Duyurular
WeBCaNaVaRi'na Üye Olmadan Link'leri ve Kod'ları Göremezsiniz.
Link'leri Görebilmek İçin. Üye Ol. veya Giriş Yap.
WeBCaNaVaRi Toolbar'ı Kurdunuz mu ?

  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 ... 2329
1  .::|~ ♠ Eğlence ♠ ~|::. / Board Oyunları. / Ynt: Konuda En Son Mesaj'ı Kim Yazıcak : Temmuz 09, 2015, 10:20:41 ÖS
Devam Gülmek :)
2  .::|~ ♠ Eğlence ♠ ~|::. / Board Oyunları. / Ynt: Üstteki Üyenin Gözüne Çarpan Ilk Özelligi : Temmuz 09, 2015, 05:07:15 ÖS
Nick.
3  .::|~ ♠ Eğlence ♠ ~|::. / Board Oyunları. / Ynt: Üstteki Üyemize Sarkı Armagan Et : Temmuz 09, 2015, 05:00:49 ÖS
Toygar ışıklı - söz olur
4  .::|~ ♠ Eğlence ♠ ~|::. / Board Oyunları. / Ynt: En Son Hangi Kitabı Okudun ? : Temmuz 09, 2015, 04:59:06 ÖS
Ahmet Büke - Ekmek ve Zeytin
5  .::|~ ♠ Eğlence ♠ ~|::. / Board Oyunları. / Ynt: Konuda En Son Mesaj'ı Kim Yazıcak : Temmuz 09, 2015, 04:54:46 ÖS
Devam.
6  .::| Board Genel |::. / - WeBCaNaVaRi 7 Yaşında. / Ynt: 7 Yaşındayız ! : Temmuz 09, 2015, 04:22:20 ÖS
Imm, 7 koca yıl dile kolay Gülmek :) ilk geldiğim zamanları hatırladım Gülmek :) yaşlılıktan sanırım gözlerim doldu beh ! Kelimeler boğazım da düğümlendi.. Kaç kere kovuldum yada kaç kez bilgisayarım bozuldu anlatamam. Gülmek :) Yeni Üyeler beni bilmez gerçi her girdikleri  3 konu benimdir hehe Gülmek :) neyse koca 7 yıl geçirmisiz acısıyla tatlısıyla emeği geçen herkese teşekkür ederim.  Saygılarımla...
7  .::| Board Genel |::. / Tebrikler & Kutlamalar. / Ynt: Doğum Günün Kutlu Olsun "fairytale Love" : Temmuz 09, 2015, 03:44:07 ÖS
Mutlu nice yıllara Gülmek :)
8  .::| Board Genel |::. / Tebrikler & Kutlamalar. / Ynt: Doğum Günün Kutlu Olsun " [b]a[r]a[n] " : Ağustos 02, 2014, 01:04:36 ÖS
Nice yıllara Gülmek :)
9  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Dünya Tarihi / Bosna Hersek Meselesi : Temmuz 29, 2014, 12:41:39 ÖS
Eski dilde “iyi insanların ülkesi” anlamına gelen Bosna, Balkanların çok etnisiteli, dinli ve kültürlü yapısının belirgin bir tezahürüdür. Kadim bir tarihe sahip Bosna’yı Roma İmparatorluğu dönemine kadar götürmek mümkünse de günümüze olan yansımaları anlamında, 1463’de başlayan Osmanlı hakimiyeti, 1878’deki Avusturya-Macaristan ilhakı ve 1918’de temeli atılarak 1946’da ilan edilen Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin çatısı altında ele almak daha önemlidir.

Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya’nın birleşimiyle altı cumhuriyetten oluşan federasyonu kuran komünist lider Josip Broz Tito, ölümüne kadar sosyalizm çatısı altında etnik ve dini kimlikleri ön plana çıkarmadan dengeli bir siyasetle uzlaşma zemini tesis edebilmiştir.

Uyguladığı öz yönetim anlayışıyla yerel özgürlükleri, kardeşlik ve birlik anlayışıyla tek parti yönetiminde uyumu sağlamış, dış politikadaki bağlantısızlık anlayışıyla da dünya barışına hizmet etmiştir.

Tito’nun 1980’deki ölümüyle Yugoslavya’nın çok uluslu federal yapısı milliyetçi ateş altında kalır.

Yugoslavya, bir yandan Sırpların federasyonu üniter devlete, diğer yandan da Sloven ve Hırvatların federasyonu gevşek bir konfederasyona dönüştürme çabaları yüzünden ciddi bir bunalıma girer.

Artık etnik grupları bir arada tutacak karizmatik bağ kaybolmuştur. Sırp milliyetçiliğin artarak “Büyük Sırbistan” hayalinin tekrar hortlaması, Slovenya ve Hırvatistan’ın ekonomik yönden daha gelişmiş bölgeler olmasının özellikle Almanya tarafından kışkırtılması,-burada Almanların Hırvat ve Slovenlerle olan tarihsel bağına dikkat edilmesi gerekir- Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla,Yugoslavya’daki komünizmin de çözülmeye başlaması, eski tarihsel, etnik ve dinsel çatışmaların otorite boşluğu nedeniyle yeniden su yüzüne çıkması gibi nedenler Yugoslavya’nın dağılmasını ve Balkanlar’da ortaya çıkacak yeni siyasal düzensizliklerin habercisi olmuştur.

1991’de Hırvatistan ve Slovenya’nın ayrılmasıyla Yugoslavya fiilen parçalanmaya başlar.

Bağımsızlık ilanlarına sert tepki veren Yugoslavya ordusu –Sırbistan tarafından kontrol edilen- bu ülkelere saldırır. Bunun sonucunda BM, eski Yugoslavya’ya silah ambargosu uygulamaya başlar.

Almanya’nın desteği karşısında –hami rolü- Slovenya ve Hırvatistan’ı gözden çıkaran Sırbistan, 3 Mart 1992’de bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek üzerine yürümüştür.

Çünkü artık Sırbistan ile Karadağ arasında Müslümanların etki alanı doğmuş ve kadim Müslüman karşıtlığı yeniden baş göstermiştir.

AT, ABD ve Türkiye gibi birçok devlet tarafından hemen tanınan Bosna-Hersek, Bosnalı Sırplar tarafından, Belgrad’ın da desteğiyle bağımsızlık ilanını geri çekmeye zorlanmış; ancak Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç tarafından reddedilerek savaş başlamıştır.

Bosna-Hersek, Sırp, Hırvat ve Müslüman Boşnakların çekişmesi altında kalmıştır. Zira, burada yaşayan yaklaşık 5 milyon nüfusun %43’ü Boşnak, %32’si Sırp ve %17’si Hırvatlardan oluşmaktadır.

Sırbistan’ın hedefi, Hırvatistan’da ve Bosna-Hersek’te kurulacak bağımsız kanton devletler ile gelecekte birleşerek “Büyük Sırbistan”ı kurmaktır.

Hırvatların hedefi ise, Bosna-Hersek’in parçalanmasından sonra, Hırvatların bulunduğu bölgeleri ele geçirerek topraklarına katmaktır.

Müslüman Boşnakların politik hedefi; Bosna-Hersek Cumhuriyetinin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak, cumhuriyetin parçalanarak Sırp ve Hırvatlar arasında bölüşülmesini önlemek ve tek yanlı uygulanan silah ambargosunu kaldırmaktır.

1993’ün ilk aylarından itibaren Bosna’daki insani kriz korkunç bir hale gelmiş ve birçok insan göçmen durumuna düşmüştür.

İnsani yardım sağlamakla görevle BM (UNPROFOR) askerleri yararlı olamamıştır.

Nazilerden elli yıl sonra Avrupa’nın göbeğinde tekrar “etnik temizlik” sorunu gündeme gelmiştir.

Homojen bir ırk yaratmayı (Etnik Arındırma Projesi) hedefleyen Sırp ordusu –o dönemde eski Yugoslavya ordusu dünyanın altıncı büyük ordusudur- az sayıda silahla vatanlarını savunmakta olan Boşnakları asker, sivil, kadın, çocuk demeden öldürmüşler, toplu katliamlar, tecavüzler gerçekleştirmişler ve soykırım suçu işlemişlerdir.

Yaşanan bu gelişmeler karşısında uluslararası toplumun ilk girişimi şiddet içermeden savaşı durdurmaya yönelik olduğundan etkili olamamıştır.

Eski Yugoslavya’ya silah ambargosu uygulanması, BM barış gücü askerlerinin insani yardımda bulunması ve Müslüman vatandaşlar için güvenli bölgeler ilan edilmesi gibi şiddet içermeyen eylemler çatışmaları durdurmaya yetmemiştir.

Barışın sağlanmasına ilişkin oluşturulan Vance-Owen, Owen-Stoltenberg ve Güvenli Bölgeler Planları taraflar arasında kabul görmemiş ve barışın sağlanmasına hizmet edememiştir.

1995 yılına gelindiğinde Batının Sırp saldırıları karşısında gerekli tepkiyi göster(e)memesi ve silah ambargosu nedeniyle Boşnakların saldırılara yeterince yanıt verememesinde dolayı çatışmalar giderek artmıştır.

Hatta BM’nin güvenli bölge olarak konumlandırdığı Srebrenitsa’da 11 Temmuz günü yaşanan katliamda 7079 Müslüman can vermiştir.

Sırplar, BM askerlerine de zarar vermeye başlamışlardır. Birçok BM askeri kaçırılmış, Rehine krizleri ortaya çıkmıştır.

Ancak savaşın başından beri gerek Kuveyt Krizi nedeniyle gerekse meseleyi Avrupa’nın bir iç sorunu olarak görerek AT’nin üstlenmek istemesi sebebiyle soruna müdahil olmayan ABD, yaşanan son gelişmeler ve kaçırılan üç diplomatının ardından girişimlerini hızlandırmış ve Mart 1994’de oluşturulan “Beşli Temas Grubu”nun önerileri doğrultusunda nihayet 14 Aralık 1995’de Dayton Barış Antlaşması imzalanmıştır.

Bu antlaşmayla kurulan Bosna-Hersek Devleti, 10 kantondan oluşan Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olarak iki entiteye ve Brcko adında küçük bir özerk bölgeye ayrılmıştır.

Bu entiteler hukuksal olarak gerçek bir sınır niteliği taşımayan ve uluslararası güç (Implementation Force- IFOR/ Stabilization Force-SFOR) tarafından denetlenen yaklaşık 1400 km. uzunluğundaki bir sınır ve ayrım hattı ile ayrılmışlardır.

Uluslararası toplumun Bosna-Hersek krizine tepkisi yetersiz kalmış; BM, AGİK, AT ve ABD ve NATO güçleri savaşı durdurmak için etkili tedbirler al(a)mamışlardır.

Türkiye ve İslam ülkeleri –özellikle İKÖ üyeleri- bir dizi toplantı yapmışlar ve BM nezdinde aldıkları kararların –Eylem Planı- uygulatılmasına uğraşmışlardır.

Özellikle İstanbul’da yapılan Balkan Konferansı ve o sırada başkanlığını yürüttüğü İK֒nün toplantıya çağrılması Türkiye adına önemli girişimlerdir. Ancak bir sonuca varılamamıştır.

Bu bağlamda uluslararası yargının rolü de üzerinde durulması gereken bir noktadır. Bosna-Hersek çok yönlü bir sorunda uluslararası yargının sunduğu olanaklar çok sınırlı oluştur.

1948 tarihli Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesine dayanılarak 1993’de Yugoslavya’ya karşı Uluslararası Adalet Divanı önünde açılan dava ve BM Güvenlik Konseyi kararlarınca kurulan Eski Yugoslavya’da İşlenen Suçlar için özel bir Uluslararası Mahkeme kurularak Bosna-Hersek dahil tüm eski Yugoslavya ülkesinde işlenen ağır insancıl hukuk ihlallerinin cezalandırılmasının düzenlenmesi sayılabilir.

Yakalanmasından 2006’daki ölümüne kadar yargılanan eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç ile 2008’de yakalanan Bosnalı Sırpların Lideri Radovan Karadziç ile 2011’de yakalanan Ratço Mladiç’in yargılanmasını Lahey’de devam edilmektedir.

1940’larda yaşanan etnik temizliğin ardından sona erdiği düşünülen marjinal milliyetçi fikirlerin yaklaşık elli yıl sonra 1990’larda yeniden hortlaması, insanlık tarihinin zaman ilerlese de köktenci ideolojilere olan bağlılığını ilk fırsatta ispat ettiğini, 20.yüzyılın sonunda Avrupa gibi medeniyetin beşiği kabul edilen bir coğrafyadan yeniden dünyaya kanıtlanması ve tüm dünyanın bunu alışkın gözlerle tepkisizce izlemesi söylenecek sözün bittiğini, kelimelerin kifayetsiz kaldığını göstermesi açısından manidardır.

Gelinen noktada yalnızca “Dili yok kalbimin bundan ne kadar bizarım” demekten başka bir yol tutmak, bir daha aynı acı tecrübelere şahit olmamak için çaba sarf etmek gerekliliği göz ardı edilmemelidir.
10  .::|~ ☼ Kültür ☼ ~|::. / Dünya Tarihi / Kudüs'ün Geleceği : Temmuz 29, 2014, 12:35:41 ÖS
İsrail her ne kadar Kudüs’ü kendisine bahşedilmiş olarak görse de Kudüs statüsü gereği ve sadece bir kent olmaktan öte birçok anlam içerdiğinden dolayı üç büyük din için ayrı bir önem ifade etmektedir.

Özellikle Filistin toprağı olan Kudüs işgal altında kalmıştır.

VOLKAN TÜRKMEN

Trakya Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

Ortadoğu da bulunan dünyanın en eski şehirlerinden birisidir. Bir şehrin adı olmaktan çok birçok anlamı içinde bulundurur.

Uluslararası arena da bütün ülkeler tarafından kabul edilmemesine rağmen, İsrail’in fiilî başkentidir.

Tarihi kayıtlara göre Kudüs, Kenaniler’in bir kolu olan Yebusiler tarafından kurulmuştur.

Bu kayıtlardan Kudüs’ün kuruluşunun M. Ö. 4000 yıllarına kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Coğrafi konumu dolayısıyla birçok kez saldırıya ve işgale maruz kalmıştır.[1]

Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) tarafından Bizanslıların elinden alınarak İslam devletinin topraklarına dâhil edildi. Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’ün anahtarlarını aldığında şehrin halkına, tam bir din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı eman vermiştir.

Bu tarihten sonra Kudüs, haçlı işgaline kadar sürekli İslam devletlerinin hâkimiyetinde kaldı. Üç monoteist dine, yani Yahudiliğe, Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa inananlar için “Kutsal Kent’tir.

Yahudiler kentin adının ilk kez Tevrat’ta geçmesiyle kutsallığı ve ebediliğinin Kral Davud ve Süleyman’ın (salomon) yönetimiyle bağlantılı olduğuna inanırlar.

Gerçekten, Tevrat’ta (ve İncil’de) Kudüs şiir gibi ince duygularla tanımlanır[2] İngiliz Sömürgesi, Kudüs’ü Filistin Devleti’nin başkenti ilan etmiş, şehrin kültürel mirasını muhafaza etmiş, fakat aynı zamanda şehirdeki Avrupalı ve Yahudi varlığını da destekleyerek geleneksel sosyal-ekonomik ve demografik yapının bozulmasına yol açmıştır.

Genişlemiş sınırlarıyla Kudüs, 1947’deki Birleşmiş Milletler Ayrılma Planı çerçevesinde uluslararası anlamda “özel statüye sahip bir bölge” (corpus separatum) olarak kabul edilmiştir.

1948 yılındaki savaş Kudüs’ün İsrail kontrolündeki Batı Kudüs (şehrin %87’si) ve Ürdün kontrolündeki Doğu Kudüs (şehrin % 13’ü) olarak ikiye ayrılmasına yol açmıştır.

19 yıldan az bir süre sonra, 1967 yılında İsrail, Kudüs’ün geri kalanını da işgal etmiş ve burayı İsrail’in başkenti ilan etmiştir. [3]

BM Güvenlik Konseyi, 20 Ağustos 1980′de 478 sayılı kararıyla Kudüs’ün statüsünü değiştiren bütün eylemlerin “geçersiz” ve yasadışı” olduğunu ilan etti.

Bugün BM üyesi hiçbir ülke, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımıyor.

Bu nedenle birçok ülkenin büyükelçiliği halen Tel Aviv’de bulunmaktadır.

Kudüs’ü başkent olarak kabul etmeyen Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi de Tel Aviv’de görev yapıyor.[4]

İsrail bölge üzerindeki hakkını büyük İsrail projesi ile eş tutmakta, vaade dilmiş toprak olarak tanımlamaktadırlar.

İsrail’in devlet politikası barış yanlısı tutumdan ziyade çatışmacı bir yaklaşım sergilemektedir.

Dikkat edilirse İsrail’in gücü bölgede ki kaostan aldığı anlaşılmaktadır.

Kudüs’ün statüsü hala tartışılmakta ve uzun süre daha çatışmaların devam edeceği görülmektedir.

Kurulduğu 1948 yılından bu yana Kudüs’ü Yahudileştirmeye çalışan İsrail, 1967′de şehri tamamen işgal etti.

İşgal ettiği Kudüs’ü, 1980 yılında Meclis kararıyla başkent ilan eden İsrail, Arapların şehri terk etmesi için zorlayıcı politikalar izlemeye devam ediyor.

Uluslararası hukukun “kuvvet kullanma yoluyla toprakların işgal edilemeyeceği” ilkesini çiğneyen İsrail, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarına da uymuyor.

İsrail, BM UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Kudüs’te, yeni yerleşim yerleri kurmaya, arkeolojik kazılar ve güvenlik duvarı inşa ediyor.

Arapların yaşadığı Doğu Kudüs’ün yüzde 74′nü işgal eden İsrail, 10 bine yakın Kudüslü Filistinlinin kimlik ve ikametlerini iptal ettiği ifade ediliyor.

2010 itibarıyla Kudüs ve çevresinde yaklaşık 200 bin yerleşimcinin yaşadığı belirtiliyor[5] 2009 yılının özellikle ikinci yarısı göz önüne alındığında Yahudi yerleşimleri meselesinin sakin bir seyir izlediği söylenebilir.

Bunun da en önemli nedeni AB ya da başka uluslararası kurumların hazırladığı raporları dikkate almayan İsrail devletinin ABD’nin etkin olduğu olaylar da geri adım atmayı kabul etmesidir.

Özellikle Obama’nın Filistin-İsrail barışı önünde yerleşimler meselesini bir engel olarak görmesi ve bu nedenle İsrail tarafından ısrarlı bir şekilde yerleşimlerin inşası sürecini durdurmasını istemesi bunda etkili olmuştur.

Fakat tarihsel sürece bakıldığında ABD’nin bu politikalarının söylem düzleminde kalması ve belli yaptırımlarla desteklenmediği sürece bir sonuç alabileceğini söylemek zordur.

Bu bağlamda İsrail’in “durdurmak” yerine “dondurmak” kavramını kullanıma sokarak, diğer bir ifadeyle daha önce birçok kez uygulamaya koyduğu “isimlendirme siyasetini” (politics of naming) kullanarak bu süreçten en az kayıpla çıkmaya çalıştığı söylenebilir.[6]

ABD’nin Ortadoğu Politikası ve Kudüs

ABD’nin Ortadoğu’da ki İsrail’in politikalarına karşı yaptırımları genel itibariyle söylem düzeyinde kalmaktadır.

Çünkü ABD’nin I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı politikaları birbirinden farklılık göstermektedir.

Nitekim ABD I. Dünya Savaşı’nda Ortadoğu Coğrafyasına özel bir önem vermemiştir.

ABD’nin Ortadoğu politikası II. Dünya Savaşı sonrasında gelişmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yenidünya, ABD’nin Ortadoğu’ya olan ilgisinin artmasıyla sonuçlanmıştır.

Ayrıca Yahudilerin savaş esnasında soykırıma uğramaları Yahudi Lobisini harekete geçirmiş, etkili faaliyetlerde bulunmuştur.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Filistin meselesine ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkarları ve petrol açısından baktığından Arap görüşleri doğrultusunda bir konum belirlemiştir.

Filistin meselesi ile ilgili olarak bu dönemde çeşitli Arap liderleri ile ABD’li yetkililer arasında görüşmeler yapılmış olsa da ABD’nin net bir Filistin politikası oluşturduğunu söylemek mümkün değildir.

ABD’nin soruna tam anlamıyla müdahil olması, İngiltere’nin Filistin mandasını BM’ye devrettikten sonra gerçekleşmiştir.[7]

Süveyş Bunalımından sonra ABD Yönetiminde İsrail’e karşı olumlu düşünceler oluşmaya başlamıştır.

Gücünü gösteren İsrail’in bölgedeki ömrünün kısa süreli olacağına dair düşünceler değişmiştir.

Ortadoğu’da etkin bir şekilde varlığını ortaya koymak isteyen ABD, bölgede müttefik arayışında olduğundan İsrail’e olan desteği artmaya başlamıştır[8] Bu tutumundan sonra İsrail’in politikaları ile ABD’nin Ortadoğu politikası paralel bir şekilde ilerlemektedir.

Soğuk Savaşın sonra ermesi ile ABD’nin tek süper güç niteliği kazanması ve bu niteliğini Körfez Savaşı ile Ortadoğu üzerinden deklare ederek Yeni Dünya Düzeni kavramını öne sürmesi, bu Yeni Dünya Düzeni ile birlikte Ortadoğu’da da yeni bir yapılanmaya gidileceği kanaatini pekiştirmiştir.

Bu kanaat, Soğuk Savaş döneminde ABD ile olan blok ve ittifak ilişkileri, konjoktürel nitelikli düşük düzey sıkıntılara rağmen kesintisiz süren iki Ortadoğu ülkesi olan Türkiye ile İsrail’in bu düzenlemelerde mihver ülke konumunda olacakları ile ilgili beklenti ve senaryoların yaygınlaşmasını sağlamıştır.[9]

ABD’nin Ortadoğu politikası 1969’da başkan olan Nixon tarafından ortaya konan Nixon doktrini çerçevesinde şekillenmiştir.

Nixon doktrinine göre ABD, bölgesel müttefiklerinden savunma konusunda daha aktif olmalarını istemiş, böylece bu doktrinle ABD, müttefiklerine yaptığı savunma yardımını arttırmıştır.[10]

Tüm bunların ardından bölgede ki en önemli müttefiki haline gelen İsrail’in Ortadoğu’da ki etkinliği daha çok artmış ve vaadedilmiş toprak rüyalarını gerçekleştirmek için, Kudüs abluka altına alınmıştır.

Daha doğrusu İsrail devleti Kudüs’ü kendisine bahşedilmiş olarak nitelendirmektedir.

Sonuç olarak İsrail her ne kadar Kudüs’ü kendisine bahşedilmiş olarak görse de Kudüs statüsü gereği ve sadece bir kent olmaktan öte birçok anlam içerdiğinden dolayı üç büyük din için ayrı bir önem ifade etmektedir.

Özellikle Filistin toprağı olan Kudüs işgal altında kalmıştır. Filistinlilere temel haklarının verilmemiş olduğu bilinen bir gerçektir.

Kudüs’le ilgili olarak Birleşmiş Milletler’in aldığı kararlar da ortadadır. İsrail’in bunlara uymaması onları geçersiz kılmaz.

Ancak, B.M.’in İsrail’i yalnızca suçlamakla kalması ve bundan ileri gidememesi bu devleti cesaretlendirmiş, saldırılarını arttırma ve başkalarının hukukunu çiğnemeyi sürdürme olanağı tanımıştır[11]

[1] Ataöv Türkkaya ’’Kudüs ve Devletler Hukuku’ ’Erişim(04.06.2014)s.29

[2] Ataöv Türkkaya,’’a.g.e’’s.29

[3] Kudüs’ün Kadim Tarihi: Hayal ile Gerçek Arasında, Erişim(04.06.2014)

[4] Kudüs, 46 yıldır işgal altında,’’(2013 Ağustos Şeklimi Koyarım.,Sabah Gazetesi,

[5] Dünya Kudüs Günü, ,(2013 Ağustos 3), Yeni Şafak Gazetesi,

[6] Burhan Ali, ’Filistin- İsrail Çatışması ve Hamas ’’Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,2008, ,s.63

[7] Burhan Ali, ’Filistin- İsrail Çatışması ve Hamas ’’Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,2008, ,s.63

[8] Balcı Ali, ‘’a.g.e.’’s.65

[9] Davutoğlu Ahmet, ’’Stratejik Derinlik’’ Küre Yayınları, Eylül, 2011,İstanbul, s.419

[10]Balcı Ali,’’a.g.e.’’s.66

[11] Ataöv Türkkaya,’’a.g.e’’s.54
Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 ... 2329


Theme: WeBCaNaVaRi 2011 Copyright © 2011 Simple Machines SiteMap | Arşiv | Wap | İmode | Konular