TTNet Başvurularınız
Online ve Ücretsiz yapabilirsiniz,
Üstelik 24 Saat içinde Aktivasyon.
Canlı TV
Tv izle
canlı tv izle
Rüya Tabirleri
Rüya Yorumları
rüya tabirleri
Reklam
Reklam Alanı
İLETİŞİM
Medya365
Güncel Haberler
haber

Duyurular
WeBCaNaVaRi'na Üye Olmadan Link'leri ve Kod'ları Göremezsiniz.
Link'leri Görebilmek İçin. Üye Ol. veya Giriş Yap.
2013 Sene'si EN'leri Anket'i Sonuçlanmıştır. Bkz.

  Mesajları Göster
Sayfa: 1 ... 110 111 112 113 114 [115] 116 117 118 119 120 ... 546
1141  .::| Rock Forever ~ Rap Forever |::. / Hip-Hop Sözleri / Ölürsem Bu Gün - Sansar Salvo : Ocak 26, 2010, 01:56:05 ÖS
Ölürsem bu gün...
Ölürsem bu gün...
Ölürsem bu gün...
Ölürsem bu gün...

Kafiyeler düşünüyorum rap sürekli aklımda.
Herkes bunun farkındadouble rhymelar uykumda.
Düşünüyomusun hayatının boktan geçtiğini.
Hayal et yüzlerce kişinin ölmeni istediğini.
Sokaklarda yürüyorum rapçiler yanıma geliyor.
İmzamı istiyorlar ilk kez benle ilgileniliyor.
Yine sokakta yürüyorum rapçiler bana bakıyor.
Gözleri gözlerimde onlar kavga istiyor.
Ve benim artık bu bok için sabrım kalmadı.
Her düşmanı gördüğümde "acaba bıçağı var mı?"
Birine saldırmak istediğimde seni düşünüyorum.
Ela gözlerini güzelimkendimi durduruyorum.
Biz tanışmadan önce hayatım yeşillik tütün.
Şimdi herşeyden korkuyorum patlıyor ödüm.
Cenazemde rapimi çalın beni öyle gömün.
Benim için üzülür müsün ölürsem bu gün?

Nakarat:

Beni yargılamaya kalkmayın!Ölürsem bu gün...
Çünkü beni tanımıyosunuz lan!Ölürsem bu gün...
Cenazeme kaçınız gelir!Ölürsem bu gün...
Sansi yine bi şişeyi devir!Ölürsem bu gün...

Sürekli tehditlerçatışmaya davetler.
Kaygılarım artıyorüstümde kesici aletler.
Rahat yürüyemiyorum artık hiçbi semtinde.
Bu amına kodumun yerindekendi kentimde.
Siyasallar bile düşmansağdan soldan.
Nedeni belli yürüyoruz çünkü farklı yoldan.
Yinede çalarım onlarca zavallının kolonlarından.
Onlarda benim gibi satrancın piyonlarından.
"Küçükken hayalimdi bu günlerde olmak.
Şimdi bu fame sıkıyor beni istemiyorum ahmak.
İsterseniz deyin yavşak isterseniz korkak.
Tek istediğim birinin göğsünde uyumak."
Yazdığım en içten şarkı.Gerçeği görün.
Bi ****** sokaklarda saçları fönlü.
Bu siktiğimin şarkısı olmalı benim için dönüm.
Benim için üzülür müsün ölürsem bugün?
1142  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Güneşin Oğulları : Ocak 26, 2010, 01:54:18 ÖS
Mısırlı rahip-tarihçi Manetho’ya ait bir papirüs Atlantis bilgeleri’nin idaresindeki 13.900 yıllık bir döneme göndermede bulunuyor. Bu papirüs Mısır tarihinin başlangıcına denk gelen yaklaşık 16.000 yıl önceki bir dönemi Atlantis uygarlığının zirvesi olarak kaydediyor. Papirüste sözü edilen Bilgeler Atlantis krallarıydı. 13.900 sene hüküm sürdüler. Atlantis 11.500 yıl önce yok oldu. O halde 25.400 yıl önce Atlantis bir krallıktı. Semboller haritalar fotoğraflar ve açıklamalarıyla ‘Batık Kıta Mu’nun Çocukları’ adlı kitap kayıp bir uygarlığın izlerini günümüz dünyasında sürüyor.
Bütün hayatını Mu Uygarlığını ortaya çıkarmaya adayan James Churchward elli yılı aşkın bir zamanı içeren araştırmalarının sonuçlarını ve elde ettiği belgeleri ‘Batık Kıta Mu’ adlı eseriyle ortaya koymuş ve Atatürk bu eseri önemli bularak bizzat incelemiş Mu Uygarlığının kökenlerinde Türklerin ilk ayak izlerini bulmaya çalışmıştır..

Yaklaşık 12.000 yıl önce battığı varsayılan Mu Uygarlığının izlerini süren ve bu uğurda hemen bütün dünyayı dolaşan James Churchward’ın ortaya koyduğu belgeler karanlık tarihe ışık tutmakla kalmıyor aynı zamanda başka coğrafyalarda yaşamış başka kültürlerin Hint Peru Maya İnka Mısır ve daha pek çok uygarlığın ortak motiflerinin kaynağını işaret ediyor.

Mu uygarlığının ne zaman başladığı ve gerçek tarihi henüz yeterince kanıt toplanamadığı için bilinemiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika'da bulunanlar diğer tabletler de bu konuda yeterince aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler Mu'nun kolonileşme ve uygarlığının temelini oluşturan öğretiyi yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini işaret ediyorlar.

15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlerin kozmogonisine göre evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan bir kaosun hakim olduğu uzay varoldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar bir araya geldi. Bu gazlar güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını RNA-DNA’yı oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.

Mu kozmogonisi ilginç bir şekilde günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine çok benziyor. Bu denli benzerlik tesadüf olabilir mi ? sorularının yanıtlarını inanıyoruz ki günü gelince tarih ve arkeolojik bulgular bizlere yanıtlayacaklar. Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora'nın yok oluşu Aztek-İnka-Maya efsaneleri gibi diğer dinsel motifli ya da ezoterik kökenli bilgiler Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerini destekler niteliktedir. Günümüze gelinceye kadar gezegenimizde o kadar çok yok oluş ve yeniden yapılanış programı yaşanmıştır ki…



Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorların ünvanı güneşin oğlu da denilen "Ra Mu" idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da "Güneş İmparatorluğuydu". Mu dilinde "Ra" kelimesi güneş anlamına geliyordu. Mu'nun kolonisi olan Mısır’ da da güneş tanrıya "Ra" adı verilmiştir. Ayrıca kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya'da da imparatorun ünvanı "Güneşin Oğlu" dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı ünvanı kullanmışlardır.

İmparatorun altında hem bilim adamı hem de rahip olan "Naacaller" bulunuyordu ve bunlar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. "Kutsal Sırlar Kardeşliği"nin üyesi olan Naacaller 'in tüm dünyaya yaymış oldukları "Mu Dini" belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini sıradan insanlara anavatan ve koloniler halklarına anlatırken anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlardı. Bu sembollerin ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.

Naacaller 'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Naacal öğretisi evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tanrı’nın geometrik ve mimarlık vasıflarına uygun bir açılımla ortaya çıktığını öngörmekteydi. Mu dinine göre Tanrı kutsallığı nedeniyle doğrudan ağza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi.Sembol var ediciye duyulan saygı nedeniyle kullanılmalı adı sık sık gerekli gereksiz anılmamalıydı. İşte bu Yüce Varlığın sembolü Güneş yani "Ra" idi. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırılmış iddiaların ve güneş kültü diye nitelendirilen inanışların kökeninde yatan olgu budur. Bu noktada çıkışı itibariyle saf ve doğru olan bilgi dejenere olmaya ve sapkınlaşmaya başlar. Doğal olarak da daha iyi anlaşılması için konan sembollerin Yaratıcı Güçle karıştırıldığı noktada bilginin yozlaşmaması mümkün değildir.



Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tanrı değil onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak uygarlık çöküp ana kaynak yok olunca zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu. Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı Ra Mu'nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle sembolik olarak "Güneşin Oğlu" ünvanını taşıyordu.

Naacal kardeşlerinin öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler" deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve ezoterik anlamı Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları sanki üstü açıkmış gibi gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir. Sembollerin kullanımı ve uygulaması konusunda da elbette ki her grup kendi sorumluluğunu taşır. Bilgi köken itibariyle tektir ama uygulama insan nedeniyle çok çeşitlidir. Bilgiyi olumlu ya da olumsuz yönde kullanmak ise burada yaşayan bizlerin sorumluluğundadır.
1143  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Doğu Ve Batı Kültürlerinde Sıradışı Yaratıklar : Ocak 26, 2010, 01:54:04 ÖS
DOĞU VE BATI KÜLTÜRLERİNDE DÜŞSEL YARATIKLAR
Enis Batur

Düşsel hayvanlar üzerine yazılmış kitaplar içerdikleri düşlem payı ne olursa olsun gerçeğin (sırtının belki ama yüzünün de) çoğaltmalarıdır bir bakıma. Tarihöncesi ya da insan öncesi zamanın boyutlarını yaklaşık olarak saptıyor bilginler. Ama bu zamanı yoğun bir sis perdesinin gerisinden o da bir ölçüde izleyebiliyoruz biz yirminci yüzyılda yaşayanlar: Bilgimiz hayli kısıtlı bilinenler de hep kesin kanıtlara dayanmıyorlar doğrusu. Bu dönemde yeryüzünü kaplayan yaratıklar üzerine insanın toplayabildiği izler ise sözcüğün tam anlamıyla gerçeküstü bir görünüm taşıyor. Böyle olunca “düşsel yaratık” dediğimizde gerçeğin ne oranda üstünü çizdiğimiz de belirsizleşiyor.

Jorge-Luis Borges “Düşlemsel Hayvanlar Elkitabı”na(1) yazdığı önsözde seçkisine aldığı hayvanların bir araya toplanacağı bir hayvanat bahçesinde kişinin bir çocuğun ilk kez olağan bir hayvanat bahçesine gittiğinde kapıldığı duygunun benzeşini duyacağını belirtip Schopenhauer ile ilgili yerinde bir saptama yapıyor: “Schopenhauer bize çocuğun kaplanlara korkusuzca yaklaşacağını; çünkü kaplanların kendisi kendisinin de kaplanlar olduğunun ondan da öte kendisinin olsun kaplanların olsun tek bir özün istem’in biçimleri olduğunun bilincine varacağını söylerdi”. İmgesel olanın gerçekleştikten sonra olumsuz bir gerçek olarak da olsa “gerçekler” düzlemine geçmesi sözünü ettiğimiz belirsizliği besleyen kaynaklar arasında -öyle ki gerçeği çoğaltmak için- düşlemek yeterli.

Bu düş gücünün işlemeye başladığı yer tarihsel gelişimi göz önünde tutulursa gizemci dünya görüşlerinin boy attığı coğrafyadır. El ve göz tarihin bellekleri olarak düşünülürse yazısal ve görsel üretimlerin taranması bu gözlemin en etkin kanıtlayıcısı olabilir. Söylenenlerin pek çoğu düşsel yaratıklarla bezelidir. Aynı bağlamda kesitler veren resimler yontular da buna tanıktır. Aztek İnka uygarlıklarından Orta-Doğu kültürüne oradan da Uzak-Doğu’ya ve Afrika’ya dek bu yorumun geçerliliği dün savunuldu bugün de savunulabilir.

Söylence bağlamında; düşsel yaratıklar çoklukla bir dönüşüm / başkalaşım evresinin sonucunda çıkarlar ortaya. Ya gövdeleri insanınkidir ya da başları. Öteki boyutu boğa kuş at balık taşır. Kimi zaman üçlü ya da düpedüz çoğul bir oluşum göze çarpar: İnsan başlı (ama boğa boynuzlu) kanatlı (ama at gövdesi üzerinde) örnekse. Batı uygarlığında düşlem düzleminde bozulmaya uğrayan hemen hep biçim’dir. Geri kalan nitelikler bu önsel bozulmanın kaçınılmaz sonucu olarak değişime uğrarlar. Düşsel yaratıklar özellikle ortaçağda şaşırtıcı bir anlamda gözde olmuşlardır. Jurgis Baltrusaitis bunların dağılımını şöyle yapıyor(2): “Kan kurutan otuna ve kanatlı bir ejderhaya Nil’in doğu kıyısında rastlanır. Karşı kıyıda Ermiş Antonius manastırının karşısında kuş başlı ve uzun boynuzlu bir satir bir eğinimi dile getirir. Kaknusa daha güneyde rastlanır; kadın başlı ve yılan kuyruklu bir kuştur. Akdeniz’de bir balık-siren egemendir. Asya ejderhalarla doludur. Kartal başlı aslan İskit ülkesinde pelikan Semerkand dolaylarında yaşar.” Bu büyük acunsal karmaşanın zengin bünyesi Ortaçağ resminin başat anlatım özelliğini belirlemiştir. Yalnızca Bosch Cranach Dürer ve Brueghel değil Michelangelo gibi bambaşka bir düzlemde üretim gösteren sanatçıların yapıtları bile aynı salgına uğramıştır. Baltrusaitis’in son kertede sağlam imgelerle dile getirdiği gibi “Bir Eğinimler Cehennemi bir Cehennem Eğinimleridir olağanüstü ile korku verenin doğaötesel alaşımını çizeduran; Saturne’ün çocukları olan deliler ve düşünürler ise düşü kutuplaştıran keşiş ile ilişkiye girmişlerdir(3).” Bu gözlemin doğruluğu Bosch’un herhangi bir resmine bakılmakla anlaşılabileceği gibi ıralık bir ortaçağ halısında ya da bezeli bir elyazmasında da (örneğin Windmill mezamirliğinde) vurgulanabilir(4).

Düşsel yaratıkların İslam geleneğindeki konumu Batı geleneklerine oranla daha can alıcıdır. İmgelem düzeyinde çoğu kez biçimsel dönüşümlere başkalaşımlara sırt vermez İslam simgeciliği. Düş özneleri eski Yunan söylencebilimindeki insan / Tanrı ikilemini korumakla kalmazlar: Bir yandan da Tanrıbilimsel aşkınlığın çevresinde ikincil bir derişmeye ulaşırlar. Böylelikle de kurulan imge dizgeselliği çoğalıp çığırından çıkmaz -özsel olanı yitirme sakıncası da gözle görülür bir biçimde azalır. Kaldı ki ortaçağ Batı sanatı Doğu sanatı ile olan ilişkisini hemen hep biçimsel çerçeveler içerisinde kurmuş gibidir. Bunun somut örneğini İkinci Frederique’in Doğan Yetiştirme Öğretisi’nde görmek olası: Doğrudan bir İslam etkisini dışlaştıran bu yapıtta sergilenen dokuz yüzü aşkın kuş içi boş birer tasarım gibi simgesel yüklerinden yalıtılarak anlatılmıştır. Bu da kimi dönemlerde Uzak-Doğu’da rastlanmış olduğu gibi düşselin kof bir nesneye dönüştürülüşünü öne getirmeye yeter.

Nedir bizi İslam gizemciliğinde söylence / düşlem ikilisi üzerine bu yolda düşünmeye sürükleyen? Temelde bir yazı geleneği olarak adlandırılabilir bu yorumu doğuran neden. Bidpay’ın Kelile ve Dimne’si Sadi’nin Gülistan’ı al-Ahnaf’ın Kitâb a1 Baytara’sı İbn Baktişû’nun Manâfi al-Hayavân’ı al-Câhiz’in Kitâb a1-Hayâvân’ı ilk dile gelen örnekler. Feriddedin-i Attar’ın Mantık ut-tayr’ı ise söz konusu geleneğin bizce en derişik görünen ürünü. Tasavvuf öğelerinin(5) düzenleşimlerini usta bir kurguyla sergiliyor Attar. “Otuzuncu Makale” simurgun öyküsüne ayrılmış; burada İslam simgeciliğinin en zengin anlatımlarından biri ile karşılaşıyoruz:

4553- “Cihan simurgunun yüzü aksetti o anda o nurun aksıyla simurgun yüzünü gördüler.
Fakat simurga bakınca gördüler ki simurg o otuz kuştan ibaret. Bunda şüphe yok!
Başları döndü; şaşırıp kaldılar; ne olduklarını bir türlü anlayamadılar.
Kendilerini simurg olarak gördüler. Esasen sen simurgsun simurg senden ibarettir.
Kuşlar simurga bakınca orada ancak kendilerini gördüler... Kendilerine bakınca da orada simurgu gördüler.
Bir anda simurga da baktılar kendilerine de. Bu sefer her ikisi de eksiksiz artıksız bir simurgdan ibaretti!

4560- Bu oydu o da bu! Bunu iki âlemde de bir kimse duymamış işitmemiştir!”.

ve

4564- “O tapıdan dilsiz dudaksız bir ses geldi: Güneşe benzeyen bu tapı bir aynadır
Kim gelir bakarsa orada kendini görür. Kendisi candan tenden ibarettir; orada da canını tenini seyreder!
Siz buraya otuz kuş olarak geldiniz. Bu aynada da otuz suret peydahlandı.
Kırk yahut elli kuş gelse kendilerinden varlık perdesi kalktı mı? Kırk yahut elli kuş görürler!
Daha çok kuş gelse yine kendilerini görür kendilerini seyrederler!

4569- Yoksa kimde o göz var ki bizi görebilsin(6).”
İkharos ile Hallacı Mansur arasında kurulabilecek bir bağlantıyı Attar’ın metni de doğruluyor: Simurgun öyküsünü izliyor(7). Kültürel bir geçişime de tanık oluyoruz Mantık ut-tayr’da: Attar “kuş kanadının kıymetini kanadı yandıktan sonra anlar” (2601) derken besbelli İkharos’a gönderme yapıyor - “Bazısının güneşin hararetiyle kanatları yandı yürekleri kebaboldu” (4463) kümesiyle de.

Mantık ut-tayr’da kaknus hüdhüt yarasa da belirli simgesel yükler taşıyorlar. Ama bütün tasavvufî birikim gelip simurga dayanıyor: Kaknus da olsa hüma da olsa “aynada peydahlanacak suret” onunki çünkü: Simurg bir bakıma varlığın tözü. Gene de tek tek söz konusu simgeselliğin oluşumuna katkıları göz önünde bulundurulursa düşsel kuşların Hıristiyan simgeciliğinin ürünü olan düşsel yaratıklardan nasıl kalın çizgilerle ayrıldıkları açığa çıkacaktır:

1. Anka: İsmi bilinen cismi bilinmeyen söylence kuşu. Uzun boylu olduğu için kendisine uzun boylu anlamına gelen “Anka” denilmiştir. Söylenceye göre bu kuş son derece uzun boyunlu renk renk kanatlı insan yüzlü iri cüsseli bir yaratıkmış. Çaylağın fareyi yutması gibi o da fil yutarmış. Anka çok eskiden insanlar arasında yaşarmış fakat bir gün bir gelini kapıp götürmüş. Bunun üzerine halk o devirde yalvaç olan Hanzele’ye yakarmış. O da ankaya ilenmiş. Tanrı onun yakarısını kabul edip ankayı deniz içinde bulunan bir adaya göndermiş. Bu adaya insanlar gidemezmiş. Anka dağlar büyüklüğünde yumurta yumurtlarmış(Şeklimi Koyarım..

2. Hüdhüt: Çok renkli çizgili ve fena kokan bir kuş. Mezbelede açtığı bir çukur içinde yumurtlar. Yer altında bulunan suları sanki bir cam içinde imiş gibi gördüğü rivayet edilir(9). Görünmeyen dünya’dan haberler taşır (Attar) ve ilahi arayış içindeki ruhun gizemci güzergâhı’dır yolculuğu.

3. Hümâ: Kemik yemek suretiyle yaşayan mevhum bir kuş. Uçtuğu zaman gölgesi kimin başına düşerse onun bir devlet ve saltanata kavuşacağı söylenirmiş. Hümâyı bile bile öldüren bir kimsenin kırk gün içinde öleceğine inanılırmış.
Bir başka metinde Taceddin Yalçınkuloğlu’nun Risale-i Azize’ sinde (Kazan 1908) bir değişken söz konusu:

4. Diyorlar ki Hümay kuşu maruf bir kuştur. Kuzgun büyüklüğünde olup kanat uçları kara başı yeşil olur. Yaşadığı yer havadadır. Yumurtasını havada yumurtlar yavrusunu da havada çıkarır. Diyorlar ki hümay bazen yeryüzüne kırk arşın kadar yaklaşır ve geri döner. İşte o zaman bu kuşun gölgesi birinin üzerine düşerse cihanda padişah ola(10).’’

5. Şaman metinlerinde de rastlanıyor düşsel kuşlara:
“Kadın bir kuş olup uçtu; bu kuş eti yenmez tüyü yelek olmaz Kurday denilen kuştur. Tanrı erkeği yakalayıp yüzüne tükürdü; o da bir kuş oldu; bu da Yalban denilen kuştur(10).”

Düşsel kuşların musiki çerçevesinde belirgin bir yerleri var. Mahmut Gazimihal uzun uzadıya duruyor bunun üzerinde: “Musikar ve Kaknos kuşları da musikinin cetleri sayılmak üzere Fars metinlerinde vardı. Bunlar ayrıca Çin’in Fong adlı musikici rivayetinin en derin geleneğine göre “perde dizisinin icadı” işte bu Fuang-Hoang adlı olağanüstü kuşun eseriymiş! Efsaneye göre Tanrı Pan’ın kovaladığı Sirenks adlı su perisi kaçarken Ladon Irmağına atılarak ***a inkılap ediverdi. Pan işte o ***ı koparıp bir musikar düdüğü yaptı. Doğulu yazarlar Kuknos kelimesinin Kuknoz Koknus Koknos ve Kaknos da okunabildiğine bilhassa dikkatleri çekerek “lügat-ı rumi”den olduğunu belirttikleri halde kuşun Hinde mahsusluğunda birleşiyorlar! Anka gibi ismi var cismi yok bir kuş: Güzel sesli ve tüyü nakışlıdır. Gagasında 360 delik vardır. Dağ tepesinde rüzgâra karşı oturur ve gagası garip sesler çıkarır hatta her delikten bir türlü makam terennüm edermiş. Bir kaynak kaknosun yerini Hindistan’ın Şenguna Adası olarak gösteriyor. Burnunun 50 deliği ve herbirinden kuyruğuna kadar yol varmış. Bin yıllık ömrünün intiharla bitişini aynı veçhile anlatırken burun deliğinden ateşler çıkararak yandığını rivayet ediyor aynı kaynak: “Dirler ki hükemâ musikîyi ol kuşun âvazından ihdas eyledi(11).”

Düşsel yaratıkların yazınsal gelenekte de önemli bir yer tuttukları görülüyor. Batıda; ortaçağ metinlerinde; sonra da “romantik” ve “simgeci” okullarda özel bir açkı görünümü taşıyor bu yaratıklar. Rabelais’den Flaubert’e Leconte de Lisle’e; Edgar Allan Poe’dan Kafka’ya; Borges’e uzanan çizgide sınırları hayli geniş bir düşlem ailesi oluşuyor. Pantagruel’in Gırgır Düşleri’nden ortaçağın deccal kokusu yayılıyor. İngiliz doğaötesi şiirinde Blake ve romantiklerde Poe’da siyah karamsar bir gösterge düşsel yaratıklar. Flaubert gerçeğin öteki yanına alt bilinç katmanlarına doğru ışık tutarken bir bakıma gerçeküstücüleri muştuluyor. Ermiş Antonius’un Eğinimi’nin son bölümünde bu gelişimin somut bir örneğine rastlıyoruz:

“MARTİKHORAS - devsi kırmızı aslan insan yüzlü dişleri üç sıra.

KATOBLEDAS - yabani kara manda; yere kadar düşen başı bir domuz başıdır ve omuzlarına boş bağırsak gibi gevşek ince uzun bir boyunla takılıdır.

BAZİLİK - mor renkli büyük yılan; üç boğumlu bir ibiği biri altta biri üstte iki dişi vardır.

GRİFON - akbaba gagalı aslan; kanatları beyaz pençeleri kırmızı boynu mavi.

DENİZ HAYVANLARI - tulumlar gibi toparlak maden yaprakları gibi yassı testereler gibi diş diş(12).”

Bu simgesel dil yetisinin barındırdığı saydam gizilgüçte ruhsal etkinliğin önemi azımsanmayacak bir yansımasını görüyoruz. Geçtiğimiz yüzyılın en zorlu yazınsal anıtlarından birisi olan “Eğinim” çözümlemenin son aşamasında bir bastırılmış dürtüler sergisi olarak açığa vuruyor delik-deşik gövdesini. Flaubert ruhsal yaşamını bir uçtan ötekine yoğunluğu artarak kateden kadına dönüşme isteğini sonradan Madame Bovary’i ateşte öz yitimini arayan semendere dönüştürerek iyice dışlaştırıyor(13).
Günümüz Türk yazınında düşsel yaratıkların tuttuğu yer ise daha çok masalcı bir geleneğin çerçevesinde ışığa tutulabilir. Bu konuda yapılacak bir araştırma Onat Kutlar ve Edip Cansever’de beliren varoluşçu masalsılığın yanında Karasu’nun “Bir Ortaçağ Abdalı’ndaki doğaötesi / düşlem ilişkisini Ferit Edgü’nün Köpeğin Isırdığı Kriptozoolog’undaki Kafka / Borges alaşımını ayrı odaklardan yola çıkarak aynı düzleme yerleştirebilecektir. Bir başka odak da Behçet Necatigil Ece Ayhan ve İlhan Berk’de kaynağı ister Divan şiiri olsun ister musiki tarihi ya da söylencebilim aynı düzleme varabilme yolunda kurulabilir. Bu düzlemse simgesel’inkinden başkası değildir.


NOTLAR

(1) Manual de Zoologia Fantastica Mexico-1957. Seksen iki parçadan oluşan bu kitabın ikinci baskısı otuz dört ekle birlikte EI libro de Ios Seros İmaginarios başlığı altında Buenos Aires’de gene aynı yıl yayımlandı. Burada kitabın İngilizce çevirisinden yararlandık: The Book of Imaginary Beings Middlesex-1974.
(2) Jurgis Baltrusaitis Réveils et Prodiges Paris-1960 s. 254. Aynı konuda bakınız: Herodot Tarihi s. 116-132 İstanbul-1973 Çev. M. Ökmen.
(3) J. Baltrusaitis agy s. 288-293.
(4) Geleneği tek yönlü almayı bir takıntı kılığına sokan kimilerine çağdaş bir ressamın örnekse Arnold Böcklin’in bu düşlemsel gotik ile yoğun ve sağlıklı bir ilişkiye girebileceğini de geçerken anımsatalım.
(5) Bir İslam tarihçisi René Guénon sık sık “gizemcilik” ile “tasavvuf”un birbirleriyle karıştırıldığından yakınıyor: Aperçus sur l’Esotérisme İslamique et 1e Taoisme 1973 s. 137 143. Guénon Louis Massignon’a ve Henri Corbin’e “ivedi” yoldan aynı yargıyla yaklaşıyor. Nedir Guénon’u “gizemcilik” ile “tasavvuf” arasında böylesine kesin sınırlar çizmeye iten? Guénon “İslam içerikçiliği (ésotérisme) nin gizemcilik ile hiçbir ortak yanı yoktur. Bir kez gizemcilik doğrudan doğruya Hıristiyanlığın bir ürünü olarak gözükür. Sonra gizemcilik tanımı gereği bütünüyle dinsel alandan kaynaklanan bir tanıma iye; demek ki yalnızca dışrak bir öğreti üstelik ereği de arı bir bilgi değil” diyor yaklaşık olarak (agy s. 21 24). Gizemciliğin bir tarikat olmadığını halkalar silsileler olarak da gelişemeyeceğini ekliyor sözlerine. Burada Guénon’un sözcüğün anlam alanını dar tuttuğunu söylemek gerekecek. Massignon gibi olumsuz bir olumsuz tanrıbilimi (athéologie négative) üzerine tartışılan toplantılarda bulunsaydı kuşkusuz biraz olsun çağdaş yorumsamadan nasibini alabilirdi. Guénon. Georges Bataille’ın örneğin gizemcilikten anladığı dinsel bir öğreti ile bağdaşacak gibi değildir. Bir iç-deney’in hangi bireysel ilkelerle kurulabileceğini gösteren en iyi yapıttır La Somme Atheologique. Bunu dinsel yükle oluşmuş olmasına karşın bir Maitre Eckhart’ın bir Loyola’nın evrimlerinde de görüyoruz. Bu konuda ne yazık ki düzmece düşünür İdris Şah da bizim koşutluğumuzda düşünüyor: Oriental Magic s. 71-128. Hilmi Ziya Ülken de aynı doğrultuda düşünüyor: René Guénon a göre İslamiyet mistik bir din değil ésotérique bir dindir. Çünkü dairenin çevresinden yani şeriattan merkeze yani gizli hakikate doğru sayısız yollarla (tarikatlar) varılacağını kabul eder. Guénon’un bu hükmü yanlıştır. Tarikatlar İslama mahsus değildir Hıristiyanlık ve Budizmde de vardır. Dinin ésotérique anlaşılışını bütün din saymak doğru olsa bunu İslam’a maletmemek lazım gelir”. (Varlık ve Oluş 1968-Ankara s. 151).
(6) Feriddedin-i Attar Mantık al-tayr Çev. A. Gölpınarlı 1945-Ankara Cilt II s. 188-189.
(7) Attar daha önce de vurguluyor bu ilişkiyi: 4072-4081 agy s. 148-149.
(Şeklimi Koyarım. Damirî Hayât’ül-Hayâvân II s. 186. Ahmet Eflâki’den aktarıyorum: II s. 351.
(9) Damirî agy s. 436.
(10) Abdülkadir İnan Şamanizm: Materyaller ve Araştırmalar 2. basım: 1972-Ankara s. 18.
(11) Mahmut Gazimihal Musiki Sözlüğü 1961-Ankara s. 77.
(12) Gustave Flaubert Ermiş Antonius ve Şeytan 1968-İstanbul Çev. S. Eyuboğlu s. 192-196.
(13) Flaubert’de özellikle yaşamının sonuna doğru kesin bir açıklık kazanan bu isteğin ayrıntılı bir dökümü Jean-Paul Sartre’ın Ailenin Budalası adlı yapıtından izlenebilir.

Ulusal Kültür Dergisi'nin Ocak-1979/3 tarih ve sayılı basımında yayınlanmıştır.
1144  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Maya Mitolojisinde "tufan" Korkusu : Ocak 26, 2010, 01:53:42 ÖS
MAYA MİTOLOJİSİNDE "TUFAN" KORKUSU

Aztekler 16. yüzyilda "Fatih" Cortez Meksika kiyilarina ayak bastiginda uygarliklarının gelisim eğrisindeki son evreyi yasiyorlardi artik. O görkemli mimari o göz kamastirici astronomi bilgisi ve benzerini ancak eski Misir'da gördügümüz garip yildiz kültürü altin hirsiyla Yeni Dünya'ya çikan Ispanyollarin elinde yagmalandi yerle bir edildi. Hem de geride pek az iz birakmacasina. Arkeoloji tarihini anlattigi "Tanrilar Mezarlar ve Bilginler" adli kitabinda C.W Ceram Aztekler'den "boynu vurulan kültür" diye söz eder.

Diger yandan Azteklerle dogrudan bir baglantisi olmayan ve ondan çok daha eski çok daha büyüleyici bir kültürün yaraticisi olan Olmec'ler ve Mayalar uygarliklarinin denizin ta öte yakasindan gelen açgözlü yagmacilar tarafindan yikilmasina tanik olmayacak ölçüde sansliydilar denebilir. Bu insanlar bugün baslangicinin I.Ö 2500 yilina dayandigi ileri sürülen bir tarihi yaratmislar sonra da Ispanyollar gelmeden çok önce sessiz sedasiz ortadan kaybolup gitmislerdi. Tam olarak "kaybolmuslardi" da denemez; irklari jungle yakinlarindaki basit ve düz köylerde varliklarini mütevazi biçimde sürdürmüs ama o görkemli piramitleri tapinaklari yapan "ustalar ve bilginler" sanki "sir" olmuslardi.

Eger diplomatik bir görevle Orta amerika'ya giden maceraci Amerikali avukat John Lloyd Stephens ve onunla birlikte bu geziye çikan Ingiliz ressam Frederick Catherwood olmasaydi belki dünya bir zamanlar Yucatan ve çevresinde büyüleyici bir uygarligin yasadigini epey geç ögrenecekti. Stephens balta girmemis ormanlar içinde çiktigi gezintilerden birinde inanilmaz bir seyle karsilasmisti: Ormanin tam ortasina yerlesmis issiz ve sakin bir sehir! O güne dek varligindan haberdar olunmayan Maya uygarligi yirminci yüzyilin baslarinda art arda gelen yeni buluslarla gün isigina çikmaya basladi.

Ne var ki 3500 yila yayildigi sanilan bu kültürün geride biraktigi büyük kültürel mirastan yalnizca birkaç kirinti kalmisti geriye. Olmec ve Maya uygarliklarinin yildiz kültürü dini ve astronomisine iliskin yazili kaynaklarin Ispanyol "fetih" döneminde sistematik bir biçimde yok edildigi sonradan ortaya çikti. "Vahsi" yerlilere "Tanri yolunu" ögretme iddiasiyla Meksika ve Orta Amerika'ya gelen papazlar o muhtesem kalintilardan ve onlari yaratan uygarliktan habersizdiler ama "ilkel" orman köylülerinin elinde "putperest pagan batil" kitaplar oldugunu; bu basit köylülerin o anlasilmasi zor dinlerine oldukça bagli yasadiklarini farkettiler. Misyonerlerin en acimasizi ünlü Diego De Landa bir gecede çevredeki bütün köylülrin elindeki kitaplari toplatti ve binlerce cildi acimadan onlarin gözleri önünde yakip yok etti. Landa "Tanri yolu"na olan inanciyla yaptigi bu isten gurur duyuyordu ama yerlilerin büyük üzüntüsünü görünce yaptigi isten belli belirsiz bir pismanlik duymaya basladi. Ne var ki is isten geçmis bütün bilgiler kül olmustu. Landa ilahi bir vicdan azabiyla kimseye bir sey söylemeden geriye kalan birkaç safayi aldi ve sakladi. Bunlar bugün Maya kültürüne iliskin elimizde olan çok az belgenin bazilaridir.

Arkeologlar uzun süre bu gizemli uygarligin izlerini yorumlamakla ve kronolojisini çikarmakla ugrastilar ama o denli az veri vardi ki çok da somut bir yerlere varamadilar. Diger yandan Maya ve Olmec kültüründeki çogu unsurun Misir ile belirgin ortak nitelikler tasimasini ya görmezden geldiler ya da bunlara "önemsiz rastlanti" deyip geçtiler. Bunlarin en ilginci her iki kültürde de dini yapilarin en önemlileri "piramit" biçiminde olmasiydi. Üstelik Teotihuacan'daki Maya piramidiyle Giza'dakiler arasinda ölçüler yönünden de büyük benzerlikler vardi. Arkeologlar ve tarihçiler buna rastlanti demeyi yeglediler.

Her iki kültür de astronomi merkezliydi ve gezegen yörüngeleri hareketleri yildiz haritalari ve hatta presesyon inanilmaz bir hassasiyetle hesaplanmisti. Ve yine her iki kültürde de "ölümsüzlügün sirri"na yönelik bitmeyen bir arayis yildizlardan medet umma gelenegi vardi ve buna da "rastlanti" deniyordu. Her iki kültür de bütün piramit ve tapinaklarini belli yildizlara ya da göksel olaylara hizalaya-ak yapmisti herhalde bu da "rastlanti"ydi.

Chichen Itza'daki ünlü tapinagin iki yüzünden biri kis gündönümünde günesin batisina diger yüzü de yaz gündönümünde günesin dogusuna yöneltilmisti. Yilda iki kez ekinoks anlarinda da piramidin basamaklarinin gölgesi yan duvarin üzerine "tüylü yilan" biçimi vermek üzere düsüyordu. Bu "tüylü yilan" simgesi Maya uygarliginda sık sık karsimiza çikiyordu ve tanri Kukulkan'a baglaniyordu. Maya dininde Kukulkan bir "tüylü yilan"la gösterilirdi ve oldukça ilgi çekici bir hikayeye sahipti: Efsaneye göre yeryüzü büyük bir felaketle karsilasip birçok ülke sular altinda kaldiktan sonra Maya ülkesine "dogudaki deniz"den bilge bir tanri gelmisti küreksiz bir gemiyle. Yildizlarla dünyayla bina ve tapinak yapimiyla ilgili bilgileri hep bu bilgeden ögrenmisti Mayalarin atalari. Onu getiren gemi de biçiminden ötürü uzun boynunu ufka çevirmis büyük bir tüylü yilanla sembolize edilmisti. Bu bilge tanri Kukulkan kimdi? Sakin buzul devrinin sonunda sularin 100 metre yükselmesiyle ülkesi denizin dibine gömülen bir uygarligin okyanustan çikagelen kazazedesi olmasin? Mitleri çogu zaman hafif masallar olarak görürüz; ama arkeoloji tarihi bize mitleri hiçbir zaman hafife almamayi ögretir. Ingiliz arkeolog Leonard Woolley'nin Sümer sehri Ur'u ararken Tevrat'in Gilgamis Efsanesi'nden ödünç aldigi "tufan" mitini dogruladigini unutmamak gerek.

Ayni sekilde Heinrich Schliemann'in yalnizca Homeros'un Ilyada'sindaki bir fantezi bir mit oldugunu düsündügü ünlü Truva kentini bularak efsanenin dogrulugunu kanitlamasini da.

Bir diger ünlü Orta Amerika tapinagi Teotihuacan'da bulunuyor. Bu tapinak da Pleiades ya da bizde bilinen adiyla "Ülker" yildiz grubuna göre ayarlanmis. Takvimlerine çok bagli olan ve uygarlik tarihinin en sasmaz takvimini yaratan Mayalar Pleiades'e büyük anlamlar yüklemisler. Bu yildiz kümesinin gökyüzünün en tepe noktasina yerlesmesi 52 yillik döngülerle gerçeklesiyor. Mayalar sürekli olarak "dünyanin yokolacagi büyük felaket" korkusuyla yasamis bir ulus. Nereden kaynaklandigini bilmedigimiz inanislarinda 52 yilda bir "dünyanin sonu"nun gelecegi fikri var. Bu nedenle Pleiades döngüsünü tamamlayip zenith noktasinda belirdiginde Mayalarin sevinçle bunu kutlamalari sasirtici degil. Böylece "Bir afet dönemi daha olaysiz bitti önümüzde 52 yil daha var" diyebiliyorlardi. Sasirtici olan dünyanin bu sessiz sakin büyüleyici doga güzelliklerine sahip bölgesinde yasayan insanlarin niçin durup dururken böylesi "afet teorileri" olusturup bunlardan ölesiye korktuklari sorusu. Yoksa toplumsal bilinçaltinda çok eskilerden gelen bir "anı" mı vardi?

Meksika Guatemala ve Honduras bölgelerindeki eski uygarliklar derinlemesine arastirilmayi hakediyorlar. Sezgiler ve sagduyu Misir'da Uzak Dogu'da Stonehenge'de izlerini gördügümüz "yitik uygarlik"la ilgili en önemli ipuçlarinin bu bölgede ortaya çikacagini söylüyor sanki.
1145  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Maya Mitolojisi'nde Evrenin Yaradılışı : Ocak 26, 2010, 01:53:23 ÖS
Mayalar Amerika kitasindaki önemli kültürel kimliklerin olusmasinda önemli etkileri olan bir uygarlik olusturmuslardir.

Maya yaratilis söyleni günümüze kadar gelmis olan en büyük Maya belgesi Popol Vuh 'un bir parçasidir. Latin alfabesiyle kaleme alinan bu belgeyi bilimadamlari eski Maya hiyeroglifleriyle yazilmis bir metnin çevirisi oldugu ya da dogrudan Maya sözlü geleneginden derlenen öykü ve sarkilardan kaydedildigi görüsündedirler.

1700 lü yillarda Katolik bir misyoner Popul Vuh'u Ispanyolcaya çevirdi. Maya dilini akici bir sekilde konusabiliyordu. Kizilderililer eski tarihleri göstermeye ikna etmeyi basarmisti. Ispanyol metin yaklasik 150 yil boyunca gözlerden uzak kaldi. 1850'lerde Guetemala City'deki San Carlos Üniversitesi'nin kitapliginda bulundu ve ilk olarak 1857'de Viyana'da basildi.

Popul Vuh edebi olarak 'harika' tanimlamasi yapilan eserlerden biriydi. Destanin yaratilis söylenini anlatan bu parçasinda Hristiyanlik etkisi görülmektedir. Kitab-i Mukaddesi okuyanlarimizin hemen anlayacagi gibi destan ilk bölümlerle benzerlik gösterir.

Asagidaki destan tanrilarin yaratmak istedigi insanlar ve diger yaratilis söylenleri açisindan ilginçtir.

Baslangiçta sonsuz karanligin içinde yalnizca yukarida gökyüzü asagida deniz vardi. Hareket edecek ya da gürültü yapacak hiçbirsey olmadigi için sakin ve sessizdiler. Yeryüzü henüz sulardan yükselmemisti. Otlar ve agaçlar taslar magaralar ve koyaklar kuslar ve baliklar yengeçler hayvanlar ve insanlar daha yaratilmamisti. Kükrecek ya da gürleyecek hiçbir sey yoktu çünkü yalnizca yukarida bos gökyüzü ve asagida sakin deniz vardi.

Suyun içinde yesil ve mavi tüylerin altina yaraticilar gizlenmisti. Bu büyük düsünürler suyun içinde sessizce konustular. Evrende gecenin sonsuz karanliginda yalnizdilar. Birlikte ne olacagina karar verdiler. Birlikte yeryüzünün sulardan ne zaman yükselecegini ilk insanin ve tüm diger canli türlerinin ne zaman dogacagini bu canli varliklarin yasamak için ne yiyeceklerini ve şafağin dünyayi soluk ışik seline ilk ne zaman boğacağini kararlastirdilar.

"Yaratilis baslasin!" diye heyecanla seslendi. Yaraticilar "Boşluk dolsun! Deniz çekilsin ve yeryüzü ortaya çıksın ! Dünya uyan ! Böyle olsun !" Ve yeryüzü yarattilar. Yaraticilar yapti bunu. Sislerin arasindan bir toz bulutunun içinden dağlar ve vadiler denizden yükseldi ve çam ve selvi agaçlari zengin toprakta kök saldilar. Tatli sular daglarin yamaçlarinda ve vadilerin içinde dere olup aktilar.

Ve Yaraticilar memnun oldular. " Biz düsündük ve tasarladik" dediler "ve yarattigimiz kusursuz oldu !"

Sonra Yaraticilar sordular " Yarattigimiz agaçlarin altinda yalnizca sessizlik mi olsun istiyoruz ? Vahsi hayvanlar kuslar ve yilanlar yaratalim. Böyle olsun!"

Ve onlari yarattilar. Yaraticilar yapti bunu.
"Siz geyikler çaliliklar ve otlaklarda dört ayak üzerinde yürüyeceksiniz. Ormanda çogalacak agaçlarin serin gölgesinde ve nehir kiyilarinda uyuyacaksiniz. Siz kuslar agaçlarin dallarinda ve sarmasiklarin arasinda yasayacaksiniz. Oralarda yuvalarinizi yapacak ve çogalacaksiniz". Geyik ve kuslara böyle buyruldu ve böyle yaptilar.

Ve Yaraticilar memnun oldular: "Biz düsündük ve tasarladik ve yarattigimiz kusursuz oldu"
Sonra yaraticilar yarattiklari canlilarla baska seyler buyurdular. " Konusun seslenin ve bagirin her biriniz yapabildiginiz kadar. Bizim adimizi söyleyin bizi övün ve bizi sevin. "

Fakat kuslar ve hayvanlar bunu yapamazlardi. Çiglik atabilir tislayabilir ve ötebilirlerdi ancak yaraticilarin adlarini söylemezlerdi.

Yaraticilar yaptiklari canlilardan hosnut kalmadilar. Onlara dediler ki " Sizlere verdiklerimizi geri almayacagiz. Ancak bizi övemediginiz ve sevemediginiz için bunu yapacak baska canlilar yapacagiz. Bu yeni yaratiklar sizlerden üstün olacaklar ve sizleri yönetecekler. Sizlerin kaderi onlar tarafindan parçalanmak ve etinizin yenmesi olacak. Böyle olsun !"

Ve onlari yarattilar. Yaraticilar yapti onlari... Kendilerini övecek ve sevecek uysal ve saygili bir canli biçimlendirmeye karar verdiler. Önce çamurlu topraga sekil vermeyi denediler fakat bu malzeme çok yumusakti. Hareketsiz ve zayif bir yaratik oldu. Konusabiliyorsa ama hiç kimse dediklerine anlam veremiyordu.

"Çamurdan yapilmis yaratiklar hiçbir zaman yasamayacak ve çogalamayacaklar!" diye bagirdi yaraticilar ve bu yaratigi yok ettiler.

Sonra yeni yaratiklari tahtadan oymayi denediler. " Bu malzeme tam bize uygun görünüyor ! Saglam ve dayanikli" dediler. " Bu yaratiklar insana benziyor ve insan gibi konusuyorlar. Bunlardan pek çok yapalim. Böyle olsun!"

Tahtadan canlilar yasadi ve çogaldilar ama hiç kimse dediklerine anlam veremiyordu ve içlerinde yüzlerinde ruh elleri ve ayaklarinda kuvvet yoktu. Ciltleri sari ve kuruydu altinda besleyecek kan dolasmiyordu. Dört ayaklari üzerinde anlamsizca dolastilar ve yaraticilarini düsünmediler.

"Tahtadan yapilmis yaratiklar yasayip çogaltmak için yeterince iyi degil" diye bagirdi yaraticilar. Ve bu tahtadan yaratiklari yok etmeye karar verdiler.

Yaraticilar gökte özsuyundan büyük bir sel olusturdular ve yeryüzüne döktüler. Tahta yaratiklarin kafalarina vurdular ve onlari agaç gibi devirdiler. Sonra bir kartal üzerlerine geldi ve gözlerini oydu. Bir yarasa üzerilerine geldi ve kafalarini kopardi. Bir Jaguar üzerlerine atladi ve kemiklerini kirip dagitti. Yeryüzü karanlikla örtüldü ve araliksiz bir kara yagmur yagdi.

Güçsüz kalinca düsmanlari tahta yaratiklara saldirdilar. Büyük küçük hayvanlar onlara saldirdi. Sopalar ve taslar tabaklar ve çömlekler onlara saldirdi. Aç biraktiklari ve eziyet ettikleri köpekler simdi disleriyle yüzlerini parçaladilar. Ögütmek için kullandiklari taslar simdi onlari ögüttüler. Ocak atesi üzerinde yaktiklari kap kacaklar simdi yüzlerini yaktilar.

Umutsuzca yasamlari için savasan tahta yaratiklar evlerini çatilarina tirmanmaya çalistilar ama evler yikildilar ve onlari yere attilar. Dallarinda güvenlige kavusmak için agaçlara tirmanmaya çalistilar ama agaçlar onlari salladilar ve yere attilar. Magaralara girmeye çalistilar ama magaralar kapandilar ve onlara siginak olmayi reddettiler.

Birkaçi disinda tahta yaratiklarin tümü yok olmustu. Digerleri sekilsiz yüzler ve çeneleriyle sag kaldilar ve onlari soyundan gelenlere maymun adi verildi.

Yaraticilar sonra gecenin karanliginda görüsmek için toplandilar. Günes ay ve yildizlar daha gökyüzünde yerlerini almamislardi. "Yeniden bizi övecek ve sevecek yaratiklar yaratmayi deneyelim. Böyle olsun! Yeryüzünde soylu canlilar yasasinlar. Onlara biçim verecegimiz malzemeyi arayalim."

Dört hayvan dag kedisi koyot karga ve küçük bir papagan yaraticilarin önüne geldiler ve onlara yakinda bolca yetisen sari ve beyaz basakli misirlardan söz ettiler.
Yaraticilar hayvanlarin gösterdigi yola koyuldular. Misiri buldular ögüttüler ve bu yiyecekten soylu yaratıklar biçimlendirdiler.

" Böyle olsun !" diye heyecanla bagirdilar..

Ve onlari yarattilar. Yaraticilar yapti onlari.

Böylece dört ilk Ata yaratildi. Yaraticilar gövdelerini misir unundan yaptilar. Ögütülmüs sari ve beyaz misirdan içecekler yaptilar ve bunlar yeni yaratiklarina kas ve et oldu ve bunlarla birlikte güç vermek için onlari beslediler.

Ve Yaraticilar memnun oldular. " Biz düsündük ve tasarladik" dediler

"ve yarattigimiz kusursuz oldu!"

Bu dört ilk Ata insan gibi görünüyor ve konusuyordu. Çekici akilli ve bilgeydiler. Çok uzaklari görebiliyorlardi. Daglar ve vadiler ormanlar ve çayirlar okyanuslar ve göller ayaklarinin altindaki yeryüzü ve baslarinin üstündeki gökyüzü onlara dogalarini açik ettiler.

Dört ilk Ata dünyada görülecek herseyi gördüklerinde gördüklerinin degerini anladilar ve yaraticilarina tesekkür ettiler. " Bizi yaratip sekil verdiginiz için size tesekkür ederiz" dediler. " Bize görme duyma konusma düsünme ve yürüme yetenekleri için size tesekkür ederiz. Büyük ve küçük uzak ve yakin herseyi görebiliyoruz. Herseyi biliyoruz ve size tesekkür ediyoruz!"

Yaraticilar artik memnun degildiler. "Amaçladigimizdan daha iyi yaratiklar mi yarattik ? Çok mu kusursuzlar? " diye birbirlerine sordular. "O kadar bilgili ve bilgeler ki bizim gibi tanri mi olacaklar ? Daha az görsünler ve bilsinler diye görüslerini mi azaltsak ? Böyle olsun.!"

Böyle konustu Yaraticilar ve yarattiklari varliklari degistirdiler. Gözlerine sis üflediler ki yalnizca yakinlarinda olanlari görsünler. Böylece Yaraticilar dört ilk Ata'nin sahip olduklari bilgi ve bilgeligi yok ettiler.

Yaraticilar atalarimizı yaratip böyle biçimlendirdikten sonra dediler ki : "Simdi Ilk Atalar için özenle esler yaratip biçimlendirelim. Esleri onlar uyurken gelsinler ve uyandiklarinda onlara mutluluk vermek için orada olsunlar. Böyle olsun.!"

Ve onlari yarattilar. Yaraticilar yapti onlari.

Ve yaraticilar memnun oldular. "Biz düsündük ve tasarladik" dediler

"ve yarattigimiz kusursuz oldu!"

Bir süre sonra Yaraticilar Ilk Atalar ve Analara benzeyen birçok insan daha yaptilar. Insanlar karanlikta yaşayip çogaliyorlardi çünkü Yaraticilar daha ne günesi ne ayi ne de yildizlari herhangi bir isik biçimi yaratmislardi. Hem açik hem koyu tenli hem varlikli hem yoksul ve farkli diller konusan çok sayida insan doguda birarada yasiyordu.

Tanrilarinnin hiçbir görüntüsünü yapmadilar ama yaraticilarini unutmadilar ve sevgi dolu ve uysaldilar. Yüzlerini göge kaldirip dua ettiler : "Ey Yaraticilar! Bizimle kalin ve bizi dinleyin ! Isik olsun ! Safak olsun ! Gündüz olsun' Safak dünyayi soluk isiga bogsun ve günes onu izlesin. Günes her gün aydinlarak gökyüzünde parladikça bize soyumuzu sürdürmemiz için kizlar ve ogullar bagislayin. Bize iyi yararli ve mutlu yasamlar verin ve bize baris verin.!"

Bu sözlerle insanlar günesi yükselip Yaraticilarin yaptiklari basamaklari altin isinlariyla aydinlatmaya çagirdilar.

"Ve öyle olsun!" dedi Yaraticilar "Işik olsun ! Evrenin şafaginda tüm yarattiklarımızın üstünde sabahın erken ışığı parlasin ! Çünkü biz düsündük ve tasarladık ve yarattığımız kusursuz oldu !"

Ve onu yarattilar. Yaraticilar yapti bunu. Günes sulardan yükseldi ve altin isinlarini yeryüzüne saçti. Büyük ve küçük hayvanlar koyaklarin serin gölgesinde ve nehir kiyilarinda ayaga kalktilar ve dogan günese yüzlerini döndüler. Jaguar ve puma kükredi ve yilan tisladi. Kuslar kanatlarini açtilar ve sarki söylemeye basladilar. Insanlar tütsüler yakan ve kurbanlar sunan rahiplerin çevresinde dans ettiler. Çünkü Yaraticilar dünyayi isikla aydinlatmislardi ve kusursuzdu.
1146  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Sümer Metinlerinden Tevrat'a Uzanan Gizemin Zecharia Sitchin Imzalı Yorumu : Ocak 26, 2010, 01:52:44 ÖS
Annunaki ve "13 Ahau"



Ve dünyanın üzerinde insanlar çoğaldılar oğulları ve kızları oldu; ve bir gün Tanrı'nın oğulları insanın kızlarını gördüler beğendiler onları eşleri olarak seçtiler. Onlardan güçlü ve yenilmez bir nesil doğdu."
Bu satırlar Tevrat'ın "Genesis - Yaratılış" bölümündeki bir ayete ait. Yirminci yüzyılın ortalarına dek çok da fazla sorgulanmayan ve açıklanması güç görünen benzeri ifadeler dini muhafazakarlığın yumuşama eğilimine girmesiyle birlikte dilbilimcilerin ilahiyatçıların ve tarihçilerin ilgilerini üzerinde toplamaya başladı. Bütün semavi dinlerin öncüsü denebilecek Museviliğin Kutsal Kitabı Tevrat "Yaratılış" bölümündeki bilmece gibi ifadelerle çelişkili yorumlara neden oluyordu. Nuh ve yakınlarının kurtulduğu büyük Tufan'dan sonra dünya üzerinde insanlar çoğalmaya başlarken noalrın kızlarını beğenen "Tanrının Oğulları" da kimdi? Bu birleşmeden "güçlü ve yenilmez nesiller" doğması ne anlama geliyordu? Din adamları bunların tartışılmaya başlamasından hoşlanmadılar ama soru işaretleri bir dönem unutulsa bile bir süre sonra yeniden insanları meşgul ediyordu.

Altmışların sonlarında İsviçreli yazar Erich Von Daniken Tevrat'taki ilginç ayetlerin yanı sıra antik çağ tarihine ilişkin açıklanamayan gariplikleri de derlediği sansasyonel kitabı "Tanrıların Arabaları"nda alabildiğine spekülatif bir varsayımla çıkıverdi ortaya: "Tanrının oğulları" bilinmez bir zamanda uzaydan gelip dünyamıza inen bizden çok çok ileri bir uygarlığın üyeleriydi ve dünyamız üzerinde belirgin izler bırakmışlardı. Mısır'ın piramitleri Paskalya Adası'nın heykelleri Hindistan'ın garip efsaneleri ve Orta Amerika'nın tapınakları hep onların geliş hikayelerine ait gizleri barındırıyordu.

Elbette ortodoks bilim bu iddiaları ciddiye bile almadı. Her şeyden önce Daniken bir "amatör"dü bilim adamı değildi. Diğer yandan çoğu kez bilgi eksikliği ve aceleci yorumlarla basit hatalar yapmış bütünüyle iç tutarlılığa sahip bir teori de geliştirememişti. Bilimsel yaklaşım ve yöntemlerden uzak olduğu için varolan verileri eğip büküyor istediği sonuca bir biçimde uydurmaya çalışıyordu ki bu da onun teorilerini bir üfleyişte yıkılacak iskambil şatolara benzetiyordu. Birkaç arkeolog ve astronom dışında Daniken'i ciddiye alıp yanıt vermeye çalışan bile olmadı. Oysa işin başında doğru sorular soruyordu İsviçreli yazar ama bunlara yanıt getirmeye çalışırken spekülatif eğilimleriyle inandırıcılığını yitiriyordu.

Bir süre sonra tam "Tanrıların Arabaları"nın mdyatik sansasyonu dinmişken hiç beklenmedik bir yerden bir başka çarpıcı teori çıkıverdi ortaya. "Çarpıcı" nitelemesi de yetersizdi aslında; eğer Daniken'in söyledikleri "ilginç" olarak görülüyorsa bu teoriye ancak "şoke edici" nitelemesini uygun görebilirdik. İnanılmaz şaşırtıcı son derece radikal ve aynı oranda da büyüleyici bir teoriydi bu. Yazarı da dünyanın en saygın ve en usta dilbilimci ve tarihçilerinden biriydi: Zecharia Sitchin. Mezopotamya'daki bütün kazı alanlarında bulunmuş binlerce eski tabletin derlenip okunmasına ve tercümesine olağanüstü destek vermiş bütün Batı dillerinin yanı sıra antik dillerin neredeyse hepsini çok iyi bilen bu büyük usta "12. Gezegen" adını verdiği kitabıyla bilim gündemine bomba gibi düşmüştü.

Sitchin bir bilim adamıydı ve dünyanın her yerinde akademik çevrelerde sevgi ve saygıyla anılıyordu. Dahası yaşamının otuz yılını Mezopotamya uygarlıklarına ait çivi yazısı tabletlerin derlenip okunmasına ve deşifre edilmesine vermişti. Bütün bu uğraşının meyvesini Tevrat'ın gizemli bölümlerinin deşifresiyle de birleştiren Sitchin eski metinlerin mitoloji ya da dini fantezi diye bir kenara atılamayacağını eğer doğru "anahtar"la okunursa neredeyse bire bir dünyamızın "günce"sini sergilediğini iddia ediyordu ve bu "anahtar"ı uzun çalışmalar içinde geliştirmişti.

Bundan 450000 yıl önce "Nibiru" ya da "Marduk" adlı bir gezegenden bir grup ziyaretçi gelmişti dünyamıza. Nibiru Pluton'un dışından elips bir yörüngeyle güneş sistemimize bağlı olan "12. Gezegen"di. (Sümerler Güneş ve Ay'ı da sayıyorlardı.) Yörüngesini tamamlaması yaklaşık 3600 yıl sürüyordu ve bu büyük turun önemli bir bölümünü dünyanın çok uzağında geçiriyordu Nibiru. Sümerlerin büyük tanrısı Anu aslında bu federasyonun başkanıydı ve onun tarafından dünyamıza bazı mineraller almak üzere yollanmış olan ekibe de "Annunaki" deniyordu. Başlarında Sümer dininin en büyük tanrısı olan Enlil vardı. Enki İnanna Ninlil Ereşkigal gibi diğer "tanrı"lar da aslında bu ekibin "beyin takımı"nı oluşturmaktaydı. Gelirken yanlarında madenlerde çalıştırmak üzere eğitilmiş iri cüsseli devasa işçiler getirmişlerdi ki bunlar Tevrat'taki "Nefilim"e denk geliyordu. Bir süre sonra ağır şartlara isyan eden devlerin yerine dünyadaki varolan en uygun yaratık seçilmiş bu maymunsu yaratık üzerinde genetik işlemler uygulanarak "insan nesli" geliştirilmişti. Annunaki arasında bu insanlarla ilişki kuranlar da çıkmıştı ve bir anlamda "melez tür" yaratma deneyleri yapılmıştı - aynı Yaratılış bölümünde "Tanrının oğulları insan kızlarını eş olarak seçti" ayetinde söylendiği gibi.

Sitchin'in teorisi Daniken'inki gibi bir "türetme" düşünce değildi ve görünüşünün aksine hiçbir spekülatif yön taşımıyordu. Onun yaptığı yalnızca bütün antik diller için geçerli olabilecek dilbilimsel bir şifre anahtarı bulmak ve bu anahtarla o metinleri okuyup tercüme etmekten ibaretti. Elbette yankıları da büyük oldu. Daniken gibi bir amatöre kolayca sataşanlar sitchin gibi bir ustaya aynı pervasızlıkla yaklaşamıyorlar belli belirsiz "bu metinlerle uğraşa uğraşa akli dengesini yitirmeye başladı" demeye getiriyorlardı. Ama Sitchin hiç aldırmadı ve yoluna devam etti. Bugün altı kitaptan oluşan "Earth Chronicles" (Dünya Güncesi) dizisiyle ortalığı sarsmaya devam ediyor.

Nibiru'ya gelince: Astronomlar neredeyse elli yıldır güneş sisteminde Pluton'un dışında oldukça uzun yörüngeli bir gezegenin varlığından şüpheleniyor ve bu doğrultuda araştırmalar yapıyorlar. "Planet X" adı verilen bu araştırma misyonu içinde Sitchin'in Sümer metinlerinden çıkardığı bilgilerin doğruluğunun kanıtlanmak üzere olduğunu söyleyenler de var böyle bir ize hala rastlanmadığını belirtenler de. Ama Nibiru'nun büyüsü giderek daha çok insanı çekmeye başlıyor. Hele gezegenin dünya yakınına bir dahaki geliş tarihinin aşağı yukarı 2013 yılına rastlayacağı tezi dikkate alınınca heyecan daha da artıyor. Bilindiği gibi Olmec ve Maya takvim sisteminin döngüler üzerine kurulu yapısında merakla beklenen ürpertici bir tarih var. Bu Maya takviminde "13 Ahau" olarak adlandırılıyor ve bir dahaki 13 Ahau da 23 Aralık 2012'ye rastlıyor! Bütün tarihleri boyunca Mayalar 13 Ahau'ya konsantre olmuşlar o günden hem korkmuşlar hem heyecanla beklemişler. 2012'nin sonu 2013'ün başı diyebileceğimiz bu tarih acaba Nibiru'dan Annunaki'lerin dönmesini mi işaret ediyor bize? Ne kadar çılgınca görünürse görünsün Sitchin gibi bir bilim adamının sözleri karşısında heyecanlanmamak mümkün mü: "Ben bu kitapları dünyalılara yaratıcılarını anlatmak ve onların dönüşüne hazırlanmalarını sağlamak amacıyla yazdım. Annunaki döndüğünde buna hazır olmanız için."
1147  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Inanna'dan Hathor'a Yitik Uygarlıkların Gizemli Tanrıça Figürleri : Ocak 26, 2010, 01:49:05 ÖS
Sümer'de İnanna Babil'de İştar Mısır'da Hathor Asur'da Astarte... Hepsi aynı güçlü büyüleyici ve gizemli kadının farklı adları. "Yeryüzü'nün Hanımı" yalnızca bir "mit" olabilir mi?

Bugün varolan durum ne olursa olsun dünya üzerinde erkeklerin egemenliğinin hiç de "vazgeçilmez" sayılmadığı bir dönemin yaşandığına ilişkin yadsınamaz kanıtlar yüz yılı aşkın bir süredir önümüzde duruyor. Arkeoloji ve antropolojinin yirminci yüzyılda edindiği bilgilerle iyice aydınlanan "şematik" anaerkil toplum döneminden söz etmiyoruz. İnsan uygarlığının bu gezegen üzerinde biçimlendiği ilk ve bilinmez dönemdeki kadın figürlerinin çarpıcı ve silinmez izleri daha başka daha yoğun bir "kadın ağırlığı"nın altını çiziyor. O denli çok ama ne yazık ki o denli muğlak veriler var ki elimizde binlerce yıl öncesinde bu denli güçlü izler bırakan bir "feminen varlık" nasıl olup da semavi dinlerin egemenliğiyle birlikte (ve sistematik çabalarla) unutturulmaya çalışılmış çözemiyoruz.
Bilinen ilk uygarlık izlerine rastladığımız Yakın Doğu'nun hemen her yerinde başka isimlerle ama şüphe götürmez biçimde aynı kişilikle son derece güçlü çekici ve bilge bir kadın çıkıyor karşımıza. O bütün inanç sistemlerinin esinlendiği eski Mezopotamya Anadolu Mısır ve Hint metinlerinde izine rastlanan belki de "yitik uygarlık" ve "yitik bilgi"nin anahtarı durumundaki bir kadın figürü: İnanna.

Eski Sümer metinlerinde İnanna 5000 yıl öncesinin insanları üzerindeki sarsılmaz etkisiyle çıkıyor karşımıza. Verimliliğin cazibenin güzelliğin olduğu kadar; savaşın gücün ve bilgeliğin de simgesi. Sümer kadınları (ki Samuel Noah Kramer'in çevirdiği metinlerden anladığımıza göre bugünün kadınının sahip olduğu haklardan fazlasını ellerinde bulunduruyorlarmış) yalınızca dualarını değil sevgilerini ve bağlılıklarını da sunmuşlar hep İnanna'ya. Başları sıkıştığında ondan yardım istemişler; mutluyken onun şerefine içmişler. Yalnızca kadınlar değil erkekler de İnanna'ya çok büyük saygı göstermiş. Bildiklerinin çoğunu ondan (ve büyük tanrı Enki'den) öğrenmişler. Ama hata yaptıklarında da onun şerrinden korkmuşlar. Bütün sevecenliğine rağmen İnanna yeri geldiğinde yanlışları cezalandırmakta da tereddüt etmiyormuş çünkü.

Bölük pörçük Mezopotamya çivi yazısı tabletlerin Babil dönemine ait olanlarında İnanna bu sefer İştar adıyla çıkıyor karşımıza. Ama onunla ilgili aktarılan bilgilerde ve ona yapılan göndermelerde değişen bir şey yok. İnanna Sümer metinlerindeki "hükmedici" grubun yani Anunnaki'lerin Enki ile birlikte insanlara en yakın olanı ve en sevecen davrananı. Bu sevecenlik erkekler söz konusu olduğunda "çapkınlık" görünümüne de bürünebiliyor çünkü İnanna bu yönüyle de ünlü. Beğendiğinde ve arzuladığında ölümlülerle de ilişkiye girebiliyor aşk yaşıyabiliyor. Ara ara cinsel cazibesini amcası Enki ve Büyük Tanrı Anu'ya karşı da kullandığına ilişkin anlatılar var tabletlerde. Babil'de İştar adıyla sözü edilenlerde de değişen bir şey yok.

Anadolu'ya geldiğimizde iki büyük gelenekle karşılaşıyoruz: Bunlardan birincisi Hitit ya da Hatti bilgi birikimi. Bu yüzyılın başına dek yalnızca Tevrat'ta sözü edilen hayali bir toplum olduğu düşünülürdü Hititlerin. Mısır'la olan ilişkilerini açığa çıkaran Kadeş Antlaşması metni bile arkeologlara "güçlü ve büyük" bir Hitit Devleti'nin varolmuş olabileceğini düşündürmemişti. Ama Hattuşaş'ta yapılan yoğun çalışmalar sonucunda (bunların bir bölümünde ne yazık ki bilinçsizce teknikler kullanılmış ve arkeolojik buluntulara zarar verilmiştir) efsanevi Hititler binlerce yılın bulutları arasından sıyrılıp beliriverdiler. Bir süre sonra da yazıları çözüldüğünde Hint-Avrupa kökenli oldukları ortaya çıktı ve bilgi birikimleri masaya yatırıldı. Epey yol alınmış olmasına karşın bu ilginç insanların çıkış noktaları ve uzak geçmişlerine ilişkin verilerimiz hala çok eksik. Ama onların kültünde de yine 12'lik bir panteon ve yine güçlü bir kadın tanrıça var. Bütün özellikleriyle İnanna ve İştar'la örtüşen; aşağı yukarı benzeri "mit"lerde aynı biçimde sözü edilen bir tanrıça bu.

Bir diğer Anadolu kültü net olarak kökeni bilinememekle birlikte Frigya ve Galat buluntularında ortaya çıkan ve yine Mezopotamya panteonuyla anlatılarla bağlantılı olduğu şüphe götürmeyen farklı isme sahip bir güçlü kadına yönlendiriyor bizi: Kybele. Anadolu'ya 4000 yıl önce gelip yerleştikleri varsayılan ve Hititlerden sonra Orta Anadolu'da etkinleşen Galatlar bilinen Kelt kollarından biri. Göç yolları ve çıkış noktaları çok net olarak bilinememekle birlikte Anadolu'da sağlam bir inanç/kültür birikimi oluşturduklarına tanık oluyoruz. Onların "Güçlü ve Güzel Hanım"ı Kybele ise bildiğiniz üzere İnanna/İştar mitinin bire bir aynısı denebilir.

Yine İ.Ö 3000'lere ama bu kez Eski Mısır'a dönüyoruz. Bilindiği gibi İ.Ö 2. binyılın ortalarından itibaren Mısır yıldız dininde ve bilgeliğinde güçlerinin bir bölümünden feragat etmiş izlenimi veren ve yetkesini eşi Osiris'le birlikte kullanan bir tanrıçaya İsis'e rastlarız. Aşağı yukarı bu "panteon dengesi" Mısır'da "Hiksoslar Devri" olarak bilinen işgalin kırılmasından sonra belirginleşir yani İ.Ö 1700 dolaylarında. Bu dönemde Thebes prensleri yönetimi ellerine geçirmiş; Heliopolis Giza ve Dendera kültleri revizyona uğramıştır. İsis son derece güçlü ve etkin bir figür olmasına karşın bu dönem Mısır panteonundaki görünümüyle Mezopotamya ve Anadolu'nun İnanna/İştar/Kybele kültlerindeki güçlü pervasız çapkın ama sevecen ve yardımsever kadın figürüne çok fazla benzemez. Deyiş yerindeyse onda İnanna'nın "serseri cazibesi" yoktur; daha çok "durmuş oturmuş bir Mısır hanımefendisi" gibidir. Burada bir farklılaşma mı söz konusu acaba yoksa işin altında başka bir iş mi var?

Sorunun yanıtı bir başka Mısır feminen figüründe çıkıyor ortaya. Üstelik bu bilinen en eski tanrıça neredeyse. İzlerine Sina yarımadasının hanedanlar öncesi kültlerinde eski Baalbek buluntularında ve Mısır'ın en eski yerleşim yerlerindeki ayrıntılarda rastlanıyor. Bu kadın tanrıça Hathor.

Mısır'ın soru işaretleriyle dolu geçmişinde en çarpıcı göürünümlerden biri olarak rastlaşıyoruz Hathor'la. Aşkın güzelliğin şarabın ve cinselliğin simgesi olarak beliriyor. Ama aynı zamanda Yukarı Mısır'ın kimbilir hangi uzak geçmişe ait en eski kentlerinden Dendera'nın da "Yüce Hanım"ı o. Üstelik aşk ve şarabın simgesi olduğu kadar savaşın ve gücün de simgesi. Yetki ve forsundan asla vazgeçmiyor yeri geldiğinde Ra'ya bile başkaldırıyor - hatta tıpkı İnanna'da gördüğümüz gibi cinsel cazibesini Ra'nın üzerinde kullanmaktan çekinmediğini ortaya koyan hikayeler var Mısır mitlerinde. Birçok belgeye göre "Ra'nın gözü" olarak adlandırılıyor. Yani ülkenin bütünü üzerinde dolaşıyor ve güvenliği sağlıyor Ra'nın yardımcılığını yapıyor. Tıpkı Mezopotamya'yı millerce gökyüzünde dolaşarak kateden ve Enlil ile Enki'nin temsilciliğini üstlenen İnanna/İştar gibi. Ne var ki İ.Ö 1600'lerden sonra Hathor'un ve ona ait izlerin bir biçimde silinmeye ya da "asimile edilmeye" çalışıldığına tanık oluyoruz Mısır'da. İsis figürü baskın çıkıyor Hathor geri plana atılıyor. Bir tek istisnası var bunun o da Mısır'ın söz konusu dönemindeki tek kadın firavun olan güçlü ve güzel Hatşepsut. Bu ilginç ve karizmatik kadın Hathor kültüne sahip çıkmaya çalışıyor yönetimi süresince.

Elimizde ilginç ve epey gizemli bir düğüm var: Bütün Eski Yakın Doğu kaynaklarında belirgin biçimde vurgulanan güçlü bir kadın figürünün aşağı yukarı İ.Ö 1500'lerden itibaren "yokedilmeye" çalışıldığını görüyoruz. İnanna İştar Kybele ya da Hathor simgelerini Venüs'te buluyorlar ilginç bir biçimde ve bu simge onların bilinen bazı niteliklerinin eklektik biçimde toparlanmasıyla Batılıların uygarlığın merkezi gibi görme eğiliminde oldukları Eski Yunan'a taşınıyor. Bilinen Antik Çağ bilgeliğinin bilgi erozyonuna uğramasından sonra yeniden doğrulmaya çalıştığı yer olan Eski Yunan'da bilinen kültler ithal edilmekle birlikte yeni bir panteon düzenlemesine gidiliyor denebilir. Burada erkek egemen toplumda kadınlara tanrıça bile olsalar verilebilecek payenin ancak "güzellik ve aşk" ya da "bereket ve verimlilik" olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Venüs yıldızı Afrodit'i simgeliyor Eski Yunan'da. Yani çapkın güzellik ve aşk tanrıçasını. Ama Yunanlıların Afrodit'inde İnanna'nın İştar'ın ya da Hathor'un karizmasından iz yok. İnanna ile ilgili birikimlerin parçalandığını kopuk izlerin bazılarının farklı tanrıçalara serpiştirildiğini görüyoruz. Sözgelimi onun savaşçı yönünü Athena alıyor. Bununla birlikte Afrodit ile ilgili yunan anlatılarında ilginçlikler de yok değil: Sözgelimi onun çok sonradan Kıbrıs üzerinden Olimpos'a gelmiş bir "Eski dünya" tanrıçası olduğundan ve Zeus'un onun panteona almazlık edemediğinden söz ediliyor. Ama İ.Ö 1000 dolaylarında artık bizim sihirli tanrıçamızın bilinçli bir biçimde silinmeye çalışıldığı dikkatli gözlerden kaçmıyor.

Bundan sonrası "bilgi kaybı" sürecinin en trajik ve en sevimsiz dönemleri. Semavi dinlerin devlet yapıları içinde örgütlenerek bilinen dünyaya egemen olmalarından sonra artık kadın figürleri ancak "figüran" olabiliyor yeni inanç sistemlerinde. Onlara "Annelik" yakıştırılıyor (Meryem Ana) ya da doğru yola dönen fahişe olabiliyorlar (Maria Magdelena.) Ama ilginçtir her ne kadar "tektanrılı" dense de semavi dinlerin içinde "panteon ruhu"nun bütünüyle yok edilemediğini görüyoruz - Trinity (hıristiyanlıktaki Baba - Oğul - Kutsal Ruh üçlemesi) ya da "Melekler" bunun göstergeleri.

Ortaçağ yani antik Dünya bilgeliğine ilişkin nerdeyse bütün bilgilerin din adamlarınca sistemli biçimde yokedilip silinmeye çalışıldığı dönem bilgi birikiminin büyük bir direnişinin de tanığı. Ne var ki bu son derece trajik bir direniş. Eski bilgelik bir kısım druid (Ortaçağ Avrupa'sında Kelt ve Cermen kökenli pagan rahip) gruplarınca yaşatılmaya çalışılırken kadın bilgeliğinin ve İnanna/İştar/Hathor geleneği ve birikiminin de kadın paganlarca saklanmaya nesilden nesile aktarılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz. Yazık ki sayıları zaten çok az olan bu "bilgi saklayıcı"lar yine din adamlarının sistemli örgütlenmeleri sonucu oluşan engizisyon elinde işkence edilip öldürülüyorlar birer birer. Elimizdeki "cadı masalları" bu bilge ve yürekli kadınların bilgiye sahip çıkıp yaşatma çabalarından ibaret.

Sonuçta bunca çileye karşın bugün etkinliğini ve çekiciliğini yitirmemiş bir "kadın kültü" yeniden doğrulmaya çalışıyor. Andığımız ana çizginin dışında Hint kültüründe Tara Asur ülkesinde Astarte Çin'de Kwan Yin ve daha nice "İnanna varyantı" yalnızca bir rastlantı ya da "sıradan bir mit" olabilir mi? Modern araştırmacılar iz sürüyorlar inatla. İnanna/İştar/Hathor kültü efsanevi yitik kıta Atlantis'ten taşınan bir mit miydi yoksa Sitchin'in iddia ettiği gibi onbinlerce yıl önce dünyaya egemen olan Anunnakiler panteonundaki bir kadın kahramanı mı vurguluyordu bilemiyoruz şimdilik. Ama çember gittikçe daralıyor. En azından şunu söyleyebiliriz: İnanna bu dünyanın inkar edilemeyecek gerçeklerinden biri. Amazon hikayelerinden cadı efsanelerine; koruyucu kadın perilerden baştan çıkarıcı dişi cinlere dek binlerce mit bile üstü örtülemeyecek bir "varlığın" işaretçisi.
1148  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Maya Takvimi & 2012 Uzerine - Jose Arguelles : Ocak 26, 2010, 01:48:16 ÖS
Mitolojik kaynaklardaki veriler ve sembolizmin spiritüel açıdan bir yorumu:

Maya takviminin Buyuk Dongusu & 2012 nin anlami nedir?

José Arguelles

En ilginc zamanda yasiyoruz. Maya perspektifinden ve bir cok diger perspektiflerden : Bunlar Bitis Zamanlari. Bu kehanet zamani. Hemen hemen herkes 2012 tarihini isitmistir. Cogu insan bu tarihi isitir ve soyle der “Hmm bu Maya takviminin sonu degil mi?” Bu basmakalip yanittir. Maya takvimi 2012’de sona ermez. Maya takvimi donguler icindeki dongulerin icindeki dongulere dayanir. 2012 de olacak olan sey buyuk dongunun sona ermesidir. Bazi nedenlerle 2012 tarihi diger tarih kehanetlerinden daha cok insanlarin zihinlerinde ve hayallerinde kalmistir. 2012 bir isaretleyicidir DNA mizdaki uyanis cagrisidir.

Mayalar icin 2012 genelde Buyuk Dongu olarak sozu edilen dongunun bitisidir. Buyuk Dongu Maya takviminde 13.0.0.0.0 tarihinde baslayan 5125 yillik bir dongudur. Gregorian/Julian takviminde bu tarih M.O. 13 Agustos 3113 tur. O noktada ne oldu? Eger tarih kitaplariniza bakarsaniz cogu Batili tarih kitaplari uygarlik tarihinin yaklasIk M.O. 3100 de basladigini soyler bu Maya Long Count takviminden 13 yil farklidir.

Hintlilerin su andaki Kali Yuga dongusu sadece 11 yil sonra MO 3102 de basladi bu soylenene gore Lord Krishna’nin dezenkarne oldugu ve Kali Yuga’nin basladigi zamandir. Kali Yuga son ve en karanlik cagdir. Mayalara gore tarih MO 3113’te basladi. Misir’in ilk hanedani yaklasIk MO 3100’de kuruldu. Tarihteki ilk sehir yaklasik MO 3100 de kuruldu. Bu Uruk sehri idi bundan Irak ismi turedi. Uruk Mezopotamya’da tarihin baslangicinda yedi bilge adam tarafindan kuruldu. Eger tarih kitaplariniza bakarsaniz uygarlik tarihi olarak dusundugumuz hemen her seyin o noktada basladigini ve yavasca oradan insa oldugunu gorursunuz – bu uygarligin Babil/Mezopotamya orijinidir. Mayalar uygarligin bu 5125 yillik dongusunun 21 Aralik 2102 de sona erecegini soyluyorlar. Su anda cok az zaman kaldi – cok uzakta degil.

Ucuncu Binyilin ilk yilindan once herkesin siddetle farkinda oldugu buyuk bir olay gerceklesti. Bu olay 9-11 olarak biliniyor. Bu simdi hepimizin 2012 yolunda oldugumuz gerceginin durumunu tesis eden kiyamet gibi bir olaydi. Tum isaretler 2012 yi gosteriyor. Hic kimse 21 Aralik 2012 den gecmeden gelecege ulasamaz. Dongunun sonu ne anlama geliyor? Dunyada tam simdi neden olaylarin su anda gerceklestigi sekilde oldugu ile ilgili bize ipuclari veren gercekte neler oluyor? Ve bu seyleri bu kadar iyi bilen kadim Mayalar kimlerdi?

21 Aralik 2012’de bir dongu tamamlanacak. Mayalarin 13 baktun olarak adlandirdigi bir dongu. MO 3113 ve 2012 arasinda 13 baktun vardir. Bir baktun tam olarak 144000 gunluk bir dongudur. On uc tane 144000 gunluk dongu ve bir dongunun tamamlanmasina gelirsiniz. Bu tarhi dongusu veya uygarlik dongusu olarak adlandirdigimiz dongudur. Bu dongu Dunyanin ve gunes sisteminin ve hatta galaksinin tekamulunun tarihinde cok ilginc bir dongudur.

21 Aralik 2012 ayrica daha buyuk bir dongunun sonun isaret eder 26000 yillik dongu. Bu uzun dongudur. Ayrica 21 Aralik 2012 de kapanan bundan daha buyuk bir dongu de vardir: 104000 yillik bir dongu. Tum bu donguler 2012 de tamamlaniyor veya yakinsama noktasina geliyor.

Bu dongunun zirve noktasi on uc baktunun son yedi ayi sirasinda gerceklesecek ( Haziran – Aralik 2012). Kis Gundonumu sirasinda Dongu kapanirken Dunya dolaykutupsal (kutup cevresinde olan) bir kopru ile donatilacak bu insanin kendi – algilamasini ebediyen degistirecek ve onu daimi kozmik bilinclilige yukseltecek. Sonra bunu Yedi Mistik Ay takip edecek bu gezegenin kozmik uygarliga girisini ve Galaktik Federasyona tam uyeligini isaret eder. “Noosferi olan bir baska gezegen” olarak bildirilecek. “Sonunda basardı.
1149  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Adem Ve Ademoğulları : Ocak 26, 2010, 01:46:16 ÖS
Adem üç semavi din tarafından ilk insan olarak bilinir. Fars-Sanskrit kökeninde bulunan "adamas" sözcüğü Türkçe'de "adam" erkek olarak yerleşmiştir (2). Bu gösteriyor ki Adem sözcüğü oldukça yaygındır. İbranice'de "kızıl toprak" anlamına gelen Adem ilk insanın Kızılderili olduğu kanısını uyandırmıştır. Ayrıca Atlantaloglar arasında Atlantis'in toprağının verimli voklanik ve demir oksitli oluşundan dolayı kırmızı renkte olduğunu düşünenler de var. Kızılderili Amerika'nın keşfinden çok önce Grekler tarafından (Atlantisliler gibi) deniz ulusları olan Finikelilere ve Giritlilere denilirdi. Fenikeli (Phoinikia) Grekçe'de Kızılderili anlamına gelir. Ayrıca Mısırlılar kendilerinin aslen Kızılderili olduklarını söylerdi. Blavatsky'e göre "Gizli Doktrin öğretir ki Ad-i ilk konuşan insanlara verilen adını... Adam Sanskritçe Ada-Nath'dır ve Ad-İswara gibi ilk önder anlamına gelir. Aynı şekilde Ad (ilk)'le başlayan her hangi bir Sanskrit sözcük bu anlamı içerir" (3).

Fenikelerin tanrısı Adonis etrafında Anadolu ve Orta-Doğu'da yaygın bir kült oluşmuştu. Batı Anadolu'da Frigler ona Attis derlerdi. Sami dillerde Adonis sözcüğü efendi veya önder (hükmeden) anlamını aldı. İbraniler Tanrı anlamıa gelen "Yahweh" sözcüğü boş yere kullanıp on emirlere karşı gelmemek için onun yerine aynı kökenden "Adonay" sözcüğü kullanırlar.

Adem konusu tarih boyunca çeşitli spekülasyonlara yol açmıştır. Tevrat’ta verilen bilgilere göre Adem'in ilk oğulları Habil ve Kabil (Kaini) idi. Kabil öz kardeşi Habil'i öldürdüğü için lanetlenmişti ve Tanrı tarafından yüzüne bir işaret konularak kovulmuştu. Cennet Bahçesi Aden'in doğusunda uzak bir yerde kendine Nod adında bir şehir kurmuştu ve evlenerek çocuk sahibi olmuştu. Onun soyundan Filistin'de Kenanlılar ortaya çıkmıştı. Tevrat'ta bu çelişkili metin (Tekvin Bap 4) "Adem öncesi" ırkların (Pre-Adamities) varlığı konusunda birçok varsayımlara yol açmıştı. Adem ve Havva'nın oğlu Kabil'in kendisine karı bulması hatta şehir kurması aksi takdirde nasıl açıklanır? Ezoterik anlamda din kitaplarında anılan Adem ilk insan değildi fakat Atlantis'te ortaya çıkan yeni bir ırkın prototipi idi ondan önce başka "Adem"ler de vardı. Adem o halde belirli bir insan proto-genotip'e verilen bir unvandı. Doğal olarak ortaya çıktığında diğer aborijin/yerli insan türlerine göre daha gelişmiş olduğunu varsaymak gerekir. Bu sebepten dolayı Kutsal Kitaplar onun ortaya çıkışı ile insan prototipin ilk yaratıldığını belirtmişlerdir.

Donelly'e göre cennet bahçesi Aden Atlantis'ti. "Aden" sözcüğü "Atlan" kelimesinde türemişti ve Adem sözcüğü "Atlantis ırkı" Ad'lardan türemişti. Tevrat'ta Kenan ülkesinin (Filistin) Aden'in doğusunda olmasının belirtilmesi (Tekvin Bap 4/16) oldukça anlamlıdır. Bu gösteriyor ki Aden cennette değil de yer yüzünde bir bölgedir ve insanların ana yurdu olan ve tufan öncesi bir yer olan Aden batıda yer almaktaydı. O halde Atlantis öyküsü üç “semavi” dinde yer alan öykülere açıklık getirmektedir ve onlara tamamen uyumludur.

İbranilere göre ilk insanın kızıl topraktan meydana gelmiş olması ve Platon'un Atlantis'le Amerika arasındaki ilişkinin üzerinde önemle durması tufan öncesi kayıp ülke ve Amerikalar arasındaki yakın bağı işaret etmektedir. Atlantoloji'nin en kuvvetli kanıtları Amerika'lardan geliyor. Orta Amerika'nın muhteşem uygarlıkları beyaz adamın gelişi ile dizili iskambil kağıtları gibi yıkılı verildi.

İspanyol konkiskadoru Cortez Meksika'ya istila ettiği zaman yerliler onu çok iyi karşıladılar Çünkü efsanelerinde çok eski devirlerde beyaz "tanrılar" gemilerle doğudan gelmişlerdi ve onlara uygarlık öğretmişlerdi. Sonra tekrar döneceklerine söz vererek doğuda yurtlarına dönmüşlerdi. Kızılderililer köse oldukları halde "tanrılar" aynı Cortes'in yüzbaşısı Pedro de Alvarado gibi sakalı sarı saçlı beyaz tenli ve mavi gözlüydü. Kızılderililer onu tanrıları Kuetzalkoatl sanarak önünde secde ettiler. Peru'ya istila eden Pizarro'da aynı sebepten dolayı bir avuç adamla 10 milyon nüfuslu İncalara karşı kolay bir zafer kazanmıştı onların tanrıları Virakoşa'nın adı "beyaz adam" anlamına geliyordu.

Ergeç Kızılderililer doğudan gelen bu istilacıların uygar insancıl ve öğretici "beyaz tanrılar"la hiç bir ilgileri olmadığını öğrendiler. Onların vermeye değil çalmaya geldiklerini gördüler. Kısa bir sürede din maskesi ile beyaz adam kızıl adamın altınlarını gümüşlerini ve kıymetli taşlarını soyacak; sanat eserlerini heykellerini edebiyatlarını yok edeceğini; kültürlerini silmek için elinden geleni yapacaklarını göreceklerdi. Kızılderililere ruhsuz bir boşluk çökmüştü tarih boyunca gurur duyduğu ananeler küstahça ayak altında ezilmişti. Yeni gelen bu acımasız insanlar onun kutsal topraklarına yerleşiyorlardı; onun kucak açtığı doğayı tahrip ediyorlardı. Eski çok eski uygarlıkları sönüyordu. İspanyol Krallı II Philip'e Peru'daki İnkalar ile ilgili rapor veren Manico Serra de Leguicamo onların beyaz adam gelene kadar suç ve ahlaksızlık bilmediklerini fakat sonradan beyaz adamı örnek alarak hızla değiştiklerini yakarmıştı "orada kötülük yoktu şimdi neredeyse iyilik kalmadı" (4).

Atlantis'nin en kuvvetli kanıtlarından biri Meksikalı Azteklerin kendilerine Azt'ler olarak tanımlamaları ve batıda "Aztlan" adında "sula çevrili ve büyük bir dağın bulunduğu bir ülke" den geldiklerini belirtmelerinden kaynaklanıyor. Atantis tezine karşı olanlar Azteklerin 12. asırda geldiklerini işaret ediyorlar. Ancak onlar ne Azteklerin bir deniz kültüründen geldiklerini ne de "Aztlan"ın nerede olduğu konusunu açıklama getiremiyorlar (5). Kristof Kolombo'nun Amerika'ya ilk indiği yere yakın Atlan adında bir yerleşim bölgesi varmış. Ayrıca Peru'da Atlan isminde bir liman vardı. İspanyollar Meksika'ya girdikleri vakit Atlan isminde beyaz yerlilerin bulunduğu bir yerleşim bölgesi buldular. Kızılderili dillerde "atl" su anlamına gelir ve "atlan" le biten pek çok yer ismi vardır.

Kuran'da söz edilen Ad kavmine gelince M. Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi şöyle yazar"Ad kavminin yurtları; Hudramevt'e ve Yemen'e kadar uzanan yerler olup Allah'ın yerlerinden en genişi en otlu sulu bol nimetli olanı idi. Başkalarına verilmeyen boy bos güç kuvvet de onlara verilmişti ... Onlar inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de: `Kuvvetçe bizden daha güçlü kim varmış?" diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa memleketlerinde azgınlık ve fesatlarını artırmağa halka zülüm etmeğe başladılar"(6).

Bundan sonra Hud peygamber'in ikazlarına dinlemeyerek Tanrının gazabına uğradılar. Bir kara bulutun ardından gelen kasırgada yok oldular. Halen kadim megalit (büyük taş) harabelere Araplar "işte Ad kavimden arta kalanlar" diye gösterirler. Soy kütükleri Tekvin'de Nuh oğlu Ham'ın soyundan Ad olarak gösterilen bu kavime gelen felaket Atlantis tufanından sonra olması gerekir. Ancak onlar tufandan kurtulanlar arasında olup Nuh soyundan ayrı bir kavim olabileceklerini de hesaba katmamız gerekir. Bu durumda onların iri lanetlenmiş Titan-Nefilim soyundan olup Atlantisli atalarının "Ad" ismini kullanmaları doğaldır.

Türkçe'de "ata" sözcüğün Atlantis'le ilgili ilkel bir anı içerebilir. Linguist ve Anlantolog Charles Berlitz aşağıdaki cetveli (7) hazırlamıştır:

Bask - ait

Quechua - taita

Türkçe ve Türk dilleri - ata

Dakota (siyu) - atey

Nahuatl - tata

Semiole - initati

Zuni - taççu (tatçu)

Malta - ta

Tagalog - tatay

Welsh - tad

Roumani - thatha

Fiji - tata

Samoa - tata



Ayrıca Latince'da Pater söcüğü unutmamak gerekir. Grek mitolojisinde "titan" aynı kökten geldikleri kanısındayız. İlerdeki sayfalarda göreceğimiz gibi büyük olasılıkla titanlar Atlantis'in yerlileriydi. Tamamen varsayımlara dayanarak Türkçe'de "ata" sözcüğü Atlantis'li Ad'lara dayanan bir soy kütüğün göstergesi olabilir mi? Ada sözcüğü Atlan'dan türemiş olabilir mi? Bu konuda bir varsayım ileri atmaktan ileri gidemeyiz. Aynı şeyi Poseidon'a kutsal olan ve bazılarına göre soyları Atlantis'te gelişen at için denilebilir mi? Atın ilkel türleri Amerikalarda bulunduğu halde onlar oradan binlerce sene önce yok oldular. İspanyollar Amerika'ya ilk atları getirdikleri zaman yerliler ilk başta İspanyolları yarı at yarı insan bir yaratık sandılar.

Tekvin'e göre Adem'in yaratılışından tufan'a kadar 10 nesil geçmişti. Her neslin başında bir önder (patriarch) vardı. Bunların birincisi Adem ve onuncusu Nuh'tu. Onların yaşları gümümüzdeki insanlara göre oldukça fazlamış. Bu konuda Metuşelah 966 senelik ömrü ile rekoru tutuyor. Bazı araştırmacılar bu yılların aslında ay hesabı olduğu kanısındalar. Platon'un kaydettiği Atlantis'in batış tarihini bu kameri hesapla düşürmeye çalışanlar da olmuştur. Ancak Tekvin'in yazarı veya yazarları onları yıl olarak gösterir. Tekvin'e göre tufandan sonra insanın yaşama süresi yıl itibari ile gittikçe azaldı. Platon'un Atlantis’inde 10 kral olması ve Berosus'un tarihinde tufan öncesi 10 kral olması geçen yüzyıllarda Batı dini çevrelerde gözden kaçmadı ve Platon'un öyküsü Tevrat’la karşılaştırıldı. Bir çok benzerlikler çeşitli din adamları tarafından Platon'un öyküsün kutsal kitapları doğruladığı görüşüne sevk etti.

Tekvin'de diğer bir bölüm oldukça anlamlıdır "Ve vaki ki toprağın üzerinde adamlar çoğalmağa başladı ve onların kızları doğduğu zaman Tanrı oğulları adam kızlarının güzel olduklarını gördüler ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve Rab dedi Ruhun adam ile ebediyen çekişmeyecektir çünkü o da ettir bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır. Tanrı oğulları insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman o günlerde hem de ondan sonra yeryüzünde Nefilim (devler) vardı bunlar eski zorbalar şöhretli adamlardı" (Tekvin Bap 6).

Bu yazımızda biraz olta atacağız belki de zaman zaman sizce fazla uçuk ve fantastik gelebilecek olasılıklarla flört edebiliriz ancak asıl amacımız bir şekilde gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Kitabi Mukaddes'te (Eski Ahit ve Yeni Ahit/İncil) Enok kitabından yer yer söz edilir. Asırlardır saklanan ve kutsal metinler külliyatından çıkarılan bu kitabın iki farklı nüshası vardır biri yakın zamanlarda bir Rus manastırında bulunarak Slavonik dilde muhafaza edilmiştir. Adı "Enok'un (Haz. İdris) Sırlar Kitabı"dır(Şeklimi Koyarım.. Bu kitapta Enok'un Tanrı tarafından göğe kaldırıldıktan sonra cennet ve cehennem katlarında gördüklerini ve sonradan 360 kitap yazdığını anlatmaktadır. İkinci ve çok daha uzun kitap ise "Enok’un kitabı"dır. Burada Nefilimlerin devler olduklarını ve tufandan önceki çöküş devrinde onların insanoğlunun yiyeceklerini tükettiklerini ve bunlar da yetmediğinde insanları yediklerini yazıyor. Bu kitapta bu çeşit atıflar dini çevreleri rahatsız etmişti (San Augustine "Tanrının Şehri") ve kitabın 1772 yılında James Bruce tarafından bir Habeş manastırında bulunana dek eski ahit külliyatından çıkarılmasına yüzyıllardır ortandan kayıp olmasına sebep vermişti (9). Bu kitaba göre Samael tarafından idare edilen melekler Hermon dağına inerek insanlara büyü savaş kozmetik gibi yasak sanatları öğretiler. Daha sonra başmelek Mikhael'in önderliğinde dört baş melek Rafael (İsrafil) Mikayil Cebrail ve Uriel onları bağladılar yeraltına inen bir çukura atılar. Bundan böyle bu dört başmeleğe "Denetçiler" denildi ve onlar dört istikameti Doğu Güney Batı ve Kuzeyi uykusuz gözleriyle gözetlediler. Harut ve Marut gibi düşmüş melekler efsanesi böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi Haz. Süleyman'a addedilen büyü kitaplara malzeme oldular. Bu da ayrı bir hikaye. Belki de Blavasky'nin dediği gibi kutsal metinlerin ezoterik şifrelerini çözmede 7 anahtar kullanmamız gerekir. Tekvin'de söz edilen varlıklar melek değil de fiziksel olmalı ki Ademoğullarının kızları ile ilişki kursunlar ve çocukları olsun.

Ademoğulları ile birleşerek bir melez ırkı doğuran Tanrı oğulları kimdi? Gerek Tevrat'ta gerek Ölü Deniz'de bulunan Esen kayıtları anlatıyor ki insanoğulları kadim bir devirde bir genetik aşılanma gördüler. Bu o kadar açıkça ifade edilmiştir ki bazı arkeolojik ufologlar uzaydan astronotların (tanrıların) gelip insan evrimini geliştirmek için böyle bir işlemde bulundukları olasılığı ciddi ciddi ele almışlardır. Her ne kadar bu yazarlar kendi tezlerini doğrulamak için bir takım asılsız benzetmeler ortaya atmışsa Tanrı oğullarının kim oldukları konusunda kimse tatminkar bir çözüm getirememiştir ve binlerce sene önce uzaydan gelen ve insandan daha gelişmiş ancak yinede humanoid (insan türününden) olan varlıkların insan evrimini hızlandırmak için bir genetik aşılama yapmaları modern mitoslardan da biridir. Böyle bir tez doğruysa o zaman onların insanlarla ortak bir kaynak paylaşmaları gerekir aksi takdirde onların ne humanoid olmaları ne de Ademoğullarının kızlarından çocuk yapmaları olasılığı vardır. Bu da spekülasyonlar için yeni sahalar açmaktadır ancak bütün bunlar tabii ki birer varsayımdır.

Kayıtlar insanı kolayca böyle bir düşünceye sevk ediyor. Tanrı oğulların (Beni Elohim) yaratığı bu melez ırk Grek mitolojisinde Titanlar'a benzer. Platon'un belirtiği gibi bir "tanrı" olan Poseidon yerli bir kadınla birleşerek Atlas ve diğer Titan kardeşlerini doğurdu. Platon'a göre Atlantis'i yöneten sınıfta tanrı soyu vardı ancak zamanla tanrı soyu insan soyuna nispeten azalmıştır ve Atlantis'de bir çöküş bir dejenerasyon başlamıştı. Onlar "yüce ideallerinden sapmaya" başladıkça sonları hazırlanmaya başlanmıştı. Burada kullanılan "tanrı" sözcüğü ele alırken unutmamak gerekir ki farklı kültürlü bir toplumdan çevrilmiş bir terimdir. Platon tek bir Tanrı'yı öğretirdi küçük harf başlıklı "tanrı" sözcüğü ise büyük harf başlıklı "Tanrı" ile aynı şey ifade etmez.

Irk kavramları İkinci Dünya Harbinden sonra tabu bir konu haline gelmiştir. Ancak materyalist bir temele dayanan ve Üçüncü Reich mitosunu oluşturan "herenvolk" "ırk saflığı" gibi görüşler yerine bu kadim görüşlerde melezliğin işlendiğini görüyoruz. Ancak Nuh soyu için ırk saflığını korumak gibi adetlerin varlığı metinlerde gözükmektedir. Bu hem Yafeti bir kökenden gelen Ariler için hem de Sami bir kökenden gelen İbraniler için geçerli olmuştur. Musevilerin ırkları dışında evlilik yapmaları tabu olduğu gibi Ariler de benzeri uygulamaları Hindistan'da yürüterek kast sistemini oluşmuşlardır. En üstte Ari soyundan Brahminler vardı. Onların diğer kastlerle evlenmeleri bir tabudu. Hatta en alt tabakayı oluşturan Sudralar dokunulmazdı. Bu adet de Nuh soyundan olmayan kavimlerinin varlığını ima etmektedir.

Ezoterik açıdan bedeni esas alan "ırkcılık" tezleri geçersizdir. Çünkü beden ruhun bir aracıdır. Reenkarnasyon yolu ile ruh farklı ırklara kültürlere enkarne olmaktadır ve böylece deneyimleri zenginleşmektedir. Ancak makro düzeyde kitlesel açıdan ruhsal evrime paralel olarak gelişen ruha daha uyumlu bir araç sağlamak üzere insan bedeninin de bir evrimden geçirmesi söz konusudur. Bu sebeple Nazilerin zorla kan dökerek empoze etmek istedikleri ırksal evrim aslında doğal ve birazda planlı ve bilinçli (eugenics) yöntemlerle ırk ayrımına yer vermeden ileri ki yılarda gerçekleşecektir.

O halde bazı kadim öğretilere göre soyumuzda her türlü karışımdan geçen biz insanlar aslında melez bir ırkız ve hemen hemen her birimiz her ırktan olanımız tarih öncesi unutulmuş göçler sayesinde bu sözde "tanrıların" kanını az veya çok taşımaktayız. Ancak Nuh peygamberi ile ilgili kayıtlar bu tür bir aşılamayı desteklemekle birlikte aynı zamanlarda farklı türden bir mütasyonu da kutsal kitaplarda ele alındığını görüyoruz.



" O günlerde Nuh gördü ki dünyanın ekseni eğildi ve felaket yaklaşıyordu. O zaman ayaklarını kaldırarak dünyanın ucunda büyük babasının babası Enok'un (İdris) bulunduğu yere götürdü. Ve Nuh acılı bir sesle üç kez haykırdı: Dinle dinle dinle söyle dünyada neler oluyor? Yeryüzü zorlanıyor ve şiddetli bir şekilde sarsılıyor."

Enok'un Kitabı (64/ 1-3)
1150  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Mitolojide Simurg : Ocak 26, 2010, 01:45:56 ÖS
Mitolojide Simurg




Sasani ipek dokuma kumaş Simurg motifine sahip M.S. 6-7. yüzyıl dolayları


Simurg (Farsça: سيمرغ) veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur.


Etimoloji

İsim Avesta'daki mərəγô saênô "Saêna kuşu"ndan türemiştir. Orijinalde bir yırtıcı kuş kartal veya şahin olduğu etimolojik olarak aynı olan Sanskritçe śyenaḥ`dan çıkarılabilir.
Halk etimolojisinde ilişkilendirilen ilk öğe Farsça sī "otuz"dur. Fakat tarihi anlamda ilgili değillerdir.



Sasanilerden Simurg motifli gümüş tabak





Homa'nın iki başının heykeli Persepolis harabeleri İran




Mitoloji

Mitik kuş Simurg Fars sanatında kuş şeklinde kanatlı dev bir yaratık olarak resmedilmiştir. Zaman zaman köpek başına ve aslanpençelerine sahip bir tavus kuşu olarak da resmedilmiştir. Bazen insan yüzü ile de resmedildiği olmuştur. Bir bölümü memeli olduğu için yavrularını emzirirdi. Yılanlara karşı bir düşmanlığı vardı ve yaşadığı yer fazlasıyla sulaktı. Bir antik İran tanımında Simurg'un kendisini alevlerle kaplayana kadar 1700 yıl yaşar daha sonraki tanım ve kayıtlarda ise onun ölümsüz olduğu ve Bilgi Ağacı'nda bir yuvası olduğundan bahsedilmiştir.
İran efsanesine göre bu kuş o kadar yaşlıdır ki dünyanın yıkılışına üç kez tanık olmuştur. Tüm bu zaman boyunca Simurg o kadar çok öğrenmiştir ki tüm zamanların bilgisine sahip olmuştur.
Sasani Persler Simurg'un yere bereket bahşedeceğine ve dünya ile göğün arasındaki birliği sağlayacağına inanırlardı. Yaşam ağacı Gaokerena'da tünediğine ve her türlü şeytani şeyi tedavi eden düzelten kutsal Haoma bitkisinin yöresinde yaşadığına inanılırdı. Daha sonraki İran geleneklerinde Simurg ilahiliğin bir sembolü haline gelmiştir. Ayrıca Sên-Murv/Simurg Pers edebiyatında Homâ olarak tanımlanmış Arapça'ya ise Rukh olarak girmiştir.
Simurg uçuşa kalktığında bilgi ağacının yaprakları titrer her bitkinin tohumlarının dökülmesine neden olurdu. Bu tohumlar dünyanın her yanına dağılır gelmiş geçmiş her bitki çeşidinin kök almasını sağlar ve böylece de (bu bitkiler yoluyla) insanoğlunun tüm hastalıklarını tedavi ederler. Simurg'un tüylerinin bakır renginde olduğu söylenmiştir. Her ne kadar başlarda bir köpek-kuş olarak tasvir edilse de daha sonraları sıklıkla bir insan veya köpeğin başıyla gösterilmiştir. Onun iyilik sever bir doğası olduğu ve kanatlarının bir dokunuşunun her türlü hastalık veya yarayı tedavi edeceğine inanılırdı.



Bebek Zal'ı taşıyan Simurg tasviri




Şahname'de Simurg

Firdevsi'nin epik eseri Şahname'de (Şahların Kitabı) Simurg en tanınmış halini almıştır. Şahname'de Simurg'un Prens Zal ile olan ilişkisi yer alır. Şahname'ye göre Kral Siam'ın oğlu Zal albino olarak doğmuştur. Kral Siam albino oğlunu görünce çocuğun şeytanların tohumu olduğunu düşünüp çocuğu bir dağa terk etmiştir. Çocuğun ağlayışlarını duyan yumuşak kalpli Simurg çocuğu alıp büyütür. Zal her türlü bilgiye sahip Simurg'dan hikmet almış birçok şey öğrenmiştir. Yine de büyüyüp bir yetişkin olduğu zaman insanların dünyasına girmek ister. Simurg çok üzülse de ona bir tane altın tüy verip gitmesine izin vermiştir. Eğer Zal Simurg'un yardımına ihtiyaç duyarsa bu tüyü yakacaktır.
Krallığına döndüğünde Zal güzel Rudaba'ya aşık olur ve onunla evlenir. Karısı bir oğula hamile kalır fakat doğum zamanı geldiğinde birçok sorun yaşarlar. Zal karısının doğum sırasında öleceğini fark eder ve tam Rudabah ölüme yakınken Zal Simurg'u çağırmaya karar verir. Ortaya çıkan Simurg Zal'ın bir tür sezaryan benzeri yöntem uygulamasını sağlar ve Rudabah ile çocuğun hayatını kurtarır. Bu çocuk daha sonra en ünlü ve büyük Pers kahramanlarından biri olacak Rüstem'dir.
Sayfa: 1 ... 110 111 112 113 114 [115] 116 117 118 119 120 ... 546

- Sponsor Reklamları.
car hire dalaman | iki kişilik oyun oyna | escort bayan | izmir escort | ankara escort | avrupa yakası escort | escort bayan | anadolu yakası escort | escort | escort bayan | escort bayan | beylikdüzü escort | kadıköy escort

Theme: WeBCaNaVaRi 2011 Copyright © 2011 Simple Machines SiteMap | Arşiv | Wap | İmode | Konular