görülmektedir. Müzikteki benzerliğe karşıt olarak dans uygulamalarında hiçbir benzerlik yoktur.Genel olarak kadın danslarında farklılık gözlense de birbirlerinden etkilenmeler söz konusudur. Bu etkilenmede coğrafi konumun özellikleri de yadsınamaz. Sözgelimi <Yoğurdum Var > oyunu bugün Afyon, Kütahya ve Bilecik'te ayrı ayrı varyantlarla oynandığı gibi, Bilecik ve yöresinde erkekler tarafından da oynanabilmektedir.
Erkek danslarında ise genel tür özelliklerinin zeybek olmasının yanı sıra kadın danslarındaki gibi farklı dönem özelliklerinin saptanması söz konusu değildir. Olsa olsa coğrafi konum gereği Kütahya ve Bilecik yöresi etkilenmelerinden söz edilebilir. Bunun nedeni kadın danslarının, kapalı toplum içerisinde kadının yapısı gereği etkilenmeye ve değişmeye açık olmayışıdır. Erkek danslarında ise bu etkilenme ve değişme daha hızlı ve belirgin olabilmektedir.
Kadın Dansları:
Mendil Elindeki Mendil
Yoğurt Yoğurdum Var Yeşil Meşil
Goc'öküz 'Goc'öküzün Dizindedir Dermanı
Zeybek Entarisi Kırmızı
Düz Oyun ' Çeşmeler Yaptırdım
Kırka Kadın Zeybeği Zeybek Derler Adına
Ters Oyun Sel Önüne Söğüt Diktim Bir Sıra
İndim Dereleri Yarelem
Kahveyi Kavururlar
Kara Kuş Gara Guşum Havada (Galtınma)
Erkek Dansları:
İnönü Karşılaması Yoğurdum Var
Galkı da Vermiş Atatürk Zeybeği
Kralın Kızı
Keklik Zeybeği
Eskişehir Zeybeği
Kırka Zeybeği
Küstüm Kesik Çayır-İnce Çayır
Halkalı Şeker
Sultan Seccades

NELERİ İLE ÜNLÜ:
Lületaşı, Porsuk Çayı, Midas Tapınağı, Anadolu Üniversitesi, Yunus Emre Türbesi, Tarihi Odun Pazarı Evleri, Yazılıkaya Frig Vadisi ( Midas Kenti ), Uyuz, Çifteler ve Yarıkçı Hamamları, Çatacık Ormanları ve Mesire Yeri, Eti Bisküvileri, İnönü Planör Kampı, Sivrihisar Ermeni Kilisesi
İL İSMİ NEREDEN GELİYOR?
Eski adı Doylaion'dur. 1080 yılında Türkler burayı ele geçirdi. 1175 yılında burasını Bizans geri aldı. Kılıçarslan bu şehri daha sonra geri alınca, ona "Bizim eski Şehrimiz" anlamına gelen Eski Şehir adını verdi.
15465  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Çankırı Gelenek Ve Görenekleri.. : Aralık 21, 2008, 02:21:59 ÖS
ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ
DOĞUM

Doğum zamanı yaklaşınca evin her tarafı temizlenerek güneş gören odalardan birisi süslenir. Çocuk doğduğunda göbeği kesilerek tuzlanır. Tuzlama işlemi yapılmadığı takdirde çocuk büyüdüğünde vücudunun kokacağına inanılır. Kundaklama sırasında çocuğun göbeğine kül konularak bir çeşit mikroplara karşı koruma uygulanır. Eskiden çocuğun altına toprak serilir ve en az bir yaşına kadar ara bezi kullanılmadan sarılırdı.
Çankırı'da eskiden beri yaygın olan bir gelenek, doğumdan sonra annenin başına bir kırmızı kurdele, çocuğa da kırmızı bir başlık geçmektir. Perilerin kırmızı rengi çok sevdiği, bu sebeple de kırmızı giyenlere bir zararının dokunmayacağı inancından hareketle yapılan bu uygulama bugün de görülmektedir. Çocuğun yatak ucuna bir mavi (gök) boncuk ve altın "Maşallah" takılır. Doğan çocuk erkekse hemen babasına haber verilir ve yakın çevresindeki insanlar bir iki gün bayram yaparlar. Kız doğduğu takdirde doğum olayı fazla önemsenmeden geçiştirilmeye çalışılır. Bir gün sonra yakın akrabalar ile komşular çocuk ziyaretine gelerek yakınlık derecelerine ve ekonomik durumlarına göre altın takar veya bir kutu şeker getirirler. Çocuk ziyaretine gelenlerin temennileri "oğul yaşı uzun olsun, Allah analı babalı büyütsün, kısmeti bol olsun, aklı üstünde büyük adamlar olsun, anasına, babasına hayırlı büyüsün" şeklindedir. Evde helva yapılır ve ilk olarak doğum yapan anneye ikram edilir. Ayrıca gelen ziyaretçilere sıcak Loğusa Şerbeti ikram edilir. Ziyaretçiler ziyaret bitiminde çocuğa nazar değmernesi için üzerlerinden ya da başlarından kopardıkları herhangi bir şeyi annenin yanına bırakırlar. Nazar değdiğine inanılan çocuk için de tütsü yakmak, kurşun dökmek gibi işlemler uygulanır. Doğan çocuk Al Basmak inancından dolayı kırk gün yalnız bırakılmaz. Kırk Basmaması için yeni doğum yapmış kadınların çocuğu görmesine izin verilmez. Anne, üç gün boyunca Kavurma Bulamacı da denilen un çorbası ve helva ile beslenir.
DÜĞÜN

Günümüz Çankırı'sında köy ve kasabalarında çok önemli değişikliklere uğratılmamış düğün adetleri hakkında derli toplu bilgileri Merhum Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok'un, 1930, 1931, 1932 yıllarında Çankırı'da neşredilmiş ve Duygu Gazetelerindeki tefrika edilmiş yazılarından öğrenebilmekteyiz.Bu kaynaktan öğrendiklerimizi, günümüz Çankırı'sında yaşayan düğün adetlerinin şekli ile yer yer mukayese ederek sunacağız. Aslında elli sene önce kaydedilen düğün adetleri ile bugünün Çankırı'sında yaşayan adetler, genel hatları ile birbirlerinin aynısıdır. Lakin, bilhassa para yönü ağır basan ve aşırı masrafı gerektiren motiflerin, zaruri olarak terkedilmiş olduğu da bir gerçektir. Düğünlerde İlk Teşebbüs:
Evlenme çağına gelen Çankırılı delikanlının anası, oğlu için aradığı münasip gelin adayını bulunca, bu durumu kocasına iletir. Bugün de aynı durum geçerli olmakla birlikte, daha çok oğlan bulduğu kızı anasına, anası da kocasına anlatmaktadır. Bunun üzerine, kızın kendisi ve ailesi hakkında lüzumlu araştırmalar yapılır, bilgiler toplanır. Kız, yapılan araştırmalar neticesinde ahlaken, bilgi ve beceriklilik bakımından münasip görülürse dünürlüğe karar verilir. Köy ve kasabalarda bu durum geçerli ise de, şehir merkezinde kız ve oğlanın tanışarak anlaşarak evlenmelerine daha sık ratlanmaktadır. Daha sonra, araya bir aracı konarak kızın anasına haber verilir. Kız anası da kocasına söyler, ağabeyi varsa onun da görüşü alınır, durum oğlan tarafına haber verilir. Bunun üzerine, kız tarafı ilk olarak normal bir masrafla alınabilecek takı ve eşyaların listesini oğlan tarafına duyurur. Eskiden bu listede beş adet beşibiyerde kulplu altın, iki çift elmas küpe, iki elmas yüzük, iki elmas iğne, iki çift gümüş nalin, iki gümüş kemer, iki kaftan, iki Bağdat dokuması ipek çarşaf, iki hamam takımı, iki çift potin kalüş yer almakta idiyse de, bugün bunların çoğu istenmemektedir. İstenilenler sadece nişan yüzüğü, bilezik ve kolye ile altın zincir gibi takılar ve eşyalar olmaktadır. Diğer istekler, daha sonra belirlenmektedir. İstekler, oğlanın ailesi tarafından da kabul edilmişse söz kesilmiş demektir.
NiŞAN
Oğlan evi tarafından kabul edilerek alınan eşya ve takılar, kız evine gönderildikten sonra bir Cuma günü nişan yapılır. Nişan günü, oğlan tarafının kadın ve kızları ile bir de defci davet edilir. Defci çalmağa başlar. Her iki tarafın davet edilen kadınları oyun ve eğlencelerini birkaç saat kadar sürdürdükten sonra, ortaya bir kat elbiselik kumaş serilir. Bu kumaş, oğlan evi tarafından getirilen ziynet eşyaları ile birlikte, gelin kıza elbiselik olarak getirilmiştir. Gelin olacak kız içeriye girince, elebaşılık eden kadınlar "Allah aşkına maşallah deyiniz, nazar değmesin" diye ihtarda bulunurlar. Gelin kız, yerde serili kumaşın üzerine gelip ayakta durur. Getirilen yüzük parmağına takılır. Diğer mücevherler de elbisesi üzerine iliştirilir.
Bunlardan sonra gelin kız, önce oğlan tarafının (annesinden başlamak üzere) ellerini öper. El öpme sırasında, getirilen özel hediyeler de takılır.

Şimdi ise (daha çok şehir merkezinde) bu nişan merasimi, oğlan ile kızın, davet edilen her iki taraf akrabaları huzurunda ve kız evinde, birbirine kırmızı bir kurdele ile bağlamış nişan yüzüklerinin, hatırı sayılır bir akraba veya eş-dost tarafından takılması şeklinde yerine getirilmektedir. Nişan merasimindeki eğlence ve hediye vermeler de, bu esnada yapılmaktadır.
Şerbet içilmesi:
Genelde kısmi değişikliğe uğramasına rağmen, şerbet içilmesi de şu şekilde olur: Kadınlar tarafından nişan töreni yapılmadan bir iki gün evvel ailenin durumuna göre erkekler tarafından da tören yapılır. Törende dualar okunur ve şerbetler içilir. Şerbet içme adeti sadece kadınlar arasında yapılmaktadır ve özellikle "darısı başına olsun" dilekleriyle, genç kızlara içirilmektedir. Kadın ve erkekler arasında bu şekilde nişan töreni tamamlandıktan sonra, kız oğlan tarafına geçmiş sayılırdı ve bugünden başlamak üzere oğlan anasına gelinlik etmeğe başlardı. Gelinlik etmekten maksat, gelin olan kızın kaynana ve kayın babasına kat'iyyen yüksek sesle söz söylememesidir. Mecburi bir durum olursa, çok hafif bir sesle konuşabilmesiydi.

Gelin kız her nerede oğlan tarafından bir kadınla karşılaşsa, onların ellerini öper. Yanlarında hiç kimseyle konuşup eğlenemez... Aksi takdirde, gelin hakkında hiçte hoş olmayan dedikodular bir anda yaygınlaşır. Ancak, gelinlik etme adeti günümüz Çankırı'sında genellikle kasaba ve köylerinde bu şekildedir. Merkezde ise gelin kızlar sözlüsü veya nişanlısı ile el ele-kol kola gezebilmekte, eğlenebilmektedir.
Nikah
Çankırı'da nikah töreni yahut düğün, eskiden şu şekilde yapılmaktaydı:
Mahalle bekçisinden, imamından, muhtarından başlayarak diğer yetkililere bahşiş ve harçlar verildikten sonra, mahalle imamına hitaben izinname çıkartılırdı. İzinname"de "... mahallesi imamı efendi, badesselam inha olunurki... nam bikri ile evlenmesine canib-i şer'i şerifeden izn-i şer'i lahık olundu vesselam.." tarzında beyan bulunurdu, izinnamede, "Mihr-i müeccel" ve "mehr-i muaccel" diye tespit edilmiş iki yer bulunurdu. "Mihr-i müeccel" nikah bedeli, "mehr-i muaccel" de erkeğin vakti olmayıp ta geline ait mücevheratı ve diğer eşyaları ileriki bir zamanda yapılmak üzere adet ve miktarının bedeli demekti. Bu durumları beyan eden hususlar, izinnamedeki tespit edilen yerlere yazılırdı. Ölüm veyahut başka bir surette ayrılık vaki olur ise izinnamedeki yazılı hususlar, kadının hakkı olarak gerekirse mahkeme hükmü ile alınırdı.

İziinnameler, mahalle imamları tarafından muhafaza edilerek saklanırdı. Nikah duasına mahallenin ulema ve diğer sayılır kişileri davet edilirdi. Kızın bir vekil iki şahidi, oğlanın da aynı şekilde bir vekil, iki şahidi davetliler arasında bulunurdu. Nikaha başlanmadan önce imam efendi tarafından, yapılacak veya yazılacak birşey olup olmadığı sorulur, varsa şayet, yapılır veya yazılırdı.Nikah miktarına gelince, öteden beri nikah miktarı pazarlık suretiyle yapılması adet idi. İmam Efendi meclisin ortasına oturur, sağ tarafına oğlanın, sol tarafına da kızın vekil ve şahitleri otururdu.Kız tarafına hitaben "İsteyiniz bakalım.." derdi.
Bu şekilde kız tarafı ile oğlan tarafı arasında, imam efendi hakemliğinde sürüp giden pazarlık sonucunda bir bedel tespit edilirdi. Miktarın tespitinden sonra nikahın aile kuruluşunda esas olduğunu beyan eden bir Hadis-i Şerif okunur herkes diz çöker, ellerini açık olarak dizlerinin üstüne koyarlardı. Yalnız imam efendi elinin birisini kapalı olarak dizinin üstüne koyardı. Sebebi ise nikah esnasında oğlan evinin düşmanları büyü yapılabilir düşüncesiydi. İmam oğlanın vekiline hitaben üç defa:"-Allah'ın emriyle, Peygamberin kavliyle, filanın kızı filan hanımı, kendi tarafından vekaleten filan efendiye asaleten alıverdin mi?..." diye sorardı. Oğlanın vekili ise "Alıverdim" diye cevap verirdi. İmam efendi de, bunun üzerine "Ben de akdi nikah eyledim." deyip elini açar ve uzunca bir dua okurdu. Daha sonra orada bulunanlara şerbet verilir, artan şerbet de uygun görülen yerlere gönderilirdi. Kız tarafı da bir tepsi baklava ve hediye ile karşılıkta bulunurdu. Kurban bayramlarında arife günü kız evine kurban göndermek adetten idi. Buna da, kız tarafı baklava ve diğer hediyelerle karşılık verirdi.
Bugün:
Çankırı'daki nikah ve düğün adetlerinin eskiye karşılık, bu adetlerin pek çok yönü, günümüzde bazı değişikliklere uğramıştır. Bu değişikliklerin en önemli sebebi, hiç şüphesiz ki, artan ihtiyaçlar ve her yönden sağlanan sosyo ekonomik değişim ve gelişmelerdir. Günümüz Çankırı'sında nikah akdi, resmi ve imam nikahı olmak üzere iki ayrı safhada yapılmaktadır. Resmi nikah, daha çok düğün merasimi ile birlikte yapılmaktadır. Ekonomik zorluklar ve bir de zamandan tasarruf etme kaygısının tabii bir neticesi olarak düğün merasimi şekline dönüştürülmüş olan resmi nikah (belediye nikahı) işlemi, genellikle Belediye Nikah Salonu veya benzeri bir yerde yapılmaktadır. Belediye Evlendirme Memurluğu tarafından tayin edilen gün ve saatte, nikah salonunda "nikah ve düğün merasimleri" yapılacağı, matbu halde bastırılan davetiyelerle eş-dost ve akrabalara önceden duyurulur. Davetliler, nikah saatinden 15-20 dakika önce salona gelerek yerlerini alırlar. Hemen ardından da damat tarafından gelin, salona getirilir. Gelinle damat, nikah saatine kadar bir süre, davetlilerin bulunduğu salondan ayrı bir odada bekletilir ve nikah esnasında yapacakları işler hakkında, nikah memuru tarafından kısa bilgiler verilir.
Nikah memuru ile gelinle damat tarafının şahitleri salondaki masada yerlerini aldıktan sonra, gelin ve damat kol kola salona girerler. Salondaki davetliler, ayağa kalkarlar ve gelinle damadı alkışlarlar. Masaya vardıklarında önce gelin, şahidinin karşısındaki sandalyesine oturur, damat da kendi şahidinin karşısına oturur.

Belediye nikah memuru, varsa tebrik ve telgrafları okur. Ardından da, Medeni Kanun'un ilgili maddesine göre Belediye Başkanınca kendisine verilen yetkiye dayanarak nikahlarını kıyacağını yüksek sesle duyurur ve önce kıza, sonra da oğlana ayrı ayrı;
"-Filan kızı filan... falan oğlu falanı kocalığa kabul ediyor musun?",
"-Filan oğlu filan... falan kızı falanı, eş olarak kabul ediyor musun?.." diye sorar.
Kız ve oğlan yüksek sesle "evet" dedikten sonra, önce kız, ardından da oğlan, deftere imza atarlar. Şahitler de imza attıktan sonra, evlendirme memuru her ikisini de yüksek sesle "karı-koca" ilan eder. Bunun üzerine damat, kızın ayağına basarak duvağını açar. Davetliler alkışlarlar.. Nikah tamam olduktan sonra, gelinle damat, salonun çıkış kapısında durarak, davetlilerin tebriklerini kabul ederler. Davetlilerin tebrik işi bittikten sonra, kız ve oğlan tarafı, hep birlikte hatıra fotoğrafları çektirirler. Bu iş de tamam olunca konvoy halinde şehir dolaşılarak oğlan evine ulaşılır.
İmam Nikahı:
Dini nikah da denilen imam nikahı, ya resmi nikahtan veya gerdeğe girmeden hemen önce yapılır. Bu nikah işleminde, eskiden olduğu gibi izinnameler yoktur. Günümüz Çankırı'sında dini nikah, kızla oğlanın birbirlerini görmelerinde bir mahzur bulunmamasını sağlamak için nişandan hemen sonra da yapılmaktadır. Yine bugünkü Çankırı'da düğün merasimlerinin bir başka bölümü daha vardır: Resmi nikah ile birlikte düğün salonunda yapılanların haricinde, üç gün önceden kız ve oğlan evlerindeki şenliklerdir bu bölüm... Bu şenlikler genellikle Cuma günü kadınlar arasında başlar. Kına gecesi ve son günün gündüzüne kadar devam eder. Kız evinde şenlikten sonra kadınlar arasında mevlid okutulur. Kına gecesinde oğlan evinde ise, "Baş Donanması" yapılır.
Baş Donanma:
Bu adet, eskiden daha teferruatlı ve geniş bir şekilde yapılmakta iken, bugün tam olarak uygulanamamaktadır. Öyle ki, ekonomik durumu yerinde olmayan aileler, külfetli olduğu için her yönüyle mükemmel ve geleneklere-göreneklere uygun bir düğün yapamadığı gibi, durumu yerinde olan zenginler ise, düğünlerini balolarla yapmayı tercih eder olmuşlardır. Günümüz Çankırı'sında Başdonanması, genel olarak Yaran Sohbetleri'ndeki şenlik vb. oyunlarla renklendirilen bir hal almıştır. Bu da her yıl kış mevsiminde yapılması gereken ama çeşitli sebeplerden dolayı ihmal edilen Yaran Sohbetleri'ne, yeni nesillerin özleminden kaynaklanıyor olsa gerek.. Oğlan evinde baş donanması yapılırken, kız evinde de kına yakılır.
Kına Yakma:
Oğlan evinde baş donanma yapıldığı saatlerde kız evinde kına yakılma şöyle olur: Kız evi yakınları yatsı namazından evvel gelerek kız evinin büyük olan odasında belli bir yere otururlar. Oğlan evi tarafından gelenler ise ayrı oturur. Defçi kadınlarla birlikte türkü söyleyenler de bulunur. Yatsı vakti sonunda oğlan tarafından olan kadınlar, oğlan evinde toplanır. Toplu halde kız evine giderler. Oğlan tarafından giden kadınlar, çok süslü giyinmeye itina gösterirler. Bu kadınlardan ikisi, ellerinde tepsiler içinde her çeşit kuru yemiş ile birlikte kınayı da götürürler. Eskiden bu gidiş, özel bir tören şeklinde idi ise de, şimdilerde gayet sadeleştirilmiş ve normal hale getirilmiştir. Kına gecesinde eski adetlerden kalanlar, çerez yemek, oynamak ve kına yakmak üzere çok az sayılacak motiflerdir. Havai fişekler atılması ve oldukça yüklü miktarda para masrafını gerektiren diğer motiflere de rastlanılır. Oyunlar oynandıktan, çerezler yendikten sonra yaşlı ve becerikli kadınlar, dua ve ilahiler okuyarak, gelini evin ortasına oturturlar ve törenle kınasını yakarlar. Daha sonra oğlan evinden gelen kadınlar evlerine giderler. Kız evinde kalan gelin kızın arkadaşları, ona arkadaşlık ederek sohbet ederler.
Gelin Çıkarma:
Çankırı'da gelin çıkarma adedi, geçmiş yıllardaki duruma bakarak, günümüzde bir hayli değişikliliklere uğramıştır. Diğer gelenek, görenek ve adetlerde olduğu gibi, masraftan kaçmak ve günün icaplarına aslını bozmadan uyabilmek kaygısı ile uğratılan bu değişik gelin çıkartma adetlerinin dün ve bu günkü hâlleri şu şekildedir. Kına gecesinin ertesi günü, gelin çıkartma merasimi yapılır. Sabahleyin erkenden, oğlan evinin her tarafı temizlenir. Eski tantana, şaşaa yerine bir sükunet çökerdi. Oda tarafında, güveyi ile yanına gelen bir kaç genç arkadaşından başka kimse kalmazdı. Davullar bir yandan ağır ve dertli havalar çalarken, öte yandan da kuşluk vakti (öğleye doğru) güveyinin gireceği hamam temizlenerek hazırlanırdı. Hamamda saz takımı şen havalar çalar ve aynı zamanda güveyi ile arkadaşları hamama giderlerdi.

Öğle ezanı okunduğu zaman, bir gün öncesinden okuyucular vasıtasıyla yapılan davetler üzerine oğlan evi tarafı oğlan evinin önünde, kız evi tarafı da kız evi önünde toplanırdı. Oğlan evi tarafından bindirilen 20-30 kadar süvarinin (atlının) önünde davullar zurnalar çalar, köçekler oynayarak kafile (gelin alayı) yola çıkardı. Daha önceden çeyizi götürülen katırların iki katı süslenmiş hayvanlar, kafileyi takip ederdi. Sağdıç ta aynı şekilde süslü bir ata bindirilir ve gelin getirmek için hazırlanan arabalar, arkalarında yüzlerce seyirci ve davetli ile kız evine giderlerdi. Kız evine varmadan yolda sancakların önü kalabalık olurdu bazen Çankırı cadde ve sokaklarına sığmaz hale gelirlerdi.Bu şekilde kız evi önüne varırlardı. Kız evi önünde toplanan kalabalığa, kız evi tarafından şerbetler dağıtılırdı.
Kuşak Bağlama:
Gelin, babası evinden çıkarken, avluda en yakın akrabalar ve bir de hoca bulunurdu. Gelini avlu ortasına dikerler, en yakın akrabasından ve zenginlerden birisi, gelinin beline bir kuşak veya gümüş kemer bağlardı, gelinin beline kuşak bağlayan kişi, kendi kesesine göre, gelinin cebine para da koyardı. Orada bulunan hoca dua eder, duasından sonra gelin orada bulunanların elini öperdi. Gelin, bineceği ata (veya arabaya) kadar iki tarafına kilimler gerilerek, kimseye gösterilmeden götürülürdü. Gelin, en yakın ve yaşlı akrabasından iki hanımla birlikte arabasına biner, diğer arabalara da diğer kadınlar binerlerdi. Gelin tarafının çeyizi, oğlan tarafının hazırladığı çeyizle aynı kıymette olurdu. Her iki tarafın çeyizlerinin yüklenmesi için 20-30 kadar katır hazırlanırdı
.
Bazen süslü bir rahlenin üzerine Kur'an konur ve sırmalı örtülerle örtülürdü. Bu rahle ön tarafta ve başta götürüldü ki, gelin kızın okuma bildiğine işaret gösterilirdi. Çeyiz, her katırın üzerine telli oda takımları, kilimler, halılar örtülmek suretiyle yüklenir ve herkesin gözleri kamaştırılmak istenirdi.Gelini taşıyan vasıtalar, at, tahterevan, tatar arabası, lando veya yaylı arabalar gibi vasıtalar idi. Bu halde kafile (düğün alayı) giderken mezarlık civarına gelince dururlar ve davul zurnalar susturulur Fatihalar okunurdu.
Yastık Götürmek:
Gelin çeyizi yükletildiği ve gelin alayı hareket ettiği sırada gençlerden birisi bir köşe yastığını kaçırıp hamama götürürdü. Güveyi, yastığı götüren gence bahşiş verir ki, bu bahşiş gelinin evden çıkartıldığı, ve yola koyulduğu haberinin bahşişidir. Gelin alayı şehrin merkez mahalle ve caddelerinden geçerler. Alay geçerken önlerine ipler gerilir ve düğün sahibinden bahşişler alınır. Bu şekilde gelin, yeni evine getirilir. Oğlan evinin büyükleri ve yakın akrabaları yanlarında bir imam ile evin önünde beklerler. Gelin eve girince dua edilir. Gelin, önce kayınbabasının ve büyüklerinin ellerini öper, kayınbabası ve akrabaları, gelinin başına kuru yemişle karışık bozuk para serperler. Bu paralar oradaki çocuklar tarafından kapışılır ki, uğur ve bereket sayılmaktadır. Gelin, hazır edilen odaya alınır.
Güveyi Girişi :
Gelin, oğlan evine geldikten bir kaç saat sonra, kız evi tarafından hazırlanan baklava ve etli yiyecekler getirilir. Bunları getirenlere de bahşişler verilir. Bu yiyecekler sadece gelin ile damat beye aittir.
Hamamdan çıkarılan damat, yatsı namazına camiye götürülürdü. Namaz çıkışında, eve bir haberci gönderilir (Çok önceleri bu haber, fişek atılarak duyurulurmuş). Gelin odasına iki bardak şerbet hazırlanırdı. Gelin hanım, duvağı örtülü halde, odanın bir tarafına dikilirdi. Orta yerde bir yatak, bir tarafa da seccadeler serilirdi. Oda ortasına serilen bu yatak, gündüz kim serdi ise o kişi tarafından kaldırılırdı. Güveyi kapıya geldiğinde, imam dua ederdi. Güveyi yaşlıların elini öperdi. Bu sırada kapı açılır ve güveyi süratle içeri girerdi. Çünkü gençler tarafından güveyinin sırtına yumruk vurmak adettir. Güveyi acele davranmazsa epeyce yumruk yerdi. Güveyi gelinin bulunduğu odaya girer. Orada gelinle birlikte bekleyen yenge, gelinin duvağını açar ve ikisini el ele tutuşturarak çıkardı. Güveyi ve gelin, ilk önce seccadenin başına giderek iki rekat hacet namazı kılarlardı. O gece edilen duaların mutlaka kabul olunduğuna itikat edilirdi. Namaz kılınıp, dualar edildikten sonra kalkarlardı. Oğlan bir köşeye oturur, kızı da yanına alırdı. Kıza bir kaç soru sorardı. Kız cevap vermezdi. Oğlan, önceden hazırladığı söyletmeliği (elmas veya altın yüzük vb) verirdi. Bunu verince kız da konuşmağa başlardı. Güveyi daha sonra gelinden su isterdi. Gelin, önceden hazırlamış olduğu şerbetleri verir ve birlikte içerler ki içilen bu şerbet ağız tatlılığına, yani tatlı dilli ve güler yüzlü olmağa işaret sayılırdı. Sonra kız evinden gönderilen yiyecekler yenilirdi...

SÜNNET
Her ailenin, erkek çocuğu sahibi olduktan sonra ilk telaşı, çocuklarını sünnet ettirmek, kaygısıdır. Bu hal ve kaygı, İslami bir adet olarak yaşanmaktadır. Çankırı'da yaşayan sünnet adetleri, bundan yarım asır öncesinde çok büyük masrafla yapılan ve debdebesi bol düğünler şeklindeydi. Büyük oranda şekil değişikliğine uğratılmış ve mümkün olduğu kadar az masrafla hatta her ailenin kendi maddi durumuna göre yaptığı sünnet düğünleri günümüzde şöyle cereyan eder: Çankırı'da sünnet düğünleri genellikle sonbahar mevsiminde yapılır. Çünkü bu mevsim, her aile için bir çok telaşın son bulduğu ve her şeyin bol olduğu bir mevsimdir.

Düğün öncesinde, sünnet olacak çocukları için evlerde birer yatak (Karyola veya somya) süslü olarak hazırlanır. Çocuk tek ise tek yatak, bir kaç tane ise bir karyolaya üç dört çocuk yatırılır. Ev, bir bayram yeri gibi süslenir. Sünnet edilecek çocuk için hazırlanan düğüne, matbu olarak yapılmış davetiyeler ile eş dost ve akrabalar çağrılır. Davetlilere pilav, ayran asıl olmak üzere, ailenin durumuna göre yemek ziyafeti verilir. Yemekten sonra mevlid okutulur, ilahiler söylenir. Çocuklar ise, alınlarında "maşallah" yazılı ve özel olarak hazırlanmış sünnet elbiseleri giydirilmiş vaziyette, arabalarla şehirde gezdirilir. Ki bu hal çocuğu sünnet olmağa iyice alıştırır, ısıtır diye kabul edilmektedir. Sünnet olacak çocuklar, evde hazır bulunan sünnetçi önüne getirilince, hafızlar tarafından "aşr-ı şerif" okunur, fatihalar okunur. Bir yandan da dışarıda davul zurna veyahut başka çalgılar varsa çalmaya devam eder. Bu esnada çocuk veya çocuklar sünnet edilir. Çocuk ağlamaya başlarsa, hemen açılan ağzına bir parmak bal sürülür (bu eskiden yapılmakta idi ki şimdilerde yapıldığına pek rastlanmıyor). Kısaca anlatmaya çalıştığımız sünnet düğünleri, genel olarak Türkiye'nin bir çok yerinde benzer adetlerle yapılır. Çankırı'ya has olan sünnet düğünü motifi ve unsurları ise, yukarıda izah ettiğimiz şekildedir.
Ölüm
Ölen kişinin çenesi ve ayakları bağlanarak üstüne bıçak, makas vb. konur. Akrabalarına ve komşularına haber verilir. Ölüm gece olmuşsa sabaha kadar başında beklenir. Bu arada ölü evinde yas tutulup, ağıtlar yakılır. Cenaze yıkanırken minarelerden "Sela verilerek" ölüm olayı duyurulur. Yıkanma ve kefenlenme işleminden sonra tabuta konulan cenaze eller üstünde camii yanındaki musalla taşına götürülür. Tabutu eller üstünde taşımanın sevap olduğu inancından hareketle herkes cenazenin taşınmasında görev almaya çalışır. Ölümün yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günlerinde Kuran okunur ve dualar edilir.
YARAN
Çankırı Yaran'ını yani sohbet alemlerini anlatmaya geçmeden önce, bu sosyal müessese ile irtibatı olduğu bilinen Ahilik müessesesinden birazcık bahsetmenin yerinde olacağını zannediyoruz.
İnsanların birbirlerine kuvvetle itimat etmeleri ve birbirlerini dil, din, ırk ve mezhep ayrımı gözetmeksizin sadece "kul", "insan" oldukları için sevmeleri gibi temel kaidelere dayanan Ahiliğin, pek çok bakımdan Çankırı Yaranı ile alakalı olduğu bilinir.

Şöyle ki; Ahiliğin, bilinen altı şartı vardır. Bu altı şart, "açık" ve "kapalı" olmak üzere ikiye ayrılır. Açık olması gereken "alın, kalp ve kapı" dır. Ki, alın açıklığından, başkalarının yanında yüz karası bulunmamak, kalp açıklığından her insana sevgi beslemek, kapı açıklığından da kendisine yardım istemeye gelen ve muhtaç olan herkese kapısını açık tutmak kasdedilir. Kapalı olması gerekenler ise "el, dil ve bel "dır. El'in kapalı olmasından kasıt, hiç kimsenin hak ve hukukuna tecavüz etmemek, dil'in kapalı olmasından kasıt, hiç bir kul hakkında kötü söz söylememek, dedikodu yapmamak, bel'in kapalı olmasından kasıt ise, hiçbir ferdin namusuna tecavüz etmemektir. Dil konusunda ayrıca, "sır saklamanın da şart olduğu" kasdedilmektedir.

Ahilik-Yaran:
Ahilik-yaran müesseselerinin aralarındaki en açık ve sağlam birlik, şüphesiz ki "dil" kapalılığı şartıdır. Bunun yanında el ve bel kapalılığı ile açık olması gereken alın, kalp ve kapıaçıklığı şartları da birbirleri ile olan sıkı bağını ortaya kaymaktadır. Ki, Yaran teşkilatını anlattığımızda bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Burada hemen şu netice açığa çıkıyor ki, Ahilik teşkilatı içinde, "feta"lar yani genç ahilerin yetiştirilmesinde esnaf teşkilatları gündüz vazifesini yerine getirirken sohbet teşkilatı yaran ile de mensuplarının gece hayatlarına olan hakimiyetini koruyordu. Yani yaran da esnaf teşkilatları gibi ahilik müessesesi içinde ele alınabilir. Çankırı sohbet alemleri, yalnız Türkiye içinde değil, bütün dünya için oldukça ilginç bir sosyal müessesedir. Bu sohbetlerde ahlaka aykırı hiçbir unsur bulunmamaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz üzere Ahilik, erlik esaslarına dayanan bir müessese idi. Bunun için her ahinin sofrası, eli ve kapısı açık, gözü, dili ve beli kapalı olması kesin şart idi. Ki bu esaslardan ilham alarak teşekkül ettirildiğine inandığımız Çankırı Yaran Sohbetlerine katılan yaranın da bu şartları taşıdığını biliyoruz. Çankırı Yaran Sohbetleri geçmiş dönemlerde bir terbiye ve edip ocağı olarak vazife görmekte idi. Anne ve babalar erkek çocuklarını terbiye edilmelerini edep ve erkan öğrenmelerini sağlamak için yaran sohbetlerine gönderirlerdi. Bunun için Çankırı'da hala söylenen Dede Korkut'a ait bir atasözü vardır. "Oğlan babadan öğrenir sohbet gezmeyi, Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi".

Sohbet Odaları:
Çankırı yaran sohbetinin özel bir odası bulunur ve odaların planı tipik Çankırı mahalli ev mimarisi özelliğini taşımaktadır. Sohbet odasının tavanı işlemeli, şerbetlikleri sanat eseri olur.
Sohbet odasına daracık bir koridordan geçilerek girilir. Oda, uzunca ve büyük bir salon halindedir. Sohbet odasına girilen kapının tam karşısında "ocak" bulunur. Ocağın üst tarafında "şerbetlik" denilen ve lambaların konulduğu yer vardır. Ocağın karşı tarafında ve koridorun solunda ikinci şerbetlik vardır.Buraya da yine lamba ve sigara ile içerisinde sigaraların yakılması için ateş bulunan küçük bir mangal konulur. Sohbet odasının sağında bir basamakla çıkılan "şahnişin" yahut "şahinci" denilen ve üzerinde makatlar (sedir) bulunan özel bir yer vardır. Burada çalgıcılar oturur.
Odanın sol yanı sedirle döşenmiştir.Üst tarafında ise çok sayıda lamba, süslü tabak ve sahan gibi eşyaların konulmasına müsait özel bir yer bulunur. Görüldüğü gibi Çankırılılar sohbet odalarının oldukça süslü ve sanatlı bir şekilde döşenmesine özel itina göstermektedirler. Sohbet odalarının zevkli ve sanatkarane inşası yanında buralarda yapılan sohbet alemleri de tam bir zevk ve sanat şaheserleridir zaten. Sohbet odasında 20-30, hatta 50 kadar gaz lambası yanar ve oda gözleri kamaştıracak derecede aydınlık tutulurdu.Şimdilerde aynı aydınlık, lamba yerine ampullerle sağlanmaktadır. Sohbetlere katılanlar, sohbete gelirken en temiz, en güzel elbiselerini giyerler. Her yer son derecede temiz olur. Ocak gürül gürül yanar. Ocağın sağ ve sol taraflarına yere "sevai-kutnu" minderler konulur ve buralara büyük ve küçük başağalar oturur. Sohbet odası, göze hitaben zengin ve çok çeşitli unsurları taşıyan sanat şaheseri durumundadır.

Sohbete İlk Teşebbüs:
Çankırı sohbetleri, mutlaka kış mevsiminde yapılır. Soğuk kış aylarında sohbet tertip etmek isteyen birkaç arkadaş bir araya gelirler ve bir sohbet alemi (teşkilatı) kurmak için sözleşirler. Bu arkadaşların hepsi aynı yaşta olurlar. Sohbetler, her yılın kış mevsiminde ve Aralık ayının 15'inde başlamak kaydı ile mevsim boyunca devam eder. Bir araya gelip teşkilatı kurmayı kararlaştıranlar, ilk önce Büyük Başağa ile küçük Başağa ve Yaran Kahyası'nı seçerler.Seçilen bu sohbet idarecilerinin onayı alınarak ta, diğer yaran ve bir de çavuş seçilir.
Daha sonra çalgıcılar, sohbette yenilecek yemekler, yakılacak ışıklar tespit edilir. Yaran sayısı çavuş ve çalgıcılar hariç olmak üzere toplam 24 kişidir. Ki, bu sayının, 24 Oğuz Boyu'nu temsil ettiği söylenmektedir.

Yaran'ın Vazifeleri:
Sohbet teşkilatına katılacak olan herkese "yaran" denilir. Bunlar da üç yaş kısmına ayrılır. Bir kısmı 18-20 yaşlarındaki gençlerden, bir kısmı 30-35 yaşlarındakilerden, diğer kısmı da biraz daha yaşlılardan teşekkül eder. Son kısmı oluşturanların sayısı ise 5-6 kişiyi geçmez. Bunların vazifesi Büyük ve Küçük Başağaların gözcülüğünü yapmak olup, gençlerin başıboşluğuna meydan verilmemesini sağlamak ve her iki yaş grubunu da idare etmektir.Yani bunların vazifeleri bir bakıma sohbet meclisinin müşavere üyeleri olmaktır. Çünkü Başağalar meclisin işleyişini ellerinde tuttuklarından, birazcık baskı gösteren davranışları eğer gençlerin tahammül gücünün sınırını aşacak şekilde ise, son yaş grubuna dahil olanlar böyle durumlara müdahalede bulunabilirler. Buna rağmen, hiçbir yarandan da farkları yoktur. Mecliste otururken yaş sırası esas olduğundan, yaşlılar Başağaların etrafında bulunurlar, en gençleri de en aşağıda oturur.

Her yaran diğer yaranın gözcüsü, hepsinin baş gözcüsü de Başağadır. Yaranın bir "Yolsuz" durumu görülünce, suçlu olana ihtar ve tembih görevi Büyük ve Küçük Başağa'nındır. Eğer aksaklığı onlar görmezse, ihtar ve tembih görevi çavuşa düşer. Ve bu ihtarlara itaat etmek şarttır. Aksi taktirde ceza verilir. Yaran, mümkün olduğu kadar arkadaşlarının ceza almasını gerektirecek hareketlerden kaçınır. Hatta yarandan birisinin bir kabahat işlediğini bir diğeri görse bile Başağaların bu durumu görmemesi için elden gelen fedakarlık gösterilir. Çünkü cemiyet içinde ceza görmek çok ağır bir durumdur. Öyleki; bazı suçların cezası memleketten sürülmeye kadar vardırılır.

Küçük Başağa, sohbetin güzel idaresine ve çalgıcıların yaranı şenlendirmek için her türlü maharetine, hal ve hareketine dikkat eder.Ocak sahipleri (sohbetin kurulduğu evin sahibi) ocak yaktıkları günün (sohbetin başladığı) akşamı, çalgıcılara yemek verir. Küçük Başağa akşama bir saat kala, yanında çavuş ve ocak sahibi olduğu halde eve gelir, noksanları tespit eder, gider. Akşam yemeğinde sadece ocak sahipleri bulunur. Yarandan ne bir kişi ve ne de başağalar bulunur. Şayet bulunacak olur iseler, ocak sahibi ve yemeğe gelenler de "erkan" edilir. Çünkü eşitliğin ihmal edilmemesi gerekir.

İlk Adap:
Ocak olduğu gece bütün yaran akşam ezanından bir saat sonraya kadar sohbet yapılacak eve gelmeye mecburdur. Eğer mazereti varsa biraz geç gelmesi gerekirse mutlaka Başağalardan birisine (genellikle Küçük Başağaya) bildirmesi lazımdır. Küçük Başağa yaranın hepsinden önce gelir ve yaran gelmeden bir kere daha eksiklikleri kontrol eder, varsa şayet,tamamlar. Her şey tamam olunca da köşesine diz çöküp oturur. Bu sırada çalgıcılar "Çuhacıoğlu Peşrevi" denilen peşrevi çalmaya başlarlar ki bu peşrev saatlerce de sürebilir.

Peşrev çalınırken, yaran da yavaş yavaş gelmeye başlar. Yaranın geldiğini ocak sahibi veya çavuş, "Başağam, yaran geliyor.." diye yüksek sesle haber verir. Kapıdan içeriye giren her yaran, odanın ortasında ve odada bulunan herkese, sağ elini göğsüne koymak suretiyle "selamünaleyküm" diye yüksek sesle selam verir. Büyük Başağa da, aleykümselam karşılığı ile selamını alır. Yeni gelen yaran, boş bulduğu sedir veya minderlerden birine iki dizi üzerine oturur.

Odaya Giriş:
Yaran ilk defa içeriye girerken başağalar dahil olmak üzere, bütün yaran ayağa kalkar. Yaranın toplu halde içeri girmesi caiz değildir. Her yaran geldikçe biraz bekler, kapıyı vurur, içeriye haber verilir, ayağa kalkış ve selamlaşmadan sonra yerine oturur. En son yaran geldiğinde bile içerideki bütün yaran aynı şekilde ayağa kalkıp selamlaşırlar.

Her yaran bu şekilde içeri girip oturduktan sonra, önce Büyük Başağa sonra da Küçük Başağa tarafındakiler ayrı ayrı "merhaba...efendi ağa.."derler. Bu merhabalar da sağ eller sol göğüs üzerine konularak yapılır. Gelen her yarana hemen bir kahve bir sigara ikram edilir. Kahve sigara ikramını yapan ocak sahibi veya çavuş, bu işi yaparken sol dizini yere koyup oturur vaziyeti alır. Bu esnada bir başka yaran daha gelmiş ise, ayağa kalkmak gerektiğinden hemen iki kahve fincanı ve sigarayı yere koymak şarttır. Elinde kahve veya sigara ile ayağa kalkmak yasaktır. Bu şekilde bütün yaranın gelip yerini alması bir saat kadar sürer. Bu süre içinde herkes iki dizi üzerine oturur ve sakin bir şekilde peşrevi dinlenir, asla konuşmazlar. Yaranın sonu gelip, herkes tamam olduğu zaman Küçük Başağa Büyük Başağaya "başağam yaran tamam olmuştur" diye bağırarak haber verir. Her iki başağa arasındaki ocak devamlı surette yanar ve güğümler kaynar.

Yaranın sayısına göre ocak sahibi tarafından fincan bulunması gerektiği için herkesin kahvesi aynı anda pişirilir, önce Büyük Başağaya sonra Küçük Başağaya ve sonra da Büyük ve Küçük Başağa tarafındaki yarana verilir. Bu kahve çalgıcılara verilmez. Kahve dağıtımı herkese yapıldıktan sonra bu durumu gözleyen Büyük Başağa fincanını ağzına götürür ve içmeye başlar. Dağıtım işleri tamamlanıncaya kadar kimse kahvesini içmez. Büyük Başağayı takiben Küçük Başağa ve sıra ile sağ ve sol taraftakiler birbirlerini takiben kahvesini içmeye başlarlar. Kahve içimi tamamlandıktan sonra yine aynı şekilde evvela Büyük ve Küçük Başağalar, sonra sağ ve sol taraftaki yaranlar fincanları iade ederler. Bu iş de yarım saat kadar sürer.

Oturma Adabı:
Kahve içildikten beş on dakika sonra küçük başağa büyük başağaya "Başağam, müsaade buyurunuz da biraz dizimizi kaldıralım" der ve Büyük Başağa da "münasiptir" diyerek sağ dizini kaldırır. Onu takiben Küçük Başağa ve sağ-sol taraftakiler ancak sağ dizlerini kaldırabilirler. Biraz sonra aynı şekilde sol dizleri için izin alınır ve sağ diz indirilip sol diz kaldırmaya müsaade edilir. Otururken ayak uzatmak, arkadaşına arkasını dönüp oturmak, bağdaş kurmak kesinlikle yasaktır.Yalnız, yoruldukça dizlerini veya yerlerini değiştirebilirler. Fakat yer değiştirmek için de her halükarda dışarıya çıkıp tekrar içeriye girerek boş bulduğu yere oturabilirler. Dışarı çıkmadan yer değiştirmek olmayacağı gibi çıkarken de arka arkaya çıkmak şarttır.

Oturma merasimi sona erdiğinde, sazlar da peşrevi değiştirirler. Fasılalar başlar. Yaran içinde eğer musiki bilen varsa, bunların bir kaçına küçük başağa işaret eder, onlarda aynı merasimle dışarıya çıkarlar, tekrar gelir ve çalgıcıların oturduğu şahnişine geçerler. Şahnişinde oturmak birazcık serbest olduğu için bağdaş bile kurulabilir.

Yaranın da katılması ile saz heyeti (eskiden gırnata, santur, keman, oniki telli saz, darbuka sonraları ut) tamam olur. Çalgıcıların sohbetine devamı süresi içinde para ile çalmak üzere sadece sohbet için seçilirler. Çalgıcılar o gece kesinlikle bir başka yere gidemezler. Şahnişine geçen yaranlar ancak ses çıkaran aletlerden zili, defi, kaşık, zilli maşa gibi aletlerini çalabilirler. Yarandan hiçbirisi, çalgıcıların sazlarını bilseler dahi çalmağa izin alamazlar. Çünkü kesin surette yasaktır.

İlk Fasıl:
Ses çıkaran çalgılardan çalmak üzere şahnişine geçen yaranın da katılması ile tamam olan çalgı takımı ilk olarak "akşam oldu" gibi çok gürültülü bir şarkıyı çalmaya başlar. Devam ile "Yüzüğümün allı pullu kaşı var", "Evlerinin önü çepçevre avlu", "Aşkın çakmağını sineme çaldın", "Sabahın seher vaktinde görebilsem yarimi", "Girdim yarin bahçesine", "Kalk gidelim Karataşa Üzüme" gibi türküler söylenir.
Bu şarkı ve türküler gibi mahalli ve milli havalar, hemen hemen bir saat sürer. Bu esnada da ocak sahibinin ahbaplarından ve dostlarından oluşan misafirler de gelmeye başlar. Gelen misafirler şayet sohbet adap ve erkanını bilirse münasebetsiz durumlara rastlanmaz. Ocak sahibi tarafından başağaya haber verilerek veya başağa tarafından bizzat davet edilen bu misafirler iki kısımdır. Bir kısmı sadece kahve içmeğe davet edilir. Diğer bir kısmı ise sabah vaktine iki-üç saat kala yenilen yemeğe kadar ağırlanırlar.

Misafirler:
Misafirlerin sayısı sınırlı değildir. Ocak sahibi istediği kadar davet edebilir. Ama çoğunun gelmediği bilinir. Misafir sohbet yerine geldiğinde, dışarıda bulunanlarca çavuşa yahut ocak sahiplerinden birisine haber iletilir. Haberi olan içeri girer ve büyük Başağaya hitaben ve herkesin duyacağı şekilde "Başağa misafir geliyor" diye haber verir ve hemen misafirin yeri hazırlanır. Şayet misafirin oturacağı bir yer yoksa, yarandan bir kaçı dışarıya çıkarılır.

Misafir odaya girişte, herkese hitaben, elini göğsüne koyarak "selamünaleyküm" diye selam verir. Bu sırada bütün yaran ayağa kalkar ve sadece yaranbaşı "aleykümselam" diye selamı alır. Misafir boş bir yere oturur. Hemen büyük başağa ve sonra küçük başağa tarafından başlayarak sağ ve sol taraftakiler sıra ile "merhaba" derler. Ardından, hemen sigara ve kahve ikram edilir. Yaran dan birisi misafiri hemen söze tutar, misafirin sohbet odasındaki noksan vaziyetleri tespit etmesine fırsat vermez. Şayet misafir, kazara tanımadığı birisinin yanına oturmuş ise o kişi hemen kalkıp dışarı çıkar. Tanıdığı birisi gelip oturur ve lafa tutar. Misafir öyle meşgul edilir ki bir yandan sazların türlü nağmeleri, bir yandan edilen lafların etkisiyle misafir ayrıldığı zaman bir tatlı hayalden öte hiçbir şey hatırlayamaz.

"Kalk Git" Kahvesi:
Saz faslı devam ederken, bitiş zamanını yaranbaşı veya küçük başağanın verdiği bir işaret tayin eder. Ve hemen misafire "kalk git kahvesi" denilen kahve verilir. Misafir kahvesini içince kalkar ve merasimle uğurlanır. Eğer misafir kahveyi içince kalkmaz ise, bu defa küllü bir kahve verilir. Kül boğazını gıcıklayacağı ve öksürteceği için, öksüren bir kimse de cemiyet içinde duramayacağından mecburen kalkar. Daha da gitmez ise misafirin ayakkabıları önüne getirilir. Şayet yine kalkmayı akıl etmez direnir ise kolundan tutup kapı dışarı edilir.Misafir eğer hürmet gösterilen bir zat ise saz takımı uğurlama sırasında "Cezayir Marşı"nı çalar.
15466  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Ankara Gelenek Ve Görenekleri : Aralık 21, 2008, 02:18:54 ÖS
ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ

YÖRESEL YEMEKLER:

Eski Ankara mutfağı evin en büyük kısmını meydana getirirdi. Bir tarafta ocak ve tandır, bir tarafta kışlık erzakın muhafaza edildiği kiler bulunurdu. Kilerler genellikle iki katlı olur ve yukarı kısmına mü-sandere denirdi. Mutfağın bir kenarına odun istif edilirdi. Yemekler yere serilen sofralarda yenir, önce büyükler, sonra ev halkı otururdu.
Çorbalar: Aş çorbası, dutmaç, keşkek çorbası, miyane çorbası, sütlü çorba, tarhana çorbası, toyga çorbası
Et Yemekleri: Ankara tavası, alabörtme, calla, çoban kavurması, ilişkik, kapama, orman kebabı, patlıcanlı et, sızgıç, siyel, siyer.
Pilavlar: Bici, bulgur pilavı, oğmaç aşı, pıtpıt pilavı.
Köfteler: Kadınbudu köfte, mucirim köftesi, yumurtalı köfte, tohma, tiritli köfte.
Dolmalar: Efelek dolması, mantı, şirden dolması (bumbar), yalancı dolma, yaprak dolması.
Börekler - Çörekler: Altüst böreği, ay böreği, bohça böreği, entekke böreği, hamman, kana, kol böreği, papaç, pazar böreği, tandır böreği, yalkı.
Yemekler: Carcıran, bici aşı, çılbır, çırpma, göçe, göter, kaile, keşkek yemeği, köremez, mıhlama, omaç, papara, saz, tamtak tiridi, topaç.
Hamur İşi Yemekler: Bazlama, cızlama, gözleme, nevizme, öllüğün körü, su böreği.


Tatlılar - Kompostolar: Ayva boranası, baklava, bırtlak, daşlak, ekir, fıslak, höşmerim, kabak tatlısı, karga beyni, kar helvası, kaygana, köyter, omaç, perçem, saraylı, tiltil helvası, tuhafiye, zerdali boranası, zerdali hoşafı.
Ekmekler: Bazlamacın, bezdirme, gizleme, çerpit, ebem ekmeği, kartalaç, kömbe, kete, saçkıran, şerit, yarımca.
YÖRESEL GİYİM:
a) Kadın Giyimi
Ankara'da ele geçen en eski örneklerden yakın zamana kadar yapılan araştırmalarda görülen başlıca kadın kıyafetlerinin en ilginç olanları takım halinde holta ve salta ile birlikte veya tek giyilen sırmalı entarilerle setentiliyon gibi düz ve kalın münakkaş ipekli kumaşlardan yapılan etek ceket şeklindeki elbiseler teşkil etmektedir. Kadın kıyafetleri evde, sokakta, misafirliğe giderken, düğün ve gelin elbiseleri gibi ağır ve kıymetli, herbiri çeşitli renk ve şekillerde, mevsim ve yaşa göre değişen birtakım elbise çeşitleriyle karışımıza çıkar.
Düğün kıyafetleri:
Gelin elbiseleri ile düğün elbiseleri aynıdır. Yalnız gelinleri farklı kılan şey, başlarındaki tel ve duvaklardır. Ağır elbise olarak addedilen bu elbiseler sadece düğün ve düğünle ilgili törenlerde (nişanlar, kına geceleri, paça günleri vb.) giyilir, bunun dışında kesinlikle giyilmezdi.
Düğün elbiselerinin en eski örneklerini üç etek entariler oluşturur. Bunların aşağı yukarı üç asırlık bir geçmişi vardır. Üç eteklerden sonra iki etek denilen harbalı ve holtalı elbiseler giyilmeye başlanmıştır. İki eteklerden sonra da yavaş yavaş holtalar terkedilerek holtasız düz elbiselere rağbet başlamıştır ki bunların da ilk örneklerini, belinin iki yanı büzgü ve pastalı bolca tek etekten oluşan, çantalı entari olarak tabir edilen sırmalı elbiseler teşkil etmektedir. II. Abdülhamit devrinden itibaren ise setentiliyon gibi kalın ipekli ve münakkaş kumaşlardan yapılan ve daha çok Avrupa modası olduğu tahmin edilen korsajlı, balinalı, bugünkü deux pieces'leri hatırlatan uzun etek ve ceketten oluşan elbiseler giyilmeye başlanmıştır.
Genç Kız Kıyafetleri:
Genç kızların kıyafeti genellikle sade ve basittir. Süslü elbiseler giymeleri toplumca ayıp sayılırdı. Esasen kızların kına gecesi ve şerbet (nişan) ten başka merasimlerde (düğün veya mevlüt) bulunmaları da geleneklere aykırı idi. Çok özel durumlarda düğüne gitmesi gerektiği zaman bile basma, pazen veya yünlüden alelade elbiseler giyerlerdi.
Gezme Elbiseleri:
II. Abdülhamit devrinden otuz sene öncesine kadar resmi misafirliklere gidişlerde, bayram ziyaretlerinde zengin hanımlar ipek kadife veya fasone denilen yünlü kumaşlardan veya çitari denilen ipeklilerden uzun entariler giyerlerdi. Daha eskiler ise kutni denilen kumaşlardan yapılan elbiseler giyerlerdi. Bu elbiseler üzerine ipek şaldan mongül veya plüş denilen ipek kadifeden hırkalar giyilir, üstüne elmas gerdanlık, elmas muska, gıdık - altın, elmas saat takılır, başa oyalı yemeni örtülür, üstüne bağdat çarı (çarşaf) carlanarak ziyaretlere gidilirdi.
İç Çamaşırları:
Çamaşır olarak tene üç en dokum bezden kalçaya kadar uzunlukta bolca bir gömlek giyilirdi. Bu gömlek üzerine sutyen yerine canfes veya diğer herhangi bir kumaştan kolsuz astarlı, havuz yakalı, önden üç düğme ile iliklenen bir yelek üzerine de gezi veya diğer kumaşlardan bir içlik giyilirdi. Bundan başka dize kadar uzanan paçaları geniş dantelli veya fistolu beyaz patiskadan bir iç donu, bunun üzerine de basmadan iç astarlı, uçkurlu, paçalı, ayak bileklerinde hafifçe bol bir dış donu giyilirdi.
Gündelik Kıyafetler:
Mevsime, yaşa ekonomik duruma göre bazı değişiklikler gösterir. Fakir ve orta halli kadınlar, doğrudan doğruya çinti donu denilen dış donu üzerine basmadan bir içlik, içlik üzerine de basmadan içi pamuklu ve üstü parmak dikişli ceket şeklinde düz hırka giyerler, başlarına yaşlılar kalıpsız iki parmak yüksekliğinde fes giyip, üzerine oyasız yemeni örterlerdi. Gençler ise biraz daha yüksekçe kalıplı fes giyip yemeniyi üçgen şeklinde üç köşe katlayarak fesin üzerine örterlerdi. Sokağa çıkacakları zaman, yakın komşuya giderlerken damarlı çar dedikleri bir örtü ile başlarını örterler daha uzak bir yere giderken de damarlı veya kareli uzun çarlara bürünürlerdi.
Zengin olan kadınlar ise çinti don üzerine basma, yünlü vb.den oluşan uzun, düz baştan geçme peşli entariler giyerlerdi. Bu entari üzerine de ekonomik duruma göre basmadan, yünlü veya kadifeden, parmak dikişli, içi pamuklu hırkalar giyerlerdi. Yaşlılar başlarına takke gibi kalıpsız fes, gençler ise daha uzun ve kalıplı fes giyerlerdi. Fes üzerine gençler yemeni, yaşlılar oyasız yemeni örterlerdi.
Sokak Kıyafetleri:
Ele geçen en eski kaynaklara göre XVII. yüzyılda Ankara'da ferace giyildiği görülür. Feracelerden sonra çarlar giyilmeye başlanmıştır. I. Abdülhamit devrinde feraceler yasaklanıp çarşaf giyilmesi emredilince, gençler çarşafı tercih etmiş, yaşlılar ise beyaz çarlarını giymeye devam etmişlerdir.
Hamam Kıyafetleri:
Yeni gelin veya zengin genç hanımların hamam kıyafetleri de dikkate değerdir. Yeni gelin veya zengin genç bir hanım hamama giderken helâi don ve gömleğini, sevai telli yelek ve içliğini, üstüne elbisesini giyer, başına oyalı yemenisini takar, hamam bohçasını hazırlayarak Bağdat çarını giyip hamama giderdi.
b) Erkek Giyimi:
Anadolu erkek giyimi, Ankara da dahil olmak üzere üç grup altında toplamak mümkündür:
- Üç etek entariler,
- Şalvar ve işlik, fermani veya gazekiden oluşan takımlar,
-Efe, zeybek veya dadaşlara özgü dizlikli zıpka veya zıvgalı camadan veya cepkenli kıyafetler.
Ankara'da erkek kıyafetleri üzerindeki araştırmalar, yaklaşık bir - birbuçuk yüzyıl evvelinden Cumhuriyet devrine kadar olan kıyafet çeşitleri üzerinde yapılmıştır. Bu süre içinde Ankara'da çeşitli halk tabakasının giydiği kıyafetleri başlıca beş ana başlık altında toplamak mümkündür.
İlmiye Sınıfının Kıyafeti:
İlmiye sınıfına ait başlıca takımların en dikkate değer olanlarını üç etek entariler teşkil eder. Abdülhamit devrinin sonuna dek ilmiye sınıfının olduğu kadar esnaf sınıfının da giyiminin esas unsurunu oluşturmuştur. Genellikle şetari, altıparmak veya osmaniye topu gibi yollu kumaşlardan yapılan bu entariler önü baştan başa açık, yanlarının birer karış yeri yırtmaçlı, uzun kollu, haydari yakalı, önünün bele kadar kısmı ile kol yerleri kaytan süslü olur ve belinin yanında küçük bir bağla bağlamak suretiyle iki önü birbiri üstüne kavuşurdu. Yaklaşık olarak II. Abdülhamit devrinin ilk yarısına kadar hocalar tarafından gayet uzun ve bol şalvarlar pamuklu iç işlikleri ile giyilen bu üç etek entariler üzerine bele ince tarzda (esnaf ve efelerinkinden ince olmak üzere) ipek Trablus kuşağı, beyaz tiftik veya Gürün şalından bir kuşak sarılır, sırta da mevsim ve duruma göre ya pamuklu hırka veya Mekke hırkası, sokakta lata, camide ise cüppe giyilirdi.
Üç etek entariler terkedildikten sonra, ilmiye sınıfı tarafından pantolona çok benzeyen, yalnız üstü ondan biraz daha bolca elifiye şalvarlar giyilmiştir. Elif iyeler üzerine, biraz zengince olanlar Şam toplandan, zengin olmayanlar yollu pazen veya ketenden parmak yakalı, önden düğmeli, uzun bilezikli kollu bir işlik giyer, bele beyaz tiftik veya Gürün şalından bir kuşak sarar, üzerine çuha veya kumaştan bir yelek giyerlerdi.
Okuma Çağındaki Çocukların kıyafeti:
Okuma çağındaki çocuklar, okuyan ve okumayan olmak üzere iki kısma ayrılır ve bunlardan okumayanlar esnaf olurdu.
Okuyan çocukların kıyafeti; II. Abdülhamit devrinin birinci yarısına kadar üç etek entari üzerine çuhadan mintan giyer, bellerine şal kuşak sararlardı. Ankara'da ilk Maarif Teşkilatı kurulduktan sonra bu üç etek entariler kalkmış, yerine pazen veya kumaştan içi astarlı uzun şalvarlar ile işlik ve pamuklu hırkadan ibaret takımlar giyilmeye, daha sonraları ise elifiyeler ve nihayet ekonomik durumu iyi olanlar tarafından setre pantollar giyilmeye başlanmıştır.
Yeni yetişen ve okumayan 13-14 yaşındaki esnaf çocuklarından efeliğe hevesli olanlar yaşlıların giydiği bu kısa şalvarların biraz daha darca ve itinalı olanları ile tıpkı efelerinki gibi işlik, yelek, fermani giyer, bele genişçe bir kuşak ile isteyenler silâhlık kuşanırdı. Efe olmak istemeyen gençler ise yaşlıların giydiği takımların daha dar ve gösterişlisini giyerlerdi.
Esnaf Kıyafetleri:
II. Abdülhamit Devri'nin sonlarına kadar Ankaralı esnaf da tıpkı ilmiye sınıfı gibi üç etek entarilerden oluşan takımlar giyerdi. Bu entarilerin altına, yakasından güzel görünmesi için bir içişliği giyilir, bele uzun veya değirmi şal kumaş kuşanılır, sırta da hocalardan farklı olarak kuşağın üzerini örtecek uzunlukta işlemesiz bir gazeki veya fermani giyilirdi. Mekke hırkası bulunanlar bunların üzerine ayrıca bir Mekke hırkası veya pamuklu hırka, kışın ise hocalardan farklı olarak isteyenler miriz, aba, daha zengince olanlar ise kürk giyerlerdi.
Efe ve Zeybek Kıyafeti:
Zeybeklerin giydikleri elbiseler hemen hemen birbirine benzer. Bunlar dizlik, işlik, camadan veya cepken ve bellerinde genişçe sarılı kuşak, kuşak üzerinde çeşitli silâhlarla dolu bir silâhlıktan ibarettir.
Zeybekler kendi aralarında cesaret ve yiğitlikle sivrilenleri efe diye anarlardı. Efeler, çarlık dizlik denilen beyaz patiskadan diz kapağının hemen altında bir tür kısa şalvar giyerlerdi. Bu dizliklerin paçalık tabir edilen kısımları san ipekli işli olur ve sim karışık, yünden uzun, beyaz Sivrihisar diz çorapları ile giyilirdi. Sonraları bu dizlik ve çoraplar terkedilerek II. Abdülhamit devrinin ilk yarısına kadar bunların işlemesiz, düz patiskadan olanları ile düz beyaz yünden diz çorapları giyilmiştir. Sekiz metre patiskadan çok bol ve geniş bir surette yapılan bu dizliklerin bütün kıvrıntı ve döküntüleri arkada toplamak suretiyle önü adeta düz ve kırışıksız olur, diz kapağının hemen altında ve dize sıkıca oturmuş durumda olan parçasıyla ayağa giyilen diz çorabı arasında iki parmak yer açık kalarak ten görünürdü. Beyaz dizlikler ile sırta çarlık işlik denilen beyaz patiskadan parmak yakalı, önden iri sedef düğmeli, uzun bilezikli kollan olan bir işlik ve onun üzerine kırmızı beyaz yollu osmaniye işlik giyilir, bele genişçe şal kuşak ile silâhlık takılırdı. Bu takımlar ile ayağa kesinlikle kırmızı diz bağlı, uzun, beyaz ajurlu diz çorabı ve kırmızı cimcime veya yemeni, sırta da osmaniye işlik üzerine sırmalı camadan veya sırmalı cepken, bunlar yoksa sırmalı yelek giyilirdi.
Uzun konçla diz çorabı ve hatta çizme giymekle beraber dizlik giyenlerinin diz kapaklan ile baldırlarının büyük bir kısmı mutlaka açık bulunurdu. Başlarına fes giyer, üzerine ipekli çevre ve pusu sararlardı. Cepkenlerini giymeyip omuzlarından aşağı sarkıtmak âdetleri idi.
Memur Kıyafetleri:
Ankara'daki memur kıyafetleri; yüksek, orta ve küçük dereceli memur kıyafeti olmak üzere üç gruba ayrılır.
Yüksek dereceli memurlar; setre pantollar ile beş cm yüksekliğinde dik veya uçları kelebek yakalı gömlekler giyer, yakalara boynun arkasından iliklenen hazır uzun kravat veya papyon kravat bağlayıp, bunları mücevherli iğneler ile tuttururlar, gömlek ve pantolon üstüne de göğsü kapalı bir yelek giyerlerdi. Başlarında kalıplı fes (daha sonra hasırlı fes) ve ellerinde şık bir baston bulunurdu.
Orta dereceli memurlar; setre pantol veya ceket pantollar ile kolalı gömlek yerine basma işlik giyer ve üzerine işliği örterek şık görünmesi için düz ya da pastalı, kolalı patiskadan bir jile takarlardı. Bu jileler üzerine dik veya ucu kıvrık kolalı bir yakalık ve beşparmak genişliğinde uçları kıvrık kolalı kolluk ile boynun arkasından iliklenen hazır kravat takılır ve üstüne yelek giyilirdi. Başlarına da şıllık fesleri denilen feslerden takarlardı.
Küçük dereceli memurların kıyafetleri ise karışıktır. Genellikle elifiye giymekle beraber üzerine ceket giyenler de bulunurdu. Başlarında, sarıksız dal fes bulunması şarttı.


HALK OYUNLARI VE FOLKLOR:
Bugün Türkiye'nin her beldesinin ayrı bir özellik taşıyan halk oyunlarına göz atılırsa görülür ki, Ankara bu konuda olgunluk, mertlik ve vakar ifadeleri taşıyan unsurlarıyla, söz sahibidir. Ankara halk oyunları iki kısımda incelenir:
a) Zeybekler:
Ankara Zeybeği:
Oyunların en gösterişlisidir. Yiğitlik ve mertlik ifade eder. Bu zeybek sazla oynanmakta olup, ağır bir melodisi vardır. En az iki kişi tarafından oynanır, üçlü sacayağı denileni daha da gösterişlidir. Zeybek oyunlarında dikkat edilecek ve en başta gelen husus, oyunun vermiş olduğu karakteristik hava ve melodiye göre jest ve figürleri ayarlamaktır. Yani duruş, kasılış ve poz zeybek oyununun bütün ihtişamım ortaya koyar.
Mendil Zeybeği:
Bu zeybek oyunu da ağır ve akıcı figürleri ile Ankara Zeybeğine yakındır. Keza iki kişi tarafından ya da daha fazla kişiyle oynanır. Bu zeybeğin en güzel görünüşü, çöküşte her iki dizin de yere vurularak doğrulmasıdır.
Karaşar Zeybeği:
Ankara'nın ilçelerinden Beypazarı'nın Karaşar nahiyesinin eski Ankara ile ilgisi olduğu bilinmektedir. Gerek melodisindeki akıcılık, gerek oyundaki tek ayak figürleri ile dikkati çe¬ker. Zeybek söylenen türküyü takiben ve iki kişi tarafından oynanır.
Seymen Zeybeği:
Diğer zeybeklerden tamamen ayrı bir özelliği olan seymen zeybeği diğer zeybek oyunları gibi sazla değil, davul zurna ile, iki veya üç kişi tarafından oynanır. Seymen zeybeği, isminden de anlaşılacağı üzere tertip edilen seymen alaylarında, düğünlerde, alayın önünde bulunan davul ve zur¬nanın hemen önünde kılıç veya tekke palalarıyla giden zeybekler tarafından oynanır.
Seymen Alayı:
Ankaralıların dilinde efe, yiğit ruhlu ve atlı anlamlarında kullanılan seymenin uzun bir geçmişi vardır. Seymen düzme, Ankara halkının Oğuz Türklerinden armağan olarak yaşattığı bir gelenektir. Seymen düzmeyi, yalnız Ankara'nın saklamış olması bir raslantı değildir. Çünkü Ankara dolayları Oğuz Boylarıyla doluydu. Çubuk'da Kargın, Aşağı Çavundur, Büydüz; Elmadağ eteklerinde Bayındır; Yenimahalle'de Kayı, Kınık, Dodurga; Hüseyin Gazi eteğinde Peçenek, Yazır; Balâ'da Avşar köylerinin adları 24 Oğuz boyunun adlarından gelmektedir. Seymen alayı "Milli Ruh"un coştuğu zamanlarda kurulurdu. Selçuklu ve Osmanlı Devletleri'nin kuruluşlarında böyle alaylar kurulmuştur. Mustafa Kemal'in Ankara'ya geldiği gün de sabah erkenden sancak dikilmiş, seymen alayı düzülmüştü.
Yağcıoğlu Zeybeği:
Bu zeybek oyunu Efe Yağcıoğlu Ahmet Ağa'ya ithaf edilmiştir. Zeybeğin ritm, ayak oyunları, poz ve hareketleri mertlik ifade eder. Diz vuruşları, dönüşleri, melodisi, insanların eski Ankara'ya götürür. Saz, ayakta ve göğüste tutularak çalınır.
b) Düz Oyunlar:
Ankara düz oyunlarının ahengi farklı, ritmi yumuşaktır. Sazın sesi bazen hareketli, bazen duygulu, bazen de coşkuludur. Düz oyunların figürleri ayak oyunlarıyla süslenmiştir ve birbirine çok benzer. Hep¬si saz ile grup halinde oynanır, sazdan başka müzik aleti yoktur.
Misket:
Yıllar önce yaşanmış gerçek bir aşkı dile getirir. Oyuna ayak figürleri hakimdir. Üç veya dört kişi tarafından oynanır. Bu oyunda üç hareket esastır. Duruş, yürüyüş ve sekiş.
Hüdayda:
Ankara'nın eski bir oyunudur. İsmini, padişaha rakkaselik yapmış olan Fatma adında güzel bir kadından almıştır. İki kişiden fazlasıyla oynanmaz. Sekerek yürürken yapılan hareketler ilgi çekicidir. Karşılıklı kasılmadan ve ağır ağır gezinmeden sonra oyuna girilir. Efe, silâhını çekerek önce sağa, sonra sola, tekrar sağa sallanarak silâhını ateşler. Oyunun devamında karşılıklı gidiş geliş ve yan yana sekiş hareketleri estetik yönden doyurucudur.
Mor Koyun:
İki ile dört kişi tarafından oynanır. Kol ve ayak hareketleri hakim olup, karşılıklı eş tutularak açılıp kapanma hareketleriyle kendine özgü bir estetiği vardır. Dört efenin bir noktada toplanıp hafif sağa eğilerek açılmaları bir gül goncasına benzetilir. Bu oyun da efsanevi bir aşktan doğmuştur.
Yandım Şeker:
Düz oyunların en hareketlisi olup, yürüme, sekiş ve kolların ahenkli hareketi, seyrine zevk katan unsurlardır. Sazla, üç ile dört kişi tarafından oynanır.
Name Gelin:
Ankara efelerinin en çok sevdikleri, daha çok yaşlı efelerin oynadıkları bir oyundur. Sağ ayak hep beraber yere vurularak oynanır.
Sabahi:
Saz düzeniyle oynanan bu oyun, en ağır olanıdır. Türkü okunurken, iki ile üç efe ağır ağır gezinirler, arada bir dururlar; bu duruşta sağ el silahlıkta, sol el arkada belde olur. Türkünün bitiminde oyuna başlanır.
Yıldız:
İki kişilik bir oyundur. Güzel bir melodisi olup, sazla oynanır. Bu oyun seher yıldızına ithaf edilmiştir. Eski sohbetlerde tanyeri ağarırken, pırıl pırıl parlayan yıldız artık sohbetin bittiğini, sabahın yaklaştığını hatırlattığı için bu oyun en son oyundur.
Çarşamba:
Karşılıklı iki kişi tarafından oynanır. Çok hareketli bir oyundur. Kol hareketleri, karşılıklı gidiş gelişler ve kolların yukarıda olmayıp normal şekilde sarkıtılarak sallanışı göz doldurur.
Arap Oyunu:
Bir kadın yüzünü siyaha boyar gözlerinin önüne un sürer, sırtına bir minder sokarak kambur yapar. Üzerine bir palto giyer, eline defi alır, kollarını sallayarak mani okur. Ankara halkoyunlarında kadınlar ve kızlar yer almamıştır. Kadınlar düğünlerde, şerbetlerde, kına gecelerinde ve kendi aralarında düzenledikleri eğlencelerde kendilerine özgü güldürücü, eğlendirici oyunlar tertip ederlerdi. Çalgı aletleri def ve kaşıktı.

NELERİ İLE ÜNLÜ:
Ankara Kalesi, Anıtkabir, Tiftik Keçisi ( Ankara Keçisi ), Hacı Bayram Veli Türbesi, August Tapınağı, Roma Hamamı, Gordion ( Frigyanın Başkenti ), Atakule, Karum İş Merkezi, Kızılcahamam-Ayaş Kaplıcaları, Beypazarı Evleri.

İL İSMİ NEREDEN GELİYOR?
İslam kaynaklarında Ankara'nın adı Enguru olarak geçer. Kimilerine göre Ankara sözü Farsça "Üzüm" anlamına gelen Engür'den, ya da Yunanca'da Koruk anlamına gelen "Aguirada'dan türemiştir. Bazılarına Hint-Avrupa dillerindeki "Eğmek" anlamına gelen Ank ya da Sankskritçe de; "Kıvruntı", anlamına gelen ankaba'dan veya Latince'den çengel anlamına gelen uncus'dan türediği ileri sürülmektedir. Frig dilinde Ank "engebeli, karışık arazi anlamına gelir." Şehrin diğer isimleri; Ankyra, Ankura, Ankuria, Angur, Engürlü, Engürüye, Angare, Angera, Ancora ve son olarak Ankara şeklini almıştır.
15467  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Aksaray Gelenek Ve Görenekleri(memleketim) : Aralık 21, 2008, 02:18:19 ÖS
ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ

YÖRESEL YEMEKLER:

Aksaray'da hububatın geniş bir alana yayılmış olması ile bundan mamul yiyecekler, hayvancılığın gelişmiş olması dolayısıyla da et ve süt mamulleri, ayrıca bağ ve bahçelerden elde edilen sebze ve meyvelerle de mutfak için oldukça zengin malzemeler elde edilmektedir.

1- Yufka: Yılın belirli aylarında ve yer yer her gün yapıldığı da olur. Uzun süreli yapılan ekmekler için, ölçeği testi olarak bilinen çok testili hamurlar yoğrulur. Ailenin erkekleri, hamurları üzeri temiz bir bezle örtülü olduğu halde çiğnerler. Yoğrulan hamurlar beze denilen küçük parçalara ayrılır. Bunlar düzgün ekmek tahtaları üzerinde, ince, uzun oklavalarla çok ince bir şekilde açılır ve ateş üzerinde bir sacta pişirilir. Pişirme sırasında ekmeğin yanmaması için (pişirgeç) kullanılır.
2- Sepe: Küçük ölçüde açılarak pişirilen yufkadır.
3- Sıkma: Şepeden biraz büyükçe açılan ve içine tereyağı, taze çökelek veya peynir konarak meydana getirilen dürümdür.
4- Çörek: Hamurun mayalanarak, geniş kaplar içinde köy fırınlarında pişirilmesiyle yapılır.
5- Mayalı: Yine hamurun mayalanmasıyla küçük bazılar yapılır. Bu bazılar 1-1.5 cm. kalınlığında açılarak saç üzerinde pişirilir.
6- Erişte: Yufka hamur ince uzun bir şekilde kesilerek güneşte kurutulur. Daha sonra kavrulur ve makarna yerine kullanılır.
7- Kuskus Pilavı: Yumurta ile un bir kap içerisinde karıştırılır. Daha sonra saçma büyüklüğünde küçük parçalar halinde kurutulur.
8- Dolma Mantı: Hamur yufka gibi açılır. Baklava dilimi biçiminde büyükçe kesilir. Hazırlanan kıymalı iç içerisine konduktan sonra katlanır. Suda haşlanarak suyu süzülür. Altına sarımsaklı yoğurt, üzerine özel yapılan zer dökülür.
9- Katıklı Aş: Bir çeşit yaz yemeğidir. Torbada süzülmüş yoğurt, soğuk bulgur pilavı ile karıştırılarak çorba gibi içilir.
10- Pelte: İnce un ve pekmez belirli bir kıvama kadar kaynatılarak pişirilir. Sonra üzerine tereyağı dökülür.
11- Soğanlama: Soğan doğranır, yağ, kıyma ve salça ile ya da domatesle kavrulur.
12- Tarhana Çorbası: Ekşi yoğurt, aşlık, un kaynatıldıktan sonra belirli bir kıvam alır. Bu kıvama yuvarlak ve yassı şekil verilir ve sonra kurutulur. Artık tarhana elde edilmiş olur. Bunu pişirmek için ise bir akşam önce ılık suda bekletilerek kabartılır. Daha sonra suyla pişirilerek üzerine nane ve yağ dökülür.
13- Sarığı Burma (Katmer): İnce un, yumurta ve yoğurt iyice yoğrulur. İnce yufkalar halinde açılır ve hamur bir sini veya büyükçe bir tepsi üzerinde katmerli bir biçimde dıştan içe doğru yerleştirilir. Üzerine yağ ilave edilerek kızartılır. Soğuduktan sonra kestirme dökülür.
14- Höşmerim: Genellikle köylülerin yaylada oldukları zaman yapılır. Tereyağ eritilir, içerisine un atılarak ateş üzerinde, un tanecikler haline gelinceye kadar bir müddet karıştırılır ve soğumadan yenir.
15- Sac Böreği: Şepe halinde açılan hamur, içerisine kıyma, yumurta peynir, sebze konarak ortadan ikiye katlanır. Sac üzerinde pişirildikten sonra yağlanarak yenir.
16- Bamya Çorbası: Malzemeleri: 250 gr. bamya, 200 gr. et, 1 adet soğan, 1 domates, 1 yemek kaşığı salça, 1 limon.
Hazırlanışı: Bamya sıcak suda 15 dakika kaynatılarak, limon tuzlu su ile haşlanır. Tencere içine yağ ile bir adet soğan ve et ilave edilerek soğan kızarıncaya kadar pişirilir. Rendelenmiş domates ile bir kaşık salça ilave edilerek yemek kaynamaya bırakılır, limon ilave edilir. Hazırlanan bamya yemeğe ilave edilerek servis yapılır.
17- Yoğurt Çorbası:
Hazırlanışı: Yoğurt, su ile karıştırılarak içine pirinç ilave edilir, ocakta kısık ateşte belirli bir kıvama gelinceye kadar pişirilir. Ayrıca bir kapta tereyağı kızarıncaya kadar ısıtılır. Yağ et suyu ve kırmızı biber ilave edilir sos halinde çorba üzerine dökülür. Sıcak servis yapılır.
18- Arabaşı: Malzemeleri: 1 litre su, 3 kahve fincanı un, 100 gram tereyağı ve tuz.
Hazırlanışı: 1 litre su, 3 kahve fincanı un, 100 gram tereyağı ve tuz iyice karıştırılır. Sonra ocakta kaynamaya bırakılır. Kaynayan lapa yayvan bir tepsi içine 3 cm. kalınlıkta olacak şekilde düzgünce yayılır. Baklava dilimi şeklinde kesilerek soğutulur Haşlanmış tavuk veya hindi göğsü, tereyağlı bir kahve fincanı un ile beraber kavrulur. Kaynatılmış 1 litre tavuk suyu içine yapılan sos ilave edilir. Soğutulmuş un lapası kaşıkla alınır, soslu tavuk suyuna batırılarak servis yapılır.
19- Kalburbastı: Hazırlanışı: 1 su bardağı sıvı yağ, margarin ve yoğurt, yeterince un karıştırılır, mayalanır. Yapılan hamur kulak memesi büyüklüğünde hazırlanır, rende ile tel süzgeçten geçirilir, üzerine rendelenmiş ceviz konularak kapatılır. Kapatılan kısım alta gelecek şekilde tepsiye dizilir, kısık ateşte veya fırında pişirilir. Yapılan tatlı için hazırlanan şerbet tatlının üzerine dökülerek servis yapılır.
20- Kaygana: Malzemeleri: 6 yumurta porselen kapta çırpılır. Hazırlanan un ilave edilir, tekrar çırpılır. Tavada hazırlanan yağ hafif kızarınca hazırlanan yumurta un karışımı malzeme yağ üzerine ilave edilerek kısık ateşte çevrilerek pişirilir. Servis yapılır.
21- Çiğleme:Malzemeleri: 500 gr. un, 2 bardak su, 250 gr. taze kaymak ve tuz.
Hazırlanışı: Hazırlanan un ile su hamur haline getirilir. 15 dakika dinlenen hamur merdane ile küçük yuvarlak şeklinde açılır. Arasında bir tatlı kaşığı kaymak ilave edilip kapatılır. Teflon tavada kısık ateşte çevrilerek pişirilir. Tekrar üzerine kaymak ilave edilerek servis yapılır.
YÖRESEL GİYİM:
Aksaray kadınının kıyafetlerini, kırsal kesimlerde, gündelik ve özel günlerde giymiş olduğu kıyafetler olarak incelemek mümkündür. Aksaray kadının gündelik ve özel günlerde giydiği kıyafetlere geçmeden önce Aksaray kadınının özelliklerini araştırmak gerekir.
Anadolu da kadın tarih çağlardan bu yana üretimin ve doğurganlığın sembolü olmuştur. Bu özeliklerle oluşan Anadolu kültürü içinde kadın ana tanrıca olmuş ve bu kült geleneğe bağlı olarak günümüze kadar gelmiştir. Aksaray kadını bu geleneğin temsilcisi olarak bu yaşamda önemli bir yer almıştır. Kadınlar oluşan bu kültür gereği özellikle ev ve devlet yönetiminde büyük roller üstlenmiştir. Evde, ve dışarıda derleyici ve toparlayıcıdır. Eşine ve çocuklarına bağlı olan kadın bu görevlerini büyük özverilerle yerine getirir. Kendi için fazla yaşamayan Aksaray kadını kendine yeterince zaman ayırmaz, lüks ve süse fazla düşkün değildir (son 25 yıla kadar). Kazanca göre harcamalarını bilir. Geleneklerine bağlı Aksaraylı kadının incelik ve zarafetini evinin her köşesinde görmek mümkündür.
Aksaray kadını; evde ve sokakta giyimine özen gösterir. Evde sade, ev içi günlük giysileri kullanır. Sokakta ve ziyaretlerde ise "kişilik" adını verdikleri gezmelik kıyafetlerini giyer. Eski Aksaray kadınının karakteristik giyim özelliği şalvardır. Şimdi bile birçok Aksaraylı kadın şalvar ve işlikle (gömlek) görülmektedir. Şalvarın özelliği kaybolmamış, yalnız kumaşları değişmiştir.
Günlük Giysiler: Aksaray kadınının günlük giyimi denince, akla gelen ev içi giysileridir. Ev içinde, iş yaparken giydiği giysi işlik ve şalvardır. Bu giysi aynı cins kumaştan yapılmıştır. Giysi ile birlikte çevre, yemeni kullanılır. Ev içinde fazla süs ve ziynet eşyası kullanılmamaktadır. işlik ve şalvar genellikle çizgili kumaştan yapılmaktadır. Diril kumaştan yapılmakta olan şalvara bazı yerlerde "Doddiri" adı da verilmektedir.
a) Şalvar: Çizgili kumaştan yapılmıştır. içi patiska veya benzeri bir kumaşla astarlanmıştır. Geniş ağızlı, 'oldukça bol bir üst donudur. Belden bileklere kadar, hatta topuklara kadar uzundur. Şalvarın beli uçkurlarla bağlanır. Paçaları ayağın gireceği genişliktedir. Kumaş, boyunca çizgili olduğu için, giyen kişiyi uzun boylu ve ince gösterir. Cep ağızları elin rahatça girip çıkacağı şekildedir.
b) İşlik: Şalvar üstlüğüdür. Şalvarla birlikte aynı çizgili kumaştan yapılmaktadır. Vücudu sıkıca sarar. Önü açık olup, yakada ve belde düğme ile kapanır. Kol ağızları manşetle büzülmüştür. Vaka çevresi biye ile temizlenmiştir. Kollar uzun olur. içi patiska veya benzeri bir kumaşla astarlanmıştır. Manşetler düğme ile kapanmıştır. Kol ağızları pililerle daraltılmıştır. Beden boyu uzun değildir. Belden aşağıya doğru 8-10 cm uzunluğundadır. İşlik cepkeni de vardır.
Kişilik Giysileri: Giyime özen gösteren Aksaray kadını gezmede, misafirleri geldiği zaman, dikkatli ve özenli giyinir. Kişilik giysilerini giydiği zaman, ziynet eşyalarını takar, başına iğne oyalı çevre veya yazma örter.
a) Şalvar ve İşlik: Günlük giysilerin model özelliğini taşır.
b) Hırka: Hırkalar için astarlı, üstü değişik kumaşlardan yapılmış astar ve kumaşın arasına pamuk veya yün konularak sırınmış, boyu kasık altlarına kadar uzanan bir çeşit cekettir. Genelde kolludur. Kolsuz olana yelek adı verilmektedir.
c)Salta: Yünlü kumaştan dikilen, uzun kollu, ön kısmı açık, etekleri kısa yarım bir cekettir. Üzeri sim veya sırma ile işlenmiştir. Salta göğsü alttan sarar.
d) Entari: Kişilik giysilerinin en önemlisi entarilerdir. Entariler, çizgili, düz kumaşlardan yapıldığı gibi, en çok kadifeden yapılanları makbuldür. Kadifeden yapılan entariler sim ve sırma ile işlenir. Buna "Mıhlama" adı verilir. Etekleri yere katlar uzundur. Yani ayak topuklarını kaplar. Bazılarının arka etekleri kuyruklu olup, buna da üç peşli adı verilmektedir. Mıhlama ile bele gümüş kemer takılır. Kumaş ipekten olursa "Şetari" adını alır. Şetarinin etekleri simle işlemeli olmaktadır. Mıhlama ve diğer entariler önden bele kadar açık olmaktadır. Bu da düğmelerle tutturulur.
Başa Giyilenler:
a) Fes: Üstü basıktır. Fes etrafına şifon sarılır. Şifanun üzerine iğne takılır ya da fes oyalar ile süslenir.
b) Yemeni: Yemeni, genellikle desenli, renkli veya düz olarak örtülür. Yemeni örtenlerin yaşlarına göre rengi ve desenleri değişir. Yaşlılar beyaz desensiz olanları veya koyu renkleri tercih ederlerken, genç kızlar, etrafı iğne oyalı, albenisi olan renkleri tercih ederler.
c) Çevre: Çevreler desenli veya düz olur. Etrafı iğne oyaları ile süslenir. Başa düz olarak alınır.

Ayağa Giyilenler:
a) Çorap: Yünden elde örülür. Desenli veya düz renklidir.
b) Ayakkabı: Mes, lastik, pabuç, yemeni, ayakkabı olarak giyilir.
Özel Giyim-Saç ve Yüz Bakımı: Gelinlikler, şalvar ve işliklerin karakterini taşır. Gelinliklerin kumaşları saten veya ipek satendendir. Entari şeklinde, her tarafı işlemeli gelinlikler de vardır. Aksaray kadınlarının saçları uzundur. zülüf ve kakül görünür. Saçlar genellikle örgüler halindedir. Kadınlar boya olarak yüzlerine allık, gözlerine sürme, kaşlarına rastık kullanırlar. Düğünlerde veya bazı özel günlerde ellerine ve ayak parmaklarına kına yakarlar.
Erkek Giysileri: Aksaray erkeği de giyim kuşamına dikkat ve özen gösterir. Evde giyeceği ile dışarıda giyeceği farklıdır.
İç Giysileri:
a) Don: Belden dize veya biraz diz altına kadar uzanan şalvarın bir çeşididir. Patiskadan veya kaput bezinden evde dikilir.
b) Göynek: Kadınların giydiği entari şeklinde, diz kapağına kadar uzundur. Bu da evlerde patiskadan veya kaput bezinden dikilir. Dikiş makinesi olmayanlar ellerinde dikerler.
c) Gecelik: Genellikle yaşlı veya orta yaş erkekler giyerlerdi. Kadınların entarisine benzer, ayak bileklerine kadar uzar, bazı yaşlı erkekler evde kaldıkları süre içinde gündüz de giyerlerdi.
Başa Giyilenler:
Fes, şapka ve fötr şapka kılık-kıyafet inkılabından sonra hızla yaygınlaşmıştır. Bugün dahi erkeklerin bir kısım fötr şapka giymeye devam ederler.
Pantolon: Pantolon olarak oldukça geniş şalvar giyerlerdi. Günümüzde de bazı yaşlıları şalvarları ile görmek mümkündür. Diz kapağına kadar geniş, ondan sonrası daralan ve önden düğmeli şalvarı da giyerlerdi. Şalvarın bel kısmına şal (kuşak) sararlardı.

Gömlek: Yakasız, önden düğmeli ve adına işlik dediğimiz giysiyi giyerlerdi. Yakalı olanlar da vardı. Zamanla işlik adı mintan ve gömlek şekline dönüşmüştür.
Yelek: "Yakasız, yuvarlak yakalı ve dik yakalı, kolsuz, önden düğmeli ve delme adını verdikleri yeleği gömleğin üzerine giyerlerdi. Aksesuar olarak köstekli saat zinciriyle asılır ve saat yelleğin cebinde dururdu.
Palto: Kışın, terziler tarafından kaba kalın kumaştan dikilen "sakav" adı verilen giysidir; en üste giyilir.
Kadın ve erkek giyiminde eskiden görülen pek çok ayrıntı günümüzde tamamen ortadan kalkmıştır.

HALK OYUNLARI VE FOLKLOR:
NELERİ İLE ÜNLÜ:
Ihlara Vadisi, Eğri Minare, Yılanlı Kilise, Sultanhanı ve Ağzıkarahan Kervansarayları, Acemhöyük, Manastır Vadisi, Antik Nora Şehri
İL İSMİ NEREDEN GELİYOR?
Selçuklu Sultanı İzzettin Kılıçarslan, şehirde cami, medrese, kümbetler ve büyük ve beyaz bir saray yaptırdı. Şehir "Aksaray" adını işte bu beyaz saraydan aldı.
15468  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Diyarbakır Gelenek Ve Görenekleri.. : Aralık 21, 2008, 02:16:58 ÖS
DİYARBAKIR




ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ Diyarbakır'da Türk-İslâm kültürü hâkimdir. Diyarbakır, hazret-i Ömer devrinde 639'da, İslâm orduları tarafından fethedildikten bu yana Müslümanların ve 1042'den bu yana da Müslüman-Türklerin idâresinde kaldığı için, Türk-İslâm kültürü ile yoğrulmuştur. 639 öncesi kültürler unutulmuştur. 1085'te Selçuk, 1097'de İnaloğulları, Nisanoğulları, Artukoğulları, Akkoyunlu ve bilhassa Osmanlılar bu bölgenin Türkleştirilmesinde mühim rol oynamıştır. İnaloğulları zamânında Diyarbakır kütüphânesinde 1.040.000 kitap bulunuyordu. Artukoğulları ve Osmanlılar devrinde burada kültür ve mîmârî zenginlik doruk noktasına ulaşmıştır.

YÖRESEL YEMEKLER:

Meftune, çiğ köfte, duvaklı pilav, lebeni ve nariye tatlısıdır. Yemekler bol etli, çok yağlı, baharatlı ve acı olur. Diyarbakır'ın masal ve efsâneleri, mânileri, halk edebiyâtı, ağıtları, türkü ve uzun havaları ve halk oyunları çok zengindir. Ünlü halk şâirleri yetişmiştir. Meşhur oyunları: Keşev, delile, halay, harrani, meyremo, poppori, tehayat, dunik, çaçan ve çapiktir.

YÖRESEL GİYİM:
Elbiseler çok renklidir. Atlas, canfes ve diba gibi kumaşlardan yapılır. Entari üstüne işlemeli hırka giyilir. Başlıklarda kullanılan gümüş tepelikler köyden köye değişir. Erkekler entari, şalvar, kuşak, şal, işlik ve yelek giyerler. Başa külah giyilir veya puşu sarılır.
HALK OYUNLARI VE FOLKLOR:
Folklor sözcüğü, folk (=halk) ve lore (=bilim) kelimelerinden oluşup, halk bilimi anlamına gelmektedir. Folklor, uluslar arası kültürün yaratıcı bilimsel bir koludur. Tarih sürecinde bölgelere göre özelleşmiş, bölgelerle özdeşleşmiş, bu durumuyla kendisini bilimsel, teknik ve ori jinal bir şekilde ortaya koymuştur. Folklorun temelini; toplumların ekonomik yaşam şartları oluşturur. Dolayısıyla ortaya çıkması, gelişmesi halkların maddi ve manevi değerleriyle ilintilidir. Folklor ile halk oyunları kavramları özdeşleştirilerek, halk oyunları yerine folklor kavramı kullanıla gelmektedir. Oysa folklor genel bir kavram olup, toplumların maddi ve manevi değerlerini barındırır. Ömeğin, herhangi bir ülkenin, toplumun veya yörenin yemekleri, kıyafetleri, gelenek görenekleri, töreleri, halk oyunları, bayramları, eğlenceleri vb.. gibi değerlerin tümü folkloru oluşturmaktadır. Halk oyunları folklorun bir parçası olup, günlük yaşamdan kesitler, kahramanlık, birliktelik, nefret, aşk, sevgi, hayal, umut gibi insan yaşamını etkileyen değerleri sergiler. Zevkler ve dertler halaylarla, türkülerle, düğünlerle, müzikle, sanatçılarla dile getir ilir. Her ne kadar halk oyunlarında zevk ve eğlence görülüyorsa da, toplumların kanunu, ilişkileri, kültürü, kimliği öncelikli olarak dile getirilir. Onun için denilebilir ki folklor (halk oyunları) insanların eğitiminde rol oynar. Müzik eşliğinde oynanan oyunlar daki ahenk fark edildiği zaman, insan yaşamını ve sevgisini canlı kılar. Bir yan dan insanı üzer, dertlendirir, bir yandan da neşelendirir. Her ritim ve oyun insanlann gönlünde ayrı değişiklikler yaratır. Böylece halk oyunlan insanları manevi yönden etkiler. Halk oyunları, insanlık tarihi kadar eskidir. Halklar tarihinde insanlar, toplumlarını, örgütlüklerini, geri kalmışlığını halk oyunlarından ayırmamışlardır. Halkımız, bazen istemlerini, beklentilerini halk oyunlarıyla dile getirmiştir. Her ne kadar yazılamamışsa da, halkın yaşamında varlığını sürdürmüştür. Bazen de yurtseverlik, savaş, kavga, aşk, sevda gibi konular dile getirilmiştir. Halk oyunlarımız rengini kendi güzel coğrafyasından almıştır. Doğa ile bütünleşmiştir. Bu yüz den halk oyunlanmız çok zengindir. Bu yönüyle manevi bir güç olup, yaşantımızın bir aynasıdır. Halkımız, folkloru ile özellikle halk oyunlan kendisini Ortadoğu halklarına tanıtmıştır. Öte yandan kültürümüz yaşamımızın temelini oluşturmuştur. Halk şarkı, türkü ve oyunlarıyla kendini tanıtmıştır. Kültürel ilişkilerdeki zenginlik, ulusal ilişkileri de geliştirerek zenginleştirmiştir. Bölgemizde her yörenin kendine has oyunları vardır. Bu, yöreler arasındaki kültürel ilişkilerin gelişmesine neden olmuştur. Her yörenin oyunları, o yöredeki insanların yaşantılarını sergiler.
Ömeğin, Hakkari'de oynanan ''Xelef'' oyunu, kimi ağaların ve aşiret reislerinin kahramanlıklarını, kiminin de zorbalıklarını dile getirir. Adıyaman'da oynanan ''Qimil'' oyununda ise toprağa bağlılık, üretim ilişkileri, kadın erkek ilişkileri (kolektivizm) dile getirilir. Bölgemizde oynanan oyunlarda dikkati çeken başka bir nokta da ekip başıdır. Ekip başı figürleriyle müzikle olan ahengini gösterir. Böylece yaratıcılığını serbest bir şekilde ortaya koyarak oyunun güzelliğini ve estetik yönünü tamamlar. Sonuç olarak, özelde halk oyunlarımızı genelde kültürümüzü kendimizde yaşatmak için bilimsel bir tarzda araştırmalı, tanımalı ve geliştirmeliyiz. Bunu yaparken de farklı kültürlere de saygı göstermeyi, değer ver meyi ve onlarla ilişki geliştirmeyi göz ardı etmemeliyiz


GELENEKSEL HALK OYUNLARİ

Diyarbakır ve çevresinin geleneksel oyunları .çok çeşitli canlı ve renklidir. Yöreye özgü nitelikleri vardır. Bölgemizde devki ve el vuruşturma figürlü oyunlar yaygındır. Oyunların çoğu halay türündedir. Çepik, lorke, çaçan, esmer, gırani, halayları en yaygınlarıdır. Halaylarda bir fasıl sırası bulunur. Ayrıca makamlara göre de sıra oluşturmaktadır.

KEŞEYO:
Bu oyunun sadece erkeklerce oynanması ve ilimize has olması en temel özelliğidir. Bu oyun delilo oynayan sarhoş bir Hıristiyan din adamının taklit edilişidir. Bu oyun delilo oyunun ayak vuruşlarının aynısı olup, ağır bir tempoda oynanmak tadır. İleri giderken sağ ayakla başlanır el ele serçe parmak teması ile kollar baş seviyesinin üzerinde havaya kaldırılarak oynanır. Önce sağ sonra sol tekrar sağ ve son olarak sol ayak öne vurulup tekrar sol ayak geriye doğru çekilir. Ellerin durumu değişir. Eller yere doğru indirilir. Her adım atılışında öne doğru birleşik olarak çıkarılır. Ayak hareketleri öne gidişin aksine geriye doğru önce sol sonra sağ, yine sol ve son olarak sağ ayak yere ve dize vurularak öne doğru adım atılır. Oyun böyle devam eder.

DELİLO:
Bu oyun üretimde birlik, dayanışma 46 içinde harcanan emeğin karşılığının alınmasından doğan sevinci yansıtır. Davul, zurna eşliğinde oynanır. Ezgisi 4/4'lüktür. Tempolu ve ritimlidir. Oyun süresince zur nadan değişik ezgiler çalınabilir. Serçe par maklardan tutuşulur. Kollar yere paraleldir. Oyun süresince içten dışa doğru yaylandırılır ya da sert biçimde sallandırılır. Oyuna sağ ayakla başlanır. Sağsol sağsol olmak şartı ile dört adım öne ve hafif sağa doğru atıİır. Son sol ayak vurulduktan sonra aynı ayak tekrar geri çekilir. Serçe parmakların tutulmasıyla dirsekler yarım açık, yanındaki oyuncuyla dirsekler bitişik ve her oyuncunun dirseği de kendi vücuduna bitişik olarak yalnız kadın ve erkeklerce oynandığı gibi karışık olarak da oynanır. Oyunda yöre türkü ve manileri (Delilo, Selimo, Tırlıanne, Ayvanda Yatan Oğlan vb. ) okunur.

HALAY:
Bu oyun en az üç kişi ile oynanır . oyunculara davul zurna eşlik eder. lzleyi ciye göre sahne uygulaması ve düzen yok tur. Oyun, başı çekenin yönetiminde oynanır. Halay başı elindeki puşuyla düzeni ve ritmi sağlar. Halaylarda neşe ve canlılık egemendir. Ölçülü devinimlerle oynanır. Halay müziği çeşitlidir. Ritm canlıdır. Ezgisi 2/4'lüktür. Kadın ve erkekler birlikte oynuyorlarsa; sol kol sağ kol üzerine gelir, içten parmaklar birbirine geçilir. Kollar ger gin, arkada kalacak biçimde kenetlenir. Bakışlar, dik ve serttir. Oyuncular omuz omuza verdikten sonra halay başlar. Sadece kadınlar oynuyorsa; el tutuşları değişir. Kollar çapraz olarak yanındakinin belinin üst ve alt tarafına atılır. Arkadan bakıldığında çapraz olduğu görülür. Halay iki bölümde oynanır. Birincisi sallanmadır. Diz kırılarak, dört uzun, iki kısa diz devinimi yapılır. Bu devinime beden ve omuzların ritmik biçimde eşlik etmesi gerekir. Omuz titretme erkekler içindir, kızlar düz oynar. Diyarbakır'da veya ilçelerinde, kırsal alanda halay oyununu kadınerkek beraber oynadıkları gibi sade erkek ve sade kadın türünde de oynarlar. Yalnız kadın vuruşları (öne çıkmak ) değişir. Bu kadınlara özgü olup kadınların fiziki yapılarına uygun olarak oluştuğu sanılmaktadır. Hafif öne eğilirler, sağsol sağsol olarak iki ayaklarını kullanıp, son ayak olan sol ayağı ön tarafa vurup geri çekerler. Kırsal alandaki erkek halayında ise kadınlarınkine benzer vuruşlar yapılmaktadır. Ancak ayaklar daha serbest ve daha ileri çıkarılarak yapılır. Merkez halayında ise vuruşlar küçük hafif öne eğilmiş olarak kırsal alandakinin aksine her iki ayak eşit olarak kullanılmaz. Sağ ayak üç defa sol ayak ise bir defa öne vurulup ileri gidilir. Vuruş noktasına geldiğinde ise ayak hareketleri aynı fakat sol ayak öne vurulup geri çekilir, son vuruş vurulup geri gelinir. Geri gelişte önce sol sonra sağ ayak lar hafif havaya kaldırılıp başlama nok tasına gelinir ve tekrar yerinde oynanmaya başlanır. Geri gelirken beklenmeden tekrar ileri çıkılabilir.

ESMER:
Sevinin vurgulandığı bir halk oyunudur. Figürlerde incelik, yumuşaklık vardır. Ezgisi 4/4'lüktür. Ara müziği her rani, türkü bölümü esmerim olan iki müzik li bir oyundur. Erkekler ve kadınlar tarafından oynanır. Tutuşları, halay oyunun daki gibi omuzlar kenetlene,cek şekilde olmalıdır. Oynama şekline ise sağ ayakla başlanır. Şehir merkezinde üçüncü ayakta diz kırılarak doğrulur ve akabinde sol ayak öne çıkarılır. Kırsalda ise üçüncü ayaktan sonra diz kırılmadan vücut yukarıdan hafif öne eğilerek arkaya doğru hafif olarak çıkılarak oynanır. Bu oyunda öne çıkışlarda birincide düz öne çıkılır. Öne çıkışların geri gelişleri de vardır. Oyun genellikle duy güzel olduğu için türkü söylenerekte oynanır .

TEK AYAK:
Halay türündendir. Tek grup ya da karşılıklı iki grupla oynanır. Bu oyunda ayak Vuruşları, halay müziğinden yarım ses aksaktır. Bu, ileriye çıkış figürlerinde ve dik oyunda özellik olarak belirir. Müzik ezgisi 2/4'lüktür. Karşılıklı oynamada belir gin özellik, atak devinimleridir. Bu oyunda ki tutuşlar da halay ve esmerde olduğu gibidir. Üç defa sağ ve sol ayaklar yerinde kaldırılıp indirilir. Sol ayakla birlikte vücut hafif öne çıkarılır ve eğilinir. Sol ayak öne Vurulup geri çekilir. Öne çıkma halayda olduğu gibidir. Geri gelişler de vardır. Davul Vuruşu halaydaki gibi seri olmayıp kesik kesik olur.

ÇiFT AYAK:
Bu oyunda da tutuşlar, tek ayak oyununda olduğu gibidir. Sol ayaklarını iki kez vurup çekerek oynadıkları bir oyundur. Öne çıkma ve geri gelişler de vardır. Davulun vuruşu kesiktir. Öne çıkma halayda olduğu gibidir. Ancak, sol ayak savurması iki defa olur. çapraz olması ve sağ ayağın hareketidrL Öne çıkmak beklemeden olduğu gibi, geri gelişte vardır Davulun vuruşlan da ritme göredir.

ÇEPİK:
Adını el çırpmadan alır, Savaş, kavga ve çekişmeyi simgeler. Oyun gruplara ayrılarak ya da teke tek vuruşarak oynanır. Çepik üç bölümdüL Kabadayı, hücum ve çarpışmadan oluşuL Yürüyüşler saldırı ve çağn biçimindedir. Oyunun en belirgin özelliği oynayışta eşitliğe önem verilmesidir. Erkek erkeğe, k1z kıza karşı oynaL Ezgisi 214'lüktüL Sağ ayakla başlanır. Sağsolsağ adımlar atılır Sağ ayakta sekilir. Sol ayak sağın yanına yere vurulur ve sol atılarak sürdürülür. Sekme sonrası tüm vuruşlarda el çırpılır Karşı karşıya gelinip eller birbirine vurulur. Vuruşlar yapıldıktan sonra dönme oluL Oyunun seyri serbesttir.

PAPURE:
Oyun sağ ayakla başlar. Dairenin oluşumunu sağlamak için ileri doğru iki adım atılır. Sağ yere vurulup sol ayak sağa doğru savrularak çift düşülür. Bundan sonra oyunun Diki oynanır. Oyunun diki halay oyununun diki gibidir. Komut geldikten sonra sağ ayak yere vurulur, sol ileri çıkanlır geri yerine gelirken sağ ayakla bir Ükte çift düşülerek oyunda üçüncü figür olan çapraz oynanır Oyunun çaprazı sağ solsağ yapılarak oyun devam eder. Oyunun tutuş şekli baş parmaklar açık, önündeki oyuncunun omuz kemiklerini kavrayacak şekilde dairesel olarak oynanan oyundur.

MERYEMO:
Oyun sağ ayakla başlar sağ ayak ileri, yana doğru atılarak sağsol sağsol,

ÇAÇAN:
Tutuşlar, halay esmer tekayak çiftayakta olduğu gibidir. Halaya çok benzer. Farklılık ise çıkışlardan sonraki figürlerin

SEYİRLİK HALK OYUNLARI :
Diyarbakır yöresinin yaşam biçimlerinden kaynaklanan köy seyirlik oyunları vardır. Bunlardan bazılan; Teşiberi, Gur u Pez, Şur u Mertal vb. dır.

TEŞİBERİ:
Müziksiz ya da müzik eşliğinde oynanabilir. Oyunun temeli öykünmeye dayanır. Oyunculann mimikleri önem taşır. Öykündükleri eylemlerle özdeşleşirler. TeşiBeri oyununun konulan çok çeşitlidir. Bunlar günlük işlerden, yaşayıştan kay naklanır. Oyun, adını yün eğirme eyleminden almıştır. Teşi, yün eğirmeye yarayan bir araçtır. Beri, köy kadınları ve kızlarının süt sağmak için toplandıklan yerdir. Köy kızları buraya hayvan sağmak için gelirken eğirecekleri yünleri de getirirler. Kızların beriye gelişi köy delikanlılannın beklediği bir olaydır. Buluşmaya olanak sağlar. Kızlardan sonra köy delikanlıları da alana toplanır. Hayvanların sağılması bitince oyunlar oynanır. Oyunda, delikanlılar kızların yaptıklarına öykünürler. Gösteri, müziksiz ya da davul zuma eşliğinde olur. Bu oyun günlük yaşamın çeşitli eylemlerine öykünerek de oynanabilir.

GUR U PEZ:
Yörenin kırsal kesiminin günlük yaşamından kaynaklanan bir oyundur. Köylerde hayvanlar, nöbetleşe ya da tek bir çoban tutularak otlatılır. Akşam da otlakta kalınır. Oyunda yaylada toplanan sürüye kurdun saldırması anlatılır. Bu saldırıda çobanın sürüyü özveriyle savunması ve saldırıyı savuşturması sergilenir. Oyunda; bir çoban, bir köpek, bir kurt, koyunlar vardır. Koyunlar halka olur. Bağdaş kurup, sağ elle sol ayağın baş parmağını ve sol elle sağ ayağın baş parmağını (ayaktan çapraz) tutarlar. Çoban, koyunların çevresinde koşarak elini her birinin başına koyar. Bu arada köpekte çobanın ve koyunların etrafında gezinip, sürünün dağılmasını engeller. Çoban, bir çeşit yoklama yaparken yöreye özgü ağızla tekerlemeler söyler. Koyunlar söz aralarında rüzgara öykünerek sesler çıkarır. Çoban, tekerlemesi bitince başını bir koyunun sırtına dayar ve uyur. Köpek ise sürünün etrafında dolandıktan sonra uyumaya başlar. Onu ve çobanı gözetlemekte olan kurt yavaşça sürüye sokulur. Birden saldırarak koyunlardan birini kapıp kaçırır. Koyun bağırarak yardım İster. Çoban uyanır ardından koşar, ama kurtaramaz. Ancak kurt başka bir koyun kaçıramadan öldürülür. Koyunlar ölen kurdun çevresinde kızgınlıklarını anlatır biçimde dönerler. Çobanla kurt arsındaki kovalamacanın nereye kadar olacağını oyuncular belirler. Bu sınır bir çizgi, bir tepelik, bir ağaç arkası, masa veya sandalye gibi nesneler olabilir.

NELERİ İLE ÜNLÜ:
Diyarbakır Karpuzu, Malabadi Köprüsü, Diyarbakır Surları, Ergani Bakırı, Behrampaşa Camii, Delilo Halkoyunu, Deliller Hanı, Diyarbakır Sokakları, ( Küçeler ) Hilar Kayalıkları, Çermik Kaplıcası, Meryem Ana Kilisesi, Sarı Saltık Türbesi

İL İSMİ NEREDEN GELİYOR?
Bakır ülkesi anlamına gelmektedir. Bu ismin kaynağı Diyar-ı Bekir'dir. Bekir'in memleketi anlamına gelir. Bunun nedeni de Bekir b. Va'il adlı Arap göçebe boyunun buraya yerleşmiş olmasından kaynaklanır. Diyarbakır'ın eski adı Amid veya Amed'dir. Gelen veya bizim anlamına gelir. Dede Korkut kitabında Amid'e Hamid de denilmiştir.
15469  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Gaziantep Gelenek Ve Görenekleri.. : Aralık 21, 2008, 02:16:17 ÖS
GAZİANTEP




ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ
Gaziantep 7. asırda hazret-i Ömer zamânında İslâm orduları tarafından fethedilerek, Bizanslılardan alındı. On birinci asrın sonlarına kadar Müslümanlarla Bizanslılar arasında, 12. asrın ortalarına kadar Selçuklu Türkleriyle Bizanslılar ve Haçlılar arasında zaman zaman el değiştirdi. On ikinci asrın ortalarından 1516'ya kadar Türkler ve kısa bir müddet Araplar bölgeye hâkim oldu. Yavuz Sultan Selim Han, 1516'da bu bölgeyi Osmanlı Devletine kattı. Bölge, Türk-İslâm kültürü ile yoğrulmuş olup, diğer kültürler 7. asırda kaybolmuş ve Bizansla Haçlı ordularının ve 19. asırda Amerikalı Protestan misyonerlerinin açtığı Amerikan Koleji ile yeniden tesis edilmek istenen Hıristiyan kültürü, filiz vermeden kurumuştur. Gaziantep'in bütün sosyal yaşayışında Türk-İslâm kültürü hâkimiyetini devâm ettirmektedir.
DÜĞÜN

Düğün ve evlenme, Gaziantep te de kutsal bir olayın başlangıcıdır. Evliliğin her aşamasında genellikle yöredeki töre ve inançlara göre hareket edilir. Evlenme adetleri İlimiz, merkezi dahil olmak üzere; Nizip ilçesi Boyundur ve Uluyatır (Mizar), Oğuzeli ilçesi Dokuzyol ( Uruşlu ), Büyükkaracaören ve Hötoylu, Araban ilçesi Elif Beldesi ve Akbudak ( Süpürgüç ), Yavuzeli İlçesi Sarılar, Göçmez, Hacımallı ve Üçgöl, Karkamış ilçesi Elifoğlu, Alagöz, Alacalı, Çiftlik ve Balaban köylerinde uygulanmaktadır.

DÜĞÜR GEZME

Düğür gezme; evlilik çağına gelmiş kızlara bakmaya gitmek demektir. Dügür, oğlan veya erkek yeğeni olanlar tarafından gezilir. Dügür gezenler, tanıdık dost e akrabalarından, evlenme yaşında kızı olanların salığını ( Haberini ) alırlar. Daha sonra haberleri yokmuş gibi belirlenen eve giderek kıza bakarlar. Düğür gezenler için en önemli olan şey, kızın ailesinin geçmişidir. Ondan sonra kızın marifetleri ve güzelliği gelir.

Düğürcüler kızı beğenirlerse, birkaç gün sonra bir daha görmeğe giderler. İkinci seferde de beğendikten sonra oğlana haber verirler ve kızı, gizlice yolda gösterirler. Düğürcüler beğendiyse, oğlana fazla bir laf düşmez. Oğlan, kızı gizlice görüp beğendikten sonra, evlenmenin ilk adımı olan erkekler arasında söz alıp verme işi başlar.

BEKLİK TAKMA

Beklik takma; Gaziantep ?te nişan takma yerine kullanılan bir tabirdir. Beklik takma yapılmadan önce, kız evi tarafından istenilen ve erkek evi tarafından alınması zorunlu olan giyecek eşyaları alınır.. Bu olaya ? Beklik Karartısı denir. Giyecekler beklik takılırken kız ve erkek tarafından giyilir. Beklik karaltısının içinde, bir kat elbiselik, kundura çanta, pabuç ve iç çamaşırı bulunur. Eskiden hamam peştimalı da verilirdi.

Bu hazırlıklar bitikten sonra; sıra yüzük takmaya gelir, nişan mutlaka kız evinde yapılır. Oğlan evi nişan gününden birkaç gün önce dost ve akrabalarına haber yollayarak, nişan gününü bildirir. O gün, herkes, kız evinde toplanır. Nişana daveti eskiden ? Okuyucu ? denilen kadınlar yaparlardı. Günümüzde okuyucu kadınlardan kimse kalmamıştır.

Nişan günü sabahı oğlan evi, kız evine, nişanda yenilecek olan tüm yemek, tatlı ve meyveleri yollamak zorundadır. Yemekler yenilir, getirilen elbiseler bir ip üzerinde sergilenir. Giyecekler incelendikten sonra, tatlı yenilir ve yüzük takılır. Bu nişana erkekler katılmaz, kadınlar arasında yapılır.

BAŞLIK VE KALIN

Gaziantep?te ve özellikle köylerinde kalın alma olayı hala devam etmektedir. Kalın, kız babası tarafından, kızın çeyizine harcanmak üzere alınır. Kız babası, aldığı bu parayı başka bir harcama için kullanmaz. Eğer bu para kız için harcanmazsa, bu büyük bir terbiyesizlik olarak kabul edilir.

Kalın parası, günün şartlarına göre alınır ve bir usulü vardır. Kız istendikten sonra oğlun evinden büyükler giderek, kız evinden ne kadar kalın istediklerini sorarlar. Eğer istenilen para çok ise; aile büyükleri araya girerek miktarı düşürmeye çalışırlar. Oğlan evi, daha sonra verebileceği miktarı kız evine bildirir. Beş aşağı, on yukarı işi bağlarlar. Yeniden kız evinde toplanılır ve masrafları oğlan evi karşılar. Bu toplantıya yalnızca erkekler katılır ve yenilip içildikten sonra, oğlan babası herkesin önünde parayı kız babasına verir. Böylece kalın işi halledilmiş olur. Önceleri başlık ve kalın gibi maddiyata dayanan kaynakları olamayanlar, değişik usulü ile evlenirler. Değişik yapabilmek , iki ailenin kız alıp vermesidir. Değişik yapmaya evlenme yaşına gelmiş ağabeyler karar verirler. Her aile bir kız alır, bir kız verir. Bu nedenle başlık alıp vermezler.

Bu usulü benimseyenler çoktur. Çünkü; masrafsız olarak yapılan bir evlilik yoludur. Bu usulde gönün işi geçerli olmayıp, ailenin vereceği kararlar önemlidir. Değişik yapan aileler, genellikle fakir ailelerdir. Eğer değişik, aynı köyün gençleri arasında değil de, başka bir köyle değişik yapılıyorsa, o zaman; değiştirilecek kızlar, at üstüne bindirilerek, diğer köye doğru yola çıkarlar. İki köy arasında kafile karşılaşır. Daha sonra; iki tarafta kızları alır, köylerine dönerler. Her köy arasında, ayrıca düğün yapar.

YATAK BİÇME

Yatak biçme, imece usulüyle yapılan bir yardımlaşma ve eğlence günüdür. Yatak biçme, kız evinde yapılır. Oğlan evinden ve kız evinden gelen kadınlar, yardımlaşarak , kızın çehizine konacak yatak yüzlerini diker ve yorganları köpürler. Bir yandan iş yapılırken, bir yandan da, yemekler yapılır ve yenir. Yatak biçmeye çalgıcılar çağırmak adetler arasındadır. Yatak biçmeye gelen kadınlar, yer, içer ve eğlenirler.

ÇEHİZ ( ÇEYİZ )

Gaziantep?te çok önemli yer tutar. Özellikle kızlar çeyizleriyle değerlendirilir. Kız çeyizini para olarak hesaplamak mümkün değildir. Bir kızın çeyizi doğduğu günde dizilmeye başlar. Anne, teyze, hala v.s. akrabalar da bu çeyize daima bir şeyler eklerler.

ÇEHİZ ALMA ADETLERİ

Çeyiz alma kız evindeki kızın çeyizinin, oğlan evi tarafından alınıp, oğlan evine götürülmesidir. Çeyiz alınacağı gün, oğlan evinin akrabaları oğlan evinde, kız evinin akrabaları kız evinde toplanırlar. Çeyiz günü, eğlenceyi oğlan evi yapar, kız evi ise; oğlan evinin gelmesini bekler. Kız evinde hiçbir eğlence yapılmaz. Çeyiz alma adetleri günümüzde hala eksiksiz olarak devam etmekte ve yapılmaktadır.

Kız evinden çeyiz almada da bazı adetler ağırlığını korur. Çeyizlerin bulunduğu evdeki kızın sandığının üzerine, kızın erkek kardeşi veya yakın bir akrabası oturur. Oğlanın babası veya bir aile büyüğü, sandığın üzerinde oturan kişiyi kaldırmak için, bir miktar para verir. Para verildikten sonra, çeyiz taşıma işlemlerine geçilir.

Çeyiz taşınırken meydanda bulunan her eşya alınır. Yeni evlenecek olan çiftlere yardım olarak ne bulunursa götürülür. Taşıma işi yalnızca oğlan evine düşer, kız tarafından kimse taşıma işine karışmaz. Çeyiz taşındıktan birkaç gün sonra, kız evinden birkaç kişi çeyizin taşındığı eve giderek, evi dizerler. Gelen tüm çeyizler evin içersinde düzenlenir ve yerli yerine konulur.

KINA GECESİ

Gerdek gecesinden ir gün önce yapılan bir gecedir. Bu gece kız evinde ve erkek evinde ayrı ayrı yapılır.
Kına gecesinin en önemli kişilerinden birisi olan sağdıç, damadın koruyucusu ve onun hizmetkarıdır. Kına gecesi dahil, düğün boyunca damadın tüm ihtiyaçlarından sorumludur. Kına gecesinden bir gün önce, attarlar? dan kına alınarak, kız evine gönderilir. Oğlan evi, kendi kendi evinde eğlendikten sonra, gece, geç saatlerde kız evine giderek kınayı ister. Kınayı kız evinden almaya gidilirken, yolda, türküler söylenir ve arada bir ? Yah yah ? çağrılır.

Oy mizmize mizmize

Kınayı verin bize

Kınayı vermezseniz

Bizde küseriz size

Yukarıdaki maniye benzer birkaç maniler okunur. Kız evinden, içine yoğrulup konmuş ve her biri kaz yumurtası büyüklüğündeki topakların üzerine birer mum dikilmiş ve yakılmış olan kına tepsisi, coşkulu bir eğlenceyle alınarak, oğlan evine gidilir. Oğlan evine gidilirken, kına ilk önce öksüz birinin eline yakılır. Daha sonra sağdıç, damada ve arkadaşlarının eline kına yakar.. Kına yakanın bekar olması şarttır. Bu da; ? Abbisi ( Darısı ) kendisine olsun ? diyebilmek için yapılır. Kınayı yakma, kız evinden gelme dört köşesi sarı tel işleme bir çerçeve ( tülbent mendil ) ile yapılır.

Tepsideki topak kınalar, üstü şeritli jelatin kağıtlarla süslenmiş biçimdedir. Kına damada yakılırken, iğne batırılır. Bu olaydaki maksat; bir gün sonraki gerdek gecesinde damadın uyanık olması içindir. Kınayı almaya gidilirken, damat o topluluğun içinde bulunmaz, kına getirildikten sona, kına yakılacağı zaman, damat kimseye sezdirmeden saklanır. Saklandığı yeri ancak, sağdıcı bilir. Bu arada, damadı, kınaya gelen kalabalık aramaya başlar, bulunan damadın eline coşkulu bir hava içersinde kına yakılır.

GELİNCİ VE DÜĞÜN GÜNÜ

Gelinci, yöremize ait bir kadın düğünü olup; düğün salonuna kadınlardan başka kimse alınmaz. Bazı yakın akrabalardan gelen olursa, kapıda beklemek zorunda kalır. Kına gecesini takip eden günde, oğlan evinde, oğlanın bütün kadın akrabası, komşuları, mahalle kadınları toplanır. Çalıp söyler, oynar ve eğlenirler.

Gelinciye, gelin ile damat beraber gelir. Gelin olan kız, son yemeğini abasıyla birlikte yer daha sonra akrabaları tarafından giydirilir. Gelinciler, eğlencenin ortalarına doğru ara verir. Gelinciler yanlarında yiyecek ve içecek getirirler. Getirilen yiyeceklerin başında ? Hedik ?, bunun yanı sıra kuruyemişler, meyveler ve yemekler yer alır. Yiyecek getirenler, getirmeyenlere dağıtırlar. Böylece iyi bir dostluk ve yakınlaşma ortamı da doğmuş olur.

Gelincinin yeniden ikinci bölümü başlar. Kaynana gelinin başına şeker atar, şekerlerin bir kısmı da misafirlerin üzerine atar. Bu olay çocukların dört gözle bekledikleri andır. Gelinci bittiği zaman, gelinin arkadaşları, gelini alarak gerdek odasına götürürler. Yatsı?ya doğru, damadın arkadaşları gelerek, gelinden damadın eşyalarını isterler. Gelin, damadın giyeceği eşyaları kendi eliyle arkadaşlarına teslim eder. Elbiseyi alan arkadaşları damadı giydirdikten sonra namaza götürürler.

Memleketimizde, özellikle köy düğünlerinde bu gelenek devam etmektedir. Şehirde ise; bu adet kalkmıştır. Düğün günü, oğlan tarafı, mahsere kazanları ve elbeştelerde pilav ve cacık ( Sulu) yemekler yapılır. Okuyucu vasıtasıyla, gelinciye olan kadınlar yer icer, çalar oynarlar.

MAŞTA

Gelinci ve düğün günleri, davetlileri idare etmek, onları hakkıyla ağırlamak, yemeği ikram eden, törenle ilgili diğer işleri üzerine alan ve mühim roller oynayan kadına maşta denir. Maştanın aldığı kararlara büyük küçük her ferdin, itaat etmesi mecburidir.

NİKAH TÖRENİ

Nikah için kız, babasına veya amcasına vekalet verir. Yalnız vekalet verirken, vekaleti alan kimse; üç defa ? Bana vekalet veriyormusun.? ? diye sorar. Evet cevabını alınca, camiye gidilir, vekaleti alanlar hocaya nikahı kıydırırlar. Son zamanlarda dini nikahlar, camilerden ziyade evlerde kıydırılmaktadır. Bunun için, vekalet verme işi ortadan kalkmış olur. Resmi nikah da, her yörede aynı olduğundan, ayrıca anlatılmasına lüzum yoktur.

GÜVEYİ NAMAZI VE GÜVEYİ GEZDİRMESİ

Daha önceleri güveyi namaza giderken, iki tarafından, damadın arkadaşları ellerinde mumlar yanmış vaziyette birlikte hareket ederlerdi. Bu şamdanlar ağaçtan yapılmış ve ağaç dalı gibidir. Özel şekil taşır. Her bir şamdanın üzerinde 8 10 mum yanar. Bu şamdanlar renkli kağıtlarla güzelce süslenir. Bunları, güveyinin sağında ve solunda iki kişi tutarlar. Bu kişilere Sağdıç denir. Bu kişiler, hizmetlerinden dolayı mükafatlandırılmazlar. Onun için Antep? te Emeğin Sağdıç, Emeğine Döndü ? diye bir de atasözü vardır. Güveyi namaza gidip gelirken, önü sıra gazeller, ilahiler okunur, koşmalar söylenir. İmam nikah tazeleme ve bir de dua yapar. Duadan sonra güveyi, evvela imamın ellerini öper, sonra sağdıçlar mumları alarak, öne düşerler. İlahiler biter, şarkı ve türküler başlar. Bundan sonra, gazel ve koşmacılar devam eder. Alaylar, şarkılar içinde güveyiyi eve getirirler. Bu gidiş gelişte damada dostlarınca, defalarca iğne batırılır. Şarkılar biter. Güveyiye ivey ( izin ) verilir, herkes dağılır. Damat gelinin yanına girince, iki rekat namaz kılar.


YÖRESEL YEMEKLER:

Gaziantep'in baklavası meşhurdur. Yemeklerde nâne, sarmısak, kırmızı biber ve baharat çok kullanılır. Üzümden yapılan ve "şire" (üzüm peksimeti) denilen çerezleri meşhurdur. Antep sucuğu, Besni sucuk ve pestili, Samsa ve Bastık başlıcalarıdır.. Çiğ köfte, içli köfte ve lahmacun yaygındır. Kilis kebabı, Alenazik, simit kebabı, kabaklama, sarmısak ve erik tavası, yeni dünyâ ve elma kebabı meşhurdur.
YÖRESEL GİYİM:
Mahallî kıyâfet her yerde olduğu gibi burada da unutuldu. Köylerde hâlen üste mâvi çuhadan yapılan fermana (önü açık, yakasız, kol ağzı dar çeket) ile alt kısma şalvar ve üçetek entari giyilir. Çarşafla başa "meşafe" denilen kareli örtü sararlar
HALK OYUNLARI VE FOLKLOR:
Halk müziği ve oyunları bakımından Gaziantep en zengin ilimizdir. Halk oyunları çeşitli olup, en yaygını "halaylar"dır. Barak ağzı denilen okuyuş biçimleri, türkü ve ağıtları, uzun havaları meşhurdur. Halk edebiyâtı çok zengin olup, pekçok meşhur halk şâiri ve ozan yetişmiştir.
NELERİ İLE ÜNLÜ:
Antepfıstığı, Antep Baklavası, Zeugma-Karkamış-Yesemek Antik Kentleri, İplik Sanayi, Karpuzatan ve Dülükbaba Mesire Yerleri, Antep Mutfağı

İL İSMİ NEREDEN GELİYOR?
Şehrin eski adı Ayıntab'dır. Kelime anlamı, pınarın gözü demektir. Halk bunu Antep olarak değiştirmiştir. Halk Kurtuluş Savaşında Fransızlara karşı başarılı bir savaş verince 6 Şubat 1921'de çıkartılan bir yasayla Gazi ünvanı verildi.
15470  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Türk Kültürü / Siirt Gelenek Ve Görenekleri.. : Aralık 21, 2008, 02:15:34 ÖS
SİİRT



ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ Siirt bölgesinde, târih boyunca çeşitli milletler ve kültürler gelip geçmiştir. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra buraya hâkim olan Artuklular, göçebe Türkleri yerleştirerek bu bölgeyi Türkleştirmişlerdir. Diğer kültür ve milletlerin izleri kaybolmuş ve bölge Türk-İslâm kültürüyle yoğrulmuştur. Türk aşiretlerinin örf, âdet ve gelenekleri birçok yerde hâlen devam etmektedir.

DOĞUM

Evlilik telaşının sona ermesiyle, doğum hazırlıklarına başlanır. Özellikle ilk doğum büyük ilgi uyandırır. Doğum haberi kızın ailesi ve yakın akrabalarına hemen ulaştırılır. Doğumun ilk günü kızın annesi süt gönderir. Aradan bir hafta geçtikten sonra kızın annesi tarafından hazırlanan çocuk çeyizi götürülür. Bu eşyalar arasında; kundak ve elbise, pijama, havlu, pudra, kolonya, bir kaç sabun, bir kaç kat elbise, atletler, kilotlar, lastik kilotlar, muşambalar, salya önlükleri, zıbın, yorgan, yastık, kırlent ile anneye bir takım elbise ve bir teneke çekirdek bulunur. Çekirdek arasında misafir şekeri, fıstık ve leblebi vardır. Ailenin maddi durumuna göre çocuğun beresine çeyrek, yarımlık veya bir altın lira iliştirilir.

Doğum yapan kadın kırk gün dışarı çıkmaz. Evde yalnız da bırakılmaz. Bu müddet zarfında ev işlerine karışmaz. Kız annesi ilk gün süt, ikinci gün kebap, üçüncü gün büryan gönderir. Bundan sonra yakın akrabalar doğum tebriğine gelirler. Hediyelerini getirirler. Çocuk erkek ise hediyeler daha kıymetli olur. Kırkıncı günün sonunda gelin baba evine giderek orada bir hafta kalır. Kendisine ve çocuğa verilen hediyelerle eşinin evine dönerek, artık normal anne hüviyetine kavuşur.
SÜNNET

7-8 yaşına varan bir çocuğun babası, maddi imkanlarına göre kendi çocuğuna ve komşu öksüz çocuklardan birkaçına yeni elbiseler yaptırır. Sünnet günü cümadır. Cumadan iki gün önce davullu, sazlı ve sözlü eğlence yapılır. Cuma günü en güzel şekilde giydirilen çocukların başlarına dizili altınlar konulduktan sonra, mahalle çocukları ile birlikte araçlara bindirilerek şehir içinde gezdirilir. Cuma namazından sonra davetliler eğlence yerinde toplanır. Burada sünnet evi tarafından hazırlanan yemekler yenilir. Sünnetçi davetlilerin huzurunda çocukları sünnet ettikten sonra boş bir tepsi gezdirerek para toplar. Sünnetten üç gün sonra dost, akraba ve komşu kadınları sünnet evine tebriğe, hediyeleri ile birlikte giderler. Yemeklerini yiyerek dağılırlar ve sünnet merasimi tamamlanmış olur.
ÖLÜM

Siirt'te ölen kişiye çok büyük değer verilir. Uzun süre yas tutulur. Erkekler bir süre tıraş olmazlar. Ölüm haberi ölü evinden yükselen feryatlarla duyulur. Ölüm hangi saatte olursa olsun, komşular ve haberi işiten akrabalar cenaze evine koşarlar. Ölğm gece olmuşsa cenaze yıkanır. Bulunan hocalarla sabaha kadar hatim indirilir. Sabahleyin camilerde sela verildikten sonra toplanan kalabalıkla tabut, cenaze namazı içi en yakın camiye götürülür. Ölen kadın ise tabut üzerine entarisi ve tülbenti, erkek ise şapkası ve çeketi, talebe ise önlüğü konulur. Genç yaşında ölenlerin tabutları çeşitli enklere boyanır. Yaşlı ise sadece yeşile boyanır. Ölen çocuk ise tabut yapılmaz. Sadece aile efradı tarafından üzerine eşarp artülür ve kucakta taşınır.

Cenaze namazı kılındıktan sonra camide ıskat töreni başlar. Bir mendilin içine ıskat için çıkarılacak paranın on mislinde yerleştirilen altınlar, ölenin yaşına eşit sayıda sıralanan cemaate tek tek dolaştırılır. Bu dolaştırma sırasnda mendili bir kişi taşır ve herkese hibe ederek tekrar hibe alır. Bu alış-verişe (kubul tü minke vehaptu ileyke) denir. Iskat için çıkarılan paralar, imama, müezzine, fakirlere ve cemaate dağıtılır. Bu bir nevi keffaredir. Cenaze namazından sonra tabut camiden mezarlığa kadar eller üzerinde taşınır. Tabut önünde giden bir-iki çocuk Kur'an-ı Kerim cüzlerini ve "İmraba" sandıklarını taşır.

Camide dağıtılan ıskat paralarından ayrı olarak cenazeyi kaldırmak "Şeyle" için çıkarılan diğer paralarla, mezarlıkta tilavet edilen Kur'an-ı Kerim için; imamlara, hafızlara, cüzleri taşıyan çocuklara ve talkını yapan hocaya ücreti verilir. Ayrıca, ölü yıkayıcısına, tabutu yapan marangoza, mezar kazıcısına ve teneşir taşı tahtasını taşıyana paralar dağıtılır. Mezarlıkta dini merasim bitince, ölenin işyeri veya evine gidilir. 5-10 dakikalık istirahatten sonra baş sağlığı dilekleri iletilir ve cemaat dağılır.

Gömüldüğü günün gecesinden başlayarak ölü için üç gün süren "Helete" ve ziyaretler yapılır. Camide uygulanan bu adetler gereğince dört ikindi, üç sabah olmak üzere yedi ziyaret yapılır. Ziyaretlerde hafızlar Kur'an-ı Kerim okur. Gelenlerde huşu içinde bağdaş kurarak dinlerler. Ancak günümüzde ziyaret adetleri terk edilmiş, sadece akşam namazından sonra ki "Helete" sadeti devam etmektedir.Gelenler, her hafız değiştiğinde kalkıp gidebilirler. Ziyaretler devam ederken bu günlerin akşamları yatsı ezanına kadar camilerde "Helete" diye tabir edilen tören uygulanır. Bu törende "Helete" ayeti ile başlayan (insan) Sure-i Celilesi ve bazı küçük ayetlet okunarak hayır dualar okunur. En fazla ilgi toplayan ve 20-30 dakika kadar süren bu töreni, sonuna kadar takip etme mecburiyeti vardır. Yatsı namazını kılan ölünün yakınları topluca ölü evine giderler ve kısa bir süre kalarak dağılırlar.

Ölü evine, yakın akraba ve dostları tarafından ilk gece yemek gönderilir. Çünkü, ölenin aile efradı üzüntüsünden yemek yapmamıştır. Üç gün süren Helete ve ziyaretler müddetince gelenler ölünün yakınları tarafından kapıda ayakta karşılanırlar. Ailenin küçükleri gelenlerin ayakkabılarını düzeltirler. Taziyeye gelenlere herhangi birşey ikram edilmez. Yalnız Helete sonunda camiden ayrılanlara kapıda sigara ikram edilir. Bu törenlerden başka kadınlar da üç gün süreyle taziyeye giderler.

Ölümden sonraki cumadan başlamak üzere, üç cuma kadın ve erkekler ayrı ayrı mezarlığa gidilerek, ekmek, helva, pasta, kurabiye ve meyve dağıtılır. Bunlar dost ve akrabalar tarafından hazırlanarak Perşembe günü ölü evine götürülmüş olur. Ölümün altıncı gününde kadınların katıldığı "İsboh" adı verilen bir tören yapılır, kadın hafızlar Kur'an-ı Kerim ve kasideler okur.
Sosyal bir dayanışma ve kaynaşmayı gerçekleştiren ziyaretler ve Helete sayesinde, ölü yakınlarıyla dargın olarlar barışırlar. Ölü ailesi takip eden ilk bayramda dışarı çıkmaz ve evinde oturarak taziyeye gelenleri kabul eder.

Bu ziyaret sırasında sigara ve son zamanlarda da şeker ikram edilmeye başlanmıştır. Ölenin ismi genellikle aile içinde anılmaz. Ancak ölünün (varsa) yeni doğan bir torununa ad olarak verilir. Dul kalan kadınların çoğu evlenmezler. Çocukları varsa bütün hayatlarını onlara vakfederler. Dul kalan erkekler ise aradan kısa bir müddet geçince genellikle sessiz bir şekilde evlenirler. Dulların evlendikleri gece, evlenen dul erkek ise, ilk karısının ailesi tarafından mezarlığa gidilir, akşama yakın bir zamanda merhum kadının mezarı başında mum yakılır. Ölümden bir sene sonra, hali vakti yerinde olanlar mezara lahit yaparlar. Ayrıca, her bayram arefesi mezarlıklar ziyaret edilerek, fakirlere para ve yiyecek dağıtılır, Kur'an-ı Kerim okutulur.
EVLİLİK

Kız Beğenme

Mayıs ayında başlayan ve "Şihir" tabir edilen ilkbahar gezmelerinde, düğünlerde, aile toplantılarında vb. umumi yerlerde kızı görüp beğenen erkek, ailesine açılır ve "Falan kız kimlerden?" diyerek o kızı istediğini ima eder. Bunun üzerine erkek ailesi kız hakkında etraftan bilgi toplamaya başlar. Sonuç olumlu olursa, kadınlardan kurulu bir topluluk, kızı ailesinden ister. Kız evi nazlanır ve aynı zamanda erkek hakkında araştırma yapar. Bu ara geliş-gidişler devam eder. Araştırma neticeleri uygunsa, kız evi rıza gösterir ve bunu kahve-şeker ikramıyla belli ederek "Allah hayırlı etsin" temennisinde bulunurlar. Kız tarafı, damat tarafı erkeklerinin, kendi erkeklerini ziyaret etmesini isterler. Erkekler arasında isteme şekli daha samimi ve daha kısadır. Diğer bir deyişle iş kadınlar tarafından olgunlaştırılmış, erkekler tarafından noktalanmış olur. Bunu takip eden bir iki gün içinde gündüz kadınlar, gece erkekler olmak üzere, iki koldan kız evine gidilerek söz kesimi "Temlihkeyye" yapılır.
Nişan

Önce erkek tarafı nişan yüzüğü için ölçü ister. Arkasından da kız tarafı ölçü ister. Buna göre yüzükler alınır. Nişan günü erkek tarafı gelin evine bir torba kesme, bir torba toz şeker, iki kilo kahve ve yeteri kadar sigara ve kibrit gönderir.

Kapısı ardına kadar açık bırakılan kız evine gelen misafirler erkek ve kadın olarak ayrı ayrı toplanırlar. Misafirlere şeker ve kahve ikram edildikten sonra imam, nişan duasını üç defa okur. Her defasında "Oğlumuz falana, kızınız falanı veriyormusunuz?" diye tekrarlar. Kız tarafının bir büyüğü "Atayna" (verdik) der. Bu söz üzerine damat adayının kardeşi veya genç bir yakını derhal yerinden fırlayarak "Verdik" diyen kimsenin ve hocanın elini öper ve fatiha okunur. Merasimin bitirildiği hemen kadınlara ulaştırılır. Damat tarafının kadınları, bu olayı "Tililili" (sevinç çığlıkları) ile ilan ederler, ve eğlence ile takılar takılır.

Nişan tarihinden bir hafta sonra Perşembe gecesi damadın yakın akrabaları toplanarak kız evine giderler. Misafirler biraz istirahat ettikten sonra gelinlik kız, yaş sırasına göre gelenlerin ellerini öper, onlar da kendisine çeşitli hediye veya para verirler.
Nikah

Nişanlılık devresi devam ettiği müddetçe damat tarafı, gelinlere izzet ve ikramlarda bulunur. Her mevsimin meyvelerinden götürülür. Bayramlarda bayramlık hediye verilir. Mahalli günlerden olan Cıgor'da baklava, portakal; Yumurta Bayramı'nda sayıları 100 ile 500 arasında yumurta gönderilir.Her iki taraf içinde iktisadi bir yıkım olan bu adetler, çok yavaş bir şekilde terk edilmektedir. Önceleri damat tarafını masrafa sokan bu adetler, evlilikten sonra kız yakınları tarafından ömür boyu devam ettirilir.
Pazartesi günü evli telaşı,
Çarşamba gelince kına yarışı,
Cuma gecesinde inletir başı,
Şarkın incisi güzeldir Siirt.
Damat tarafının hazırladığı hamam takımı, ayakkabı, manto, çanta gibi bütün eşyalar sandık içinde kız evine götürülür. Güğüm ve bakır ibrik kız tarafından çıkarılır. Kız evi, gelen kadın misafirlere çeşitli yemekler ikram eder. Kız evinde her iki taraftan toplanan kadınlar huzurunda tarafların çıkardığı çeyiz eşyaları tek tek gösterilir. Her gösterişte bir alkış tufanı kopar. Bu sırada kız ailesi tarafından damadın yakınlarına hazırlanan "Sabahiye" denilen hediyeler de teşhir edilir. Bu eşyalar gerdek gecesinin ertesi günü Cuma sabahı sahiplerine verilir. Bu teşhir işine "Şebeş" adı verilir.

Düğünler dört gün sürer. Bu dört gün boyunca yapılan hazırlıklar damat evinde yürütülür. Gelin evinde sadece genç kızlar ve kadınlar eğlence düzenlerler. Düğünün ikinci günü olan Salı günü gelinin eşyaları damat evine taşınır.
Kına Gecesi

Çarşamba gecesi kına gecesidir. Sabahleyin gelin, damat ailesinin kadınlarıyla hamama götürülerek sevgi gösterileri arasında yıkanır. Damat tarafı, hamama mevsimine göre çeşitli meyveler gönderir. Geceleyin damat tarafı kalabalık bir erkek-kadın topluluğu ile kız evine kına götürerek gelinin eline sürerler. Bu kınanın içine damat tarafı bir miktar para koyar. Gelin evinden dönüşte tekrar eğlencelere başlanan erkek evinde, damadın da eline kına sürülür. Kına misafirlere de dağıtılır.

Erkekler arasındaki eğlenceler kadınlarınkine göre nispeten daha renkli olur. Geç saatlere kadar devam eden eğlencelerden sonra damat sabaha karşı damat ve yakınları için tümüyle tutulan hamama arkadaşlarıyla birlikte gider. Yıkandıktan sonra topluca damat evine gidilerek mükemmel bir sabah yemeği yenilir.

İkindiye doğru damadın tıraşı merasimle yapılır. Damadın odası gelin evinden gelen kadınların ve komşuların yardımlarıyla düzenlenirken, gelin de yakın arkadaşları tarafından süslenir ve baba evinde son dakikalarını yaşamaya başlar. Süslenen gelin yatsıya kadar gelinlik elbisesi ve duvağı ile oturarak komşuları tarafından ziyaret edilir. Yatsıdan sonra damat ve taraflarınca damat evine götürülür. Bu sırada sağdıçlar damada talimat verir.Sağdıç, damadın akrabası veya yakın dostlarından biridir. Aynı şekilde gelinede ablası veya yengesi nasihat ederek sağdıçlık görevini yerine getirmiş olur. Damadı, arkadaşları salavatlar arasında giydirirler. Damadın elbise düğmelerini iliklememesi, ayakkabı bağlarını bağlamaması tenbih edilir. Gelinle birlikte koltukta karşılıklı otururlarken gelinin damadın ayağına basmaması için dikkatli olması tavsiye edilir. Çünkü, gelin damadın ayağına basarsa, erkek evlilik müddetince karısından korkar ve kılıbık olurmuş. Aynı şekilde merasim sırasında damadın bekar kızlar tarafından "Murat" (dilekleri olsun) diye çimdiklenmemesi hususu hatırlatılır.

Gelin, damat evine gelirken damadın kardeşi veya en yakını tarafından elinden tutularak kalabalık arasında salona çıkarılır. Gelin tam cümle kapısından girerken içinde bozuk para ve arpa bulunan bir testi, büyük bir gürültüyle kırılır. Böylelikle gelinin kayınbaba evinden korkacağına inanılır. Arpa, gelinin erkek çocuk doğurması içindir. Gerdek odasının önündeki salonda hazırlanan koltuklarda karşı karşıya oturan gelin ile damadın üstüne para serpilir. Damat, gelini salona girerken, etrafa para saçarak karşılar. Dualar ve salavatlar arasında bir müddet salonda oturan damadın elinde mumlarla süsle bir tabak bulunur. Son zamanlarda mumlar yerine ampul veriliyor. Kalabalığın dağıtılması için, gelinle damadı hemen gerdek odasına sokarlar. Etrafın dağıldığına kanaat getiren erkek, abdest alarak iki rekat şükür namazı kılar ve dua eder. Namazı bitiren damat, soyunmadan önce eline hediyesini verir. Daha önceden gerdek odasındaki masaya konan "Damad Mendili" diye tabir edilen bohça içinde bulunan kuruyemişlerden birbirlerine ikram eden gelin ve damat, kurdukları yuvanın geleceğinden konuşarak geç saatlere kadar uyumazlar.

Ertesi gün sabah namazından evvel uyandırılan damat, hamama götürülür. Öğle vakti Cuma Namazı kılınır. Dönüşte akraba ve yakın arkadaşları ile öğle yemeği yer. Gelinin akrabaları hediyeler ve iki tepsi baklava ile kızlarını görmeye gelirler ve öğle yemeğini burada yerler. Üç gün sonra akşam, dost ve akrabalarla birlikte damat gelini babasının evine götürür. Kayınpeder ve kayınvalidesinin elini öper ve hediyesini alır. Bu hediye kol saati, yüzük veya elbiselik kumaş olabilir. Bu ziyaretten yedi gün sonra da gelin terafı kızlarını görmeye giderler ve hediyeler götürürler. Evlilikten kırk gün sonra, gelin babasının evine gider. Bir hafta orada kalır. Bundan sonra gelin tarafı damatlarına bir akşam yemeği verir. Vakit ilerleyince damat, hanımı ile birlikte evine döner. Böylece kuruluşu tamamlanan yeni aile, yaşayışına normal bir şekilde devam eder.
Cigor

Mahalli bayramların başında gelen cıgor, Şubat ayının ilk Pazartesi günü başlayıp 3 gün devam eder. Şubat ayının ilk Pazartesi aynı zamanda Hıristiyanlarda perhiz günüdür. Bir zamanlar bölgede yaşayan hıristiyanlara göre nazire olarak kullanılan Cigor'un Arapça gegir, gıcık (kızdırma) kelimesinden türemiş olabileceği, veya baharla birlikte insanların çevreye çıkmaları anlamında "Çık gör" olabileceği düşünülmektedir. İlk günde erkekler, diğer günlerde de kadınlar ayrı ayrı tepelere gezilecek yerlere giderler. Özellikle Botan Nehri kenarında bulunan Rasulhacer (Taşbaşı) Mağaraları'na gidilir. Burada, ilkbaharın müjdecisi olan, nergiz çiçeklerini toplarlar. Günün özel yemekleri olan Bunbar, cokat, pekmez tatlısı, rayoşu meketip ve mevsim meyvelerini beraberinde getiren halk, akşama kadar burada eğlenir. Bu bayram dolayısıyla nişanlı kız ve evli kadınlara hediyeler gönderilir. Aynı gece damlarda "Suke" denilen meşaleler yakılarak baş üzerinde dakikalarca çevrilir. Mevsim şartları el vermediği zamanlar bu törenler, evlerde yapılmaktadır.
Yumurta Bayramı

Her yıl Mayıs ayında kutlanan bu yöresel bayram nedeniyle, bütün evlerde yumurta kaynatılır. Nişanlı ve yeni evlilere 100 ile 500 arasında yumurta gönderilir. Kurulan bayram yerinde çeşitli renklere boyanmış yumurtalar tokuşturulur. Bir araya gelen erkekler çeşitli oyunlar oynar. Uzun atlama ve koşu müsabakaları yapılır. Ertesi gün nişanlıların eğlenceleri başlar. Buna "Sıhril Memelik" (nişanlı teşhiri) denir. Her aile, müstakbel gelinini alıp Şeyh-üt Türki Yamacı'ndaki Şeyh Osman Mevkii'ne götürerek eğlenirler.
Şihirler

Bu kelime sergi, panayır anlamına gelmektedir. Her yıl Mayıs ayının 13. gününe rastlar. Bir ay devam eder. Şihirler şehrin dört bir yanında bulunan türbelerde icra edilir. Buralara giden genç kız ve kadınlar en güzel elbiselerini giyer ve eğlenirler. Bilhassa genç kızları kadın görücüler burada tanır ve beğenirler.
Dem

Ocak ayının ilk haftasında kutlanan "Dem Günü" 'nde Noel Baba tipinde "Devveme" (devam ettiren) ve inek suretinde olan bir iyilik meleğinin evlerin bacalarından girerek şöminenin yanına altın ve mücevher bırakılacağına inanılırdı. Üç gün süren bu kutlama nedeniyle her gece değişik türde yağlı yemekler ve tatlılar yenerek "Devveme" beklenirdi. Çocuklar gündüzden hazırladıkları yeşil otları şöminenin yanına bırakır, Ayrıca, üzüm ve cevizle de bu karşılamayı takviye ederlerdi. En ufak bir hışırtıya uyanarak "Devveme geldi!" diye sevinirlerdi. Bu geleneğin Noel'le aynı zamana denk düşmesi, bunun eskiden Siirt'te yaşayan Hıritiyanlardan kaldığını göstermektedir. Bu gelenek nedeniyle evlerin bacaları birkaç gün evvelinden temizlenirdi. Böylece yangınlara karşı bacalar temizlenmiş olurdu. Bu geleneğin baca temizliği sağlamak için süregeldiği söylenebilir. Bu gelenek bugün unutulmuştur.
YÖRESEL YEMEKLER:

Siirt köftesi, büryan, varak kek, aside, imcerket perde pilavı, ayranlı yarma, rayoşu meketip ve humbardır.

YÖRESEL GİYİM:
Kadın Giyimi: Kadın giyiminde gençlerde peçe, yaşlılarda çarşaf, parlak renkli ipekli entariler, dağ köylerinde beyaz renkli elbiseler giyilir. Entariler yandan yırtmaçlı olup, önü bele tutturulup, önlük veya peştamel gibi kullanılır. Bâzı yerlerde beli ince, eteği bol büzgülü fistan, bunun üzerine pul işlemeli yelek ve bol şalvar giyilir. Ayaklara renkli yün çorap, çarık, iskarpin ve lastik ayakkabı giyilir.

Erkek Giyimi:Mahallî erkek giyimi "şal-şepik"tir: Tiftikten dokunan bol pantolon, kol ağızları yırtmaçlı yakasız cekettir.

HALK OYUNLARI VE FOLKLOR:
Başlıca mahallî oyunlar Temirağa, Kartal Oyunu, Kara Kıştani, Govent, Girani, Botani, Mirani, Roşkani, Cacani ve Soro oyunlarıdır. Ayak tipi oyunlar hâkimdir. Siirt çevresinde çok değişik mahalli oyunlara da rastlanır. Hemen hemen her ilçede ayrı bir oyun çeşidi görmek mümkündür. Sayıları otuz'u bulan oyunlar arasında en meşhurları: lörke, karakıştan, hirpani gibi oyunlardır. Özellik taşıyan müzik aleti yok gibidir. Davul-zurna ve tefler kullanılmaktadır. Ayrıca, "Mıtrıp" denilen yerli çingenelerin kullandığı, dut ağacından yapılan bir nevi kemençe vardır. Bu kemençelerin telleri at kuyruğundan özel surette yapılmaktadır. Halk Oyunlarının tamamında bir anlam yüklü olduğu görülür. Yaşantının ve doğa koşullarının oyunları etkilediği belli olur. Siirt'te oynanan diğer oyunlar : Seyhani (Saygı oyunu), Mirani (beyler oyunu), Dello Can (zafer oyunu), Kızlar (Gelin götürme oyunu), Temer Ağa, Papore (ihtiyar oyunu), Şoro (şirin kızlar oyunu), Kartal oyunu, Siirt üç ayak lörke, Çaçan, Nöbet, Güci oyunu, Yadesta (al oyunu), Nanet, Belite.
NELERİ İLE ÜNLÜ:
Veysel Karani Türbesi, Büryan Kebabı, Perde Pilavı, Saat Kulesi, Siirt Yünlü Battaniyeleri, Derzin Kalesi, Billoris Kaplıcası, Jirkan Kilimi
İL İSMİ NEREDEN GELİYOR?
Rivayete göre Sert kelimesinin bozulmuş şeklidir.
Sayfa: 1 ... 1542 1543 1544 1545 1546 [1547] 1548 1549 1550 1551 1552 ... 1563

- Sponsor Reklamları.
car hire dalaman | escort bayan | bayan escort izmir | ankara escort | avrupa yakası escort | escort bayan | anadolu yakası escort | bayan escort | escort bayan | escort bayan | beylikdüzü escort | kadıköy escort

Theme: WeBCaNaVaRi 2011 Copyright © 2011 Simple Machines SiteMap | Arşiv | Wap | İmode | Konular