Yemek & Tatlı Tarifleri
Gülşahın Mutfağı
yemek tarifleri
Atv izle
Direktv izle
atv
BucaGündem
haber oku
haber
Film siteniz
Bifilm Molası
Film izle
Haber
Güncel Haberler
haber

Duyurular
WeBCaNaVaRi'na Üye Olmadan Link'leri ve Kod'ları Göremezsiniz.
Link'leri Görebilmek İçin. Üye Ol. veya Giriş Yap.
Sınırlara takılmadan e-book indirmek ister misiniz? Premium üye'lik almak için; Bkz.

  Mesajları Göster
Sayfa: 1 ... 110 111 112 113 114 [115] 116 117 118 119 120 ... 545
1141  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Inanna'dan Hathor'a Yitik Uygarlıkların Gizemli Tanrıça Figürleri : Ocak 26, 2010, 01:55:05 ÖS
Sümer'de İnanna Babil'de İştar Mısır'da Hathor Asur'da Astarte... Hepsi aynı güçlü büyüleyici ve gizemli kadının farklı adları. "Yeryüzü'nün Hanımı" yalnızca bir "mit" olabilir mi?

Bugün varolan durum ne olursa olsun dünya üzerinde erkeklerin egemenliğinin hiç de "vazgeçilmez" sayılmadığı bir dönemin yaşandığına ilişkin yadsınamaz kanıtlar yüz yılı aşkın bir süredir önümüzde duruyor. Arkeoloji ve antropolojinin yirminci yüzyılda edindiği bilgilerle iyice aydınlanan "şematik" anaerkil toplum döneminden söz etmiyoruz. İnsan uygarlığının bu gezegen üzerinde biçimlendiği ilk ve bilinmez dönemdeki kadın figürlerinin çarpıcı ve silinmez izleri daha başka daha yoğun bir "kadın ağırlığı"nın altını çiziyor. O denli çok ama ne yazık ki o denli muğlak veriler var ki elimizde binlerce yıl öncesinde bu denli güçlü izler bırakan bir "feminen varlık" nasıl olup da semavi dinlerin egemenliğiyle birlikte (ve sistematik çabalarla) unutturulmaya çalışılmış çözemiyoruz.
Bilinen ilk uygarlık izlerine rastladığımız Yakın Doğu'nun hemen her yerinde başka isimlerle ama şüphe götürmez biçimde aynı kişilikle son derece güçlü çekici ve bilge bir kadın çıkıyor karşımıza. O bütün inanç sistemlerinin esinlendiği eski Mezopotamya Anadolu Mısır ve Hint metinlerinde izine rastlanan belki de "yitik uygarlık" ve "yitik bilgi"nin anahtarı durumundaki bir kadın figürü: İnanna.

Eski Sümer metinlerinde İnanna 5000 yıl öncesinin insanları üzerindeki sarsılmaz etkisiyle çıkıyor karşımıza. Verimliliğin cazibenin güzelliğin olduğu kadar; savaşın gücün ve bilgeliğin de simgesi. Sümer kadınları (ki Samuel Noah Kramer'in çevirdiği metinlerden anladığımıza göre bugünün kadınının sahip olduğu haklardan fazlasını ellerinde bulunduruyorlarmış) yalınızca dualarını değil sevgilerini ve bağlılıklarını da sunmuşlar hep İnanna'ya. Başları sıkıştığında ondan yardım istemişler; mutluyken onun şerefine içmişler. Yalnızca kadınlar değil erkekler de İnanna'ya çok büyük saygı göstermiş. Bildiklerinin çoğunu ondan (ve büyük tanrı Enki'den) öğrenmişler. Ama hata yaptıklarında da onun şerrinden korkmuşlar. Bütün sevecenliğine rağmen İnanna yeri geldiğinde yanlışları cezalandırmakta da tereddüt etmiyormuş çünkü.

Bölük pörçük Mezopotamya çivi yazısı tabletlerin Babil dönemine ait olanlarında İnanna bu sefer İştar adıyla çıkıyor karşımıza. Ama onunla ilgili aktarılan bilgilerde ve ona yapılan göndermelerde değişen bir şey yok. İnanna Sümer metinlerindeki "hükmedici" grubun yani Anunnaki'lerin Enki ile birlikte insanlara en yakın olanı ve en sevecen davrananı. Bu sevecenlik erkekler söz konusu olduğunda "çapkınlık" görünümüne de bürünebiliyor çünkü İnanna bu yönüyle de ünlü. Beğendiğinde ve arzuladığında ölümlülerle de ilişkiye girebiliyor aşk yaşıyabiliyor. Ara ara cinsel cazibesini amcası Enki ve Büyük Tanrı Anu'ya karşı da kullandığına ilişkin anlatılar var tabletlerde. Babil'de İştar adıyla sözü edilenlerde de değişen bir şey yok.

Anadolu'ya geldiğimizde iki büyük gelenekle karşılaşıyoruz: Bunlardan birincisi Hitit ya da Hatti bilgi birikimi. Bu yüzyılın başına dek yalnızca Tevrat'ta sözü edilen hayali bir toplum olduğu düşünülürdü Hititlerin. Mısır'la olan ilişkilerini açığa çıkaran Kadeş Antlaşması metni bile arkeologlara "güçlü ve büyük" bir Hitit Devleti'nin varolmuş olabileceğini düşündürmemişti. Ama Hattuşaş'ta yapılan yoğun çalışmalar sonucunda (bunların bir bölümünde ne yazık ki bilinçsizce teknikler kullanılmış ve arkeolojik buluntulara zarar verilmiştir) efsanevi Hititler binlerce yılın bulutları arasından sıyrılıp beliriverdiler. Bir süre sonra da yazıları çözüldüğünde Hint-Avrupa kökenli oldukları ortaya çıktı ve bilgi birikimleri masaya yatırıldı. Epey yol alınmış olmasına karşın bu ilginç insanların çıkış noktaları ve uzak geçmişlerine ilişkin verilerimiz hala çok eksik. Ama onların kültünde de yine 12'lik bir panteon ve yine güçlü bir kadın tanrıça var. Bütün özellikleriyle İnanna ve İştar'la örtüşen; aşağı yukarı benzeri "mit"lerde aynı biçimde sözü edilen bir tanrıça bu.

Bir diğer Anadolu kültü net olarak kökeni bilinememekle birlikte Frigya ve Galat buluntularında ortaya çıkan ve yine Mezopotamya panteonuyla anlatılarla bağlantılı olduğu şüphe götürmeyen farklı isme sahip bir güçlü kadına yönlendiriyor bizi: Kybele. Anadolu'ya 4000 yıl önce gelip yerleştikleri varsayılan ve Hititlerden sonra Orta Anadolu'da etkinleşen Galatlar bilinen Kelt kollarından biri. Göç yolları ve çıkış noktaları çok net olarak bilinememekle birlikte Anadolu'da sağlam bir inanç/kültür birikimi oluşturduklarına tanık oluyoruz. Onların "Güçlü ve Güzel Hanım"ı Kybele ise bildiğiniz üzere İnanna/İştar mitinin bire bir aynısı denebilir.

Yine İ.Ö 3000'lere ama bu kez Eski Mısır'a dönüyoruz. Bilindiği gibi İ.Ö 2. binyılın ortalarından itibaren Mısır yıldız dininde ve bilgeliğinde güçlerinin bir bölümünden feragat etmiş izlenimi veren ve yetkesini eşi Osiris'le birlikte kullanan bir tanrıçaya İsis'e rastlarız. Aşağı yukarı bu "panteon dengesi" Mısır'da "Hiksoslar Devri" olarak bilinen işgalin kırılmasından sonra belirginleşir yani İ.Ö 1700 dolaylarında. Bu dönemde Thebes prensleri yönetimi ellerine geçirmiş; Heliopolis Giza ve Dendera kültleri revizyona uğramıştır. İsis son derece güçlü ve etkin bir figür olmasına karşın bu dönem Mısır panteonundaki görünümüyle Mezopotamya ve Anadolu'nun İnanna/İştar/Kybele kültlerindeki güçlü pervasız çapkın ama sevecen ve yardımsever kadın figürüne çok fazla benzemez. Deyiş yerindeyse onda İnanna'nın "serseri cazibesi" yoktur; daha çok "durmuş oturmuş bir Mısır hanımefendisi" gibidir. Burada bir farklılaşma mı söz konusu acaba yoksa işin altında başka bir iş mi var?

Sorunun yanıtı bir başka Mısır feminen figüründe çıkıyor ortaya. Üstelik bu bilinen en eski tanrıça neredeyse. İzlerine Sina yarımadasının hanedanlar öncesi kültlerinde eski Baalbek buluntularında ve Mısır'ın en eski yerleşim yerlerindeki ayrıntılarda rastlanıyor. Bu kadın tanrıça Hathor.

Mısır'ın soru işaretleriyle dolu geçmişinde en çarpıcı göürünümlerden biri olarak rastlaşıyoruz Hathor'la. Aşkın güzelliğin şarabın ve cinselliğin simgesi olarak beliriyor. Ama aynı zamanda Yukarı Mısır'ın kimbilir hangi uzak geçmişe ait en eski kentlerinden Dendera'nın da "Yüce Hanım"ı o. Üstelik aşk ve şarabın simgesi olduğu kadar savaşın ve gücün de simgesi. Yetki ve forsundan asla vazgeçmiyor yeri geldiğinde Ra'ya bile başkaldırıyor - hatta tıpkı İnanna'da gördüğümüz gibi cinsel cazibesini Ra'nın üzerinde kullanmaktan çekinmediğini ortaya koyan hikayeler var Mısır mitlerinde. Birçok belgeye göre "Ra'nın gözü" olarak adlandırılıyor. Yani ülkenin bütünü üzerinde dolaşıyor ve güvenliği sağlıyor Ra'nın yardımcılığını yapıyor. Tıpkı Mezopotamya'yı millerce gökyüzünde dolaşarak kateden ve Enlil ile Enki'nin temsilciliğini üstlenen İnanna/İştar gibi. Ne var ki İ.Ö 1600'lerden sonra Hathor'un ve ona ait izlerin bir biçimde silinmeye ya da "asimile edilmeye" çalışıldığına tanık oluyoruz Mısır'da. İsis figürü baskın çıkıyor Hathor geri plana atılıyor. Bir tek istisnası var bunun o da Mısır'ın söz konusu dönemindeki tek kadın firavun olan güçlü ve güzel Hatşepsut. Bu ilginç ve karizmatik kadın Hathor kültüne sahip çıkmaya çalışıyor yönetimi süresince.

Elimizde ilginç ve epey gizemli bir düğüm var: Bütün Eski Yakın Doğu kaynaklarında belirgin biçimde vurgulanan güçlü bir kadın figürünün aşağı yukarı İ.Ö 1500'lerden itibaren "yokedilmeye" çalışıldığını görüyoruz. İnanna İştar Kybele ya da Hathor simgelerini Venüs'te buluyorlar ilginç bir biçimde ve bu simge onların bilinen bazı niteliklerinin eklektik biçimde toparlanmasıyla Batılıların uygarlığın merkezi gibi görme eğiliminde oldukları Eski Yunan'a taşınıyor. Bilinen Antik Çağ bilgeliğinin bilgi erozyonuna uğramasından sonra yeniden doğrulmaya çalıştığı yer olan Eski Yunan'da bilinen kültler ithal edilmekle birlikte yeni bir panteon düzenlemesine gidiliyor denebilir. Burada erkek egemen toplumda kadınlara tanrıça bile olsalar verilebilecek payenin ancak "güzellik ve aşk" ya da "bereket ve verimlilik" olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Venüs yıldızı Afrodit'i simgeliyor Eski Yunan'da. Yani çapkın güzellik ve aşk tanrıçasını. Ama Yunanlıların Afrodit'inde İnanna'nın İştar'ın ya da Hathor'un karizmasından iz yok. İnanna ile ilgili birikimlerin parçalandığını kopuk izlerin bazılarının farklı tanrıçalara serpiştirildiğini görüyoruz. Sözgelimi onun savaşçı yönünü Athena alıyor. Bununla birlikte Afrodit ile ilgili yunan anlatılarında ilginçlikler de yok değil: Sözgelimi onun çok sonradan Kıbrıs üzerinden Olimpos'a gelmiş bir "Eski dünya" tanrıçası olduğundan ve Zeus'un onun panteona almazlık edemediğinden söz ediliyor. Ama İ.Ö 1000 dolaylarında artık bizim sihirli tanrıçamızın bilinçli bir biçimde silinmeye çalışıldığı dikkatli gözlerden kaçmıyor.

Bundan sonrası "bilgi kaybı" sürecinin en trajik ve en sevimsiz dönemleri. Semavi dinlerin devlet yapıları içinde örgütlenerek bilinen dünyaya egemen olmalarından sonra artık kadın figürleri ancak "figüran" olabiliyor yeni inanç sistemlerinde. Onlara "Annelik" yakıştırılıyor (Meryem Ana) ya da doğru yola dönen fahişe olabiliyorlar (Maria Magdelena.) Ama ilginçtir her ne kadar "tektanrılı" dense de semavi dinlerin içinde "panteon ruhu"nun bütünüyle yok edilemediğini görüyoruz - Trinity (hıristiyanlıktaki Baba - Oğul - Kutsal Ruh üçlemesi) ya da "Melekler" bunun göstergeleri.

Ortaçağ yani antik Dünya bilgeliğine ilişkin nerdeyse bütün bilgilerin din adamlarınca sistemli biçimde yokedilip silinmeye çalışıldığı dönem bilgi birikiminin büyük bir direnişinin de tanığı. Ne var ki bu son derece trajik bir direniş. Eski bilgelik bir kısım druid (Ortaçağ Avrupa'sında Kelt ve Cermen kökenli pagan rahip) gruplarınca yaşatılmaya çalışılırken kadın bilgeliğinin ve İnanna/İştar/Hathor geleneği ve birikiminin de kadın paganlarca saklanmaya nesilden nesile aktarılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz. Yazık ki sayıları zaten çok az olan bu "bilgi saklayıcı"lar yine din adamlarının sistemli örgütlenmeleri sonucu oluşan engizisyon elinde işkence edilip öldürülüyorlar birer birer. Elimizdeki "cadı masalları" bu bilge ve yürekli kadınların bilgiye sahip çıkıp yaşatma çabalarından ibaret.

Sonuçta bunca çileye karşın bugün etkinliğini ve çekiciliğini yitirmemiş bir "kadın kültü" yeniden doğrulmaya çalışıyor. Andığımız ana çizginin dışında Hint kültüründe Tara Asur ülkesinde Astarte Çin'de Kwan Yin ve daha nice "İnanna varyantı" yalnızca bir rastlantı ya da "sıradan bir mit" olabilir mi? Modern araştırmacılar iz sürüyorlar inatla. İnanna/İştar/Hathor kültü efsanevi yitik kıta Atlantis'ten taşınan bir mit miydi yoksa Sitchin'in iddia ettiği gibi onbinlerce yıl önce dünyaya egemen olan Anunnakiler panteonundaki bir kadın kahramanı mı vurguluyordu bilemiyoruz şimdilik. Ama çember gittikçe daralıyor. En azından şunu söyleyebiliriz: İnanna bu dünyanın inkar edilemeyecek gerçeklerinden biri. Amazon hikayelerinden cadı efsanelerine; koruyucu kadın perilerden baştan çıkarıcı dişi cinlere dek binlerce mit bile üstü örtülemeyecek bir "varlığın" işaretçisi.
1142  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Maya Takvimi & 2012 Uzerine - Jose Arguelles : Ocak 26, 2010, 01:54:16 ÖS
Mitolojik kaynaklardaki veriler ve sembolizmin spiritüel açıdan bir yorumu:

Maya takviminin Buyuk Dongusu & 2012 nin anlami nedir?

José Arguelles

En ilginc zamanda yasiyoruz. Maya perspektifinden ve bir cok diger perspektiflerden : Bunlar Bitis Zamanlari. Bu kehanet zamani. Hemen hemen herkes 2012 tarihini isitmistir. Cogu insan bu tarihi isitir ve soyle der “Hmm bu Maya takviminin sonu degil mi?” Bu basmakalip yanittir. Maya takvimi 2012’de sona ermez. Maya takvimi donguler icindeki dongulerin icindeki dongulere dayanir. 2012 de olacak olan sey buyuk dongunun sona ermesidir. Bazi nedenlerle 2012 tarihi diger tarih kehanetlerinden daha cok insanlarin zihinlerinde ve hayallerinde kalmistir. 2012 bir isaretleyicidir DNA mizdaki uyanis cagrisidir.

Mayalar icin 2012 genelde Buyuk Dongu olarak sozu edilen dongunun bitisidir. Buyuk Dongu Maya takviminde 13.0.0.0.0 tarihinde baslayan 5125 yillik bir dongudur. Gregorian/Julian takviminde bu tarih M.O. 13 Agustos 3113 tur. O noktada ne oldu? Eger tarih kitaplariniza bakarsaniz cogu Batili tarih kitaplari uygarlik tarihinin yaklasIk M.O. 3100 de basladigini soyler bu Maya Long Count takviminden 13 yil farklidir.

Hintlilerin su andaki Kali Yuga dongusu sadece 11 yil sonra MO 3102 de basladi bu soylenene gore Lord Krishna’nin dezenkarne oldugu ve Kali Yuga’nin basladigi zamandir. Kali Yuga son ve en karanlik cagdir. Mayalara gore tarih MO 3113’te basladi. Misir’in ilk hanedani yaklasIk MO 3100’de kuruldu. Tarihteki ilk sehir yaklasik MO 3100 de kuruldu. Bu Uruk sehri idi bundan Irak ismi turedi. Uruk Mezopotamya’da tarihin baslangicinda yedi bilge adam tarafindan kuruldu. Eger tarih kitaplariniza bakarsaniz uygarlik tarihi olarak dusundugumuz hemen her seyin o noktada basladigini ve yavasca oradan insa oldugunu gorursunuz – bu uygarligin Babil/Mezopotamya orijinidir. Mayalar uygarligin bu 5125 yillik dongusunun 21 Aralik 2102 de sona erecegini soyluyorlar. Su anda cok az zaman kaldi – cok uzakta degil.

Ucuncu Binyilin ilk yilindan once herkesin siddetle farkinda oldugu buyuk bir olay gerceklesti. Bu olay 9-11 olarak biliniyor. Bu simdi hepimizin 2012 yolunda oldugumuz gerceginin durumunu tesis eden kiyamet gibi bir olaydi. Tum isaretler 2012 yi gosteriyor. Hic kimse 21 Aralik 2012 den gecmeden gelecege ulasamaz. Dongunun sonu ne anlama geliyor? Dunyada tam simdi neden olaylarin su anda gerceklestigi sekilde oldugu ile ilgili bize ipuclari veren gercekte neler oluyor? Ve bu seyleri bu kadar iyi bilen kadim Mayalar kimlerdi?

21 Aralik 2012’de bir dongu tamamlanacak. Mayalarin 13 baktun olarak adlandirdigi bir dongu. MO 3113 ve 2012 arasinda 13 baktun vardir. Bir baktun tam olarak 144000 gunluk bir dongudur. On uc tane 144000 gunluk dongu ve bir dongunun tamamlanmasina gelirsiniz. Bu tarhi dongusu veya uygarlik dongusu olarak adlandirdigimiz dongudur. Bu dongu Dunyanin ve gunes sisteminin ve hatta galaksinin tekamulunun tarihinde cok ilginc bir dongudur.

21 Aralik 2012 ayrica daha buyuk bir dongunun sonun isaret eder 26000 yillik dongu. Bu uzun dongudur. Ayrica 21 Aralik 2012 de kapanan bundan daha buyuk bir dongu de vardir: 104000 yillik bir dongu. Tum bu donguler 2012 de tamamlaniyor veya yakinsama noktasina geliyor.

Bu dongunun zirve noktasi on uc baktunun son yedi ayi sirasinda gerceklesecek ( Haziran – Aralik 2012). Kis Gundonumu sirasinda Dongu kapanirken Dunya dolaykutupsal (kutup cevresinde olan) bir kopru ile donatilacak bu insanin kendi – algilamasini ebediyen degistirecek ve onu daimi kozmik bilinclilige yukseltecek. Sonra bunu Yedi Mistik Ay takip edecek bu gezegenin kozmik uygarliga girisini ve Galaktik Federasyona tam uyeligini isaret eder. “Noosferi olan bir baska gezegen” olarak bildirilecek. “Sonunda basardı.
1143  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Adem Ve Ademoğulları : Ocak 26, 2010, 01:52:16 ÖS
Adem üç semavi din tarafından ilk insan olarak bilinir. Fars-Sanskrit kökeninde bulunan "adamas" sözcüğü Türkçe'de "adam" erkek olarak yerleşmiştir (2). Bu gösteriyor ki Adem sözcüğü oldukça yaygındır. İbranice'de "kızıl toprak" anlamına gelen Adem ilk insanın Kızılderili olduğu kanısını uyandırmıştır. Ayrıca Atlantaloglar arasında Atlantis'in toprağının verimli voklanik ve demir oksitli oluşundan dolayı kırmızı renkte olduğunu düşünenler de var. Kızılderili Amerika'nın keşfinden çok önce Grekler tarafından (Atlantisliler gibi) deniz ulusları olan Finikelilere ve Giritlilere denilirdi. Fenikeli (Phoinikia) Grekçe'de Kızılderili anlamına gelir. Ayrıca Mısırlılar kendilerinin aslen Kızılderili olduklarını söylerdi. Blavatsky'e göre "Gizli Doktrin öğretir ki Ad-i ilk konuşan insanlara verilen adını... Adam Sanskritçe Ada-Nath'dır ve Ad-İswara gibi ilk önder anlamına gelir. Aynı şekilde Ad (ilk)'le başlayan her hangi bir Sanskrit sözcük bu anlamı içerir" (3).

Fenikelerin tanrısı Adonis etrafında Anadolu ve Orta-Doğu'da yaygın bir kült oluşmuştu. Batı Anadolu'da Frigler ona Attis derlerdi. Sami dillerde Adonis sözcüğü efendi veya önder (hükmeden) anlamını aldı. İbraniler Tanrı anlamıa gelen "Yahweh" sözcüğü boş yere kullanıp on emirlere karşı gelmemek için onun yerine aynı kökenden "Adonay" sözcüğü kullanırlar.

Adem konusu tarih boyunca çeşitli spekülasyonlara yol açmıştır. Tevrat’ta verilen bilgilere göre Adem'in ilk oğulları Habil ve Kabil (Kaini) idi. Kabil öz kardeşi Habil'i öldürdüğü için lanetlenmişti ve Tanrı tarafından yüzüne bir işaret konularak kovulmuştu. Cennet Bahçesi Aden'in doğusunda uzak bir yerde kendine Nod adında bir şehir kurmuştu ve evlenerek çocuk sahibi olmuştu. Onun soyundan Filistin'de Kenanlılar ortaya çıkmıştı. Tevrat'ta bu çelişkili metin (Tekvin Bap 4) "Adem öncesi" ırkların (Pre-Adamities) varlığı konusunda birçok varsayımlara yol açmıştı. Adem ve Havva'nın oğlu Kabil'in kendisine karı bulması hatta şehir kurması aksi takdirde nasıl açıklanır? Ezoterik anlamda din kitaplarında anılan Adem ilk insan değildi fakat Atlantis'te ortaya çıkan yeni bir ırkın prototipi idi ondan önce başka "Adem"ler de vardı. Adem o halde belirli bir insan proto-genotip'e verilen bir unvandı. Doğal olarak ortaya çıktığında diğer aborijin/yerli insan türlerine göre daha gelişmiş olduğunu varsaymak gerekir. Bu sebepten dolayı Kutsal Kitaplar onun ortaya çıkışı ile insan prototipin ilk yaratıldığını belirtmişlerdir.

Donelly'e göre cennet bahçesi Aden Atlantis'ti. "Aden" sözcüğü "Atlan" kelimesinde türemişti ve Adem sözcüğü "Atlantis ırkı" Ad'lardan türemişti. Tevrat'ta Kenan ülkesinin (Filistin) Aden'in doğusunda olmasının belirtilmesi (Tekvin Bap 4/16) oldukça anlamlıdır. Bu gösteriyor ki Aden cennette değil de yer yüzünde bir bölgedir ve insanların ana yurdu olan ve tufan öncesi bir yer olan Aden batıda yer almaktaydı. O halde Atlantis öyküsü üç “semavi” dinde yer alan öykülere açıklık getirmektedir ve onlara tamamen uyumludur.

İbranilere göre ilk insanın kızıl topraktan meydana gelmiş olması ve Platon'un Atlantis'le Amerika arasındaki ilişkinin üzerinde önemle durması tufan öncesi kayıp ülke ve Amerikalar arasındaki yakın bağı işaret etmektedir. Atlantoloji'nin en kuvvetli kanıtları Amerika'lardan geliyor. Orta Amerika'nın muhteşem uygarlıkları beyaz adamın gelişi ile dizili iskambil kağıtları gibi yıkılı verildi.

İspanyol konkiskadoru Cortez Meksika'ya istila ettiği zaman yerliler onu çok iyi karşıladılar Çünkü efsanelerinde çok eski devirlerde beyaz "tanrılar" gemilerle doğudan gelmişlerdi ve onlara uygarlık öğretmişlerdi. Sonra tekrar döneceklerine söz vererek doğuda yurtlarına dönmüşlerdi. Kızılderililer köse oldukları halde "tanrılar" aynı Cortes'in yüzbaşısı Pedro de Alvarado gibi sakalı sarı saçlı beyaz tenli ve mavi gözlüydü. Kızılderililer onu tanrıları Kuetzalkoatl sanarak önünde secde ettiler. Peru'ya istila eden Pizarro'da aynı sebepten dolayı bir avuç adamla 10 milyon nüfuslu İncalara karşı kolay bir zafer kazanmıştı onların tanrıları Virakoşa'nın adı "beyaz adam" anlamına geliyordu.

Ergeç Kızılderililer doğudan gelen bu istilacıların uygar insancıl ve öğretici "beyaz tanrılar"la hiç bir ilgileri olmadığını öğrendiler. Onların vermeye değil çalmaya geldiklerini gördüler. Kısa bir sürede din maskesi ile beyaz adam kızıl adamın altınlarını gümüşlerini ve kıymetli taşlarını soyacak; sanat eserlerini heykellerini edebiyatlarını yok edeceğini; kültürlerini silmek için elinden geleni yapacaklarını göreceklerdi. Kızılderililere ruhsuz bir boşluk çökmüştü tarih boyunca gurur duyduğu ananeler küstahça ayak altında ezilmişti. Yeni gelen bu acımasız insanlar onun kutsal topraklarına yerleşiyorlardı; onun kucak açtığı doğayı tahrip ediyorlardı. Eski çok eski uygarlıkları sönüyordu. İspanyol Krallı II Philip'e Peru'daki İnkalar ile ilgili rapor veren Manico Serra de Leguicamo onların beyaz adam gelene kadar suç ve ahlaksızlık bilmediklerini fakat sonradan beyaz adamı örnek alarak hızla değiştiklerini yakarmıştı "orada kötülük yoktu şimdi neredeyse iyilik kalmadı" (4).

Atlantis'nin en kuvvetli kanıtlarından biri Meksikalı Azteklerin kendilerine Azt'ler olarak tanımlamaları ve batıda "Aztlan" adında "sula çevrili ve büyük bir dağın bulunduğu bir ülke" den geldiklerini belirtmelerinden kaynaklanıyor. Atantis tezine karşı olanlar Azteklerin 12. asırda geldiklerini işaret ediyorlar. Ancak onlar ne Azteklerin bir deniz kültüründen geldiklerini ne de "Aztlan"ın nerede olduğu konusunu açıklama getiremiyorlar (5). Kristof Kolombo'nun Amerika'ya ilk indiği yere yakın Atlan adında bir yerleşim bölgesi varmış. Ayrıca Peru'da Atlan isminde bir liman vardı. İspanyollar Meksika'ya girdikleri vakit Atlan isminde beyaz yerlilerin bulunduğu bir yerleşim bölgesi buldular. Kızılderili dillerde "atl" su anlamına gelir ve "atlan" le biten pek çok yer ismi vardır.

Kuran'da söz edilen Ad kavmine gelince M. Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi şöyle yazar"Ad kavminin yurtları; Hudramevt'e ve Yemen'e kadar uzanan yerler olup Allah'ın yerlerinden en genişi en otlu sulu bol nimetli olanı idi. Başkalarına verilmeyen boy bos güç kuvvet de onlara verilmişti ... Onlar inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de: `Kuvvetçe bizden daha güçlü kim varmış?" diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa memleketlerinde azgınlık ve fesatlarını artırmağa halka zülüm etmeğe başladılar"(6).

Bundan sonra Hud peygamber'in ikazlarına dinlemeyerek Tanrının gazabına uğradılar. Bir kara bulutun ardından gelen kasırgada yok oldular. Halen kadim megalit (büyük taş) harabelere Araplar "işte Ad kavimden arta kalanlar" diye gösterirler. Soy kütükleri Tekvin'de Nuh oğlu Ham'ın soyundan Ad olarak gösterilen bu kavime gelen felaket Atlantis tufanından sonra olması gerekir. Ancak onlar tufandan kurtulanlar arasında olup Nuh soyundan ayrı bir kavim olabileceklerini de hesaba katmamız gerekir. Bu durumda onların iri lanetlenmiş Titan-Nefilim soyundan olup Atlantisli atalarının "Ad" ismini kullanmaları doğaldır.

Türkçe'de "ata" sözcüğün Atlantis'le ilgili ilkel bir anı içerebilir. Linguist ve Anlantolog Charles Berlitz aşağıdaki cetveli (7) hazırlamıştır:

Bask - ait

Quechua - taita

Türkçe ve Türk dilleri - ata

Dakota (siyu) - atey

Nahuatl - tata

Semiole - initati

Zuni - taççu (tatçu)

Malta - ta

Tagalog - tatay

Welsh - tad

Roumani - thatha

Fiji - tata

Samoa - tata



Ayrıca Latince'da Pater söcüğü unutmamak gerekir. Grek mitolojisinde "titan" aynı kökten geldikleri kanısındayız. İlerdeki sayfalarda göreceğimiz gibi büyük olasılıkla titanlar Atlantis'in yerlileriydi. Tamamen varsayımlara dayanarak Türkçe'de "ata" sözcüğü Atlantis'li Ad'lara dayanan bir soy kütüğün göstergesi olabilir mi? Ada sözcüğü Atlan'dan türemiş olabilir mi? Bu konuda bir varsayım ileri atmaktan ileri gidemeyiz. Aynı şeyi Poseidon'a kutsal olan ve bazılarına göre soyları Atlantis'te gelişen at için denilebilir mi? Atın ilkel türleri Amerikalarda bulunduğu halde onlar oradan binlerce sene önce yok oldular. İspanyollar Amerika'ya ilk atları getirdikleri zaman yerliler ilk başta İspanyolları yarı at yarı insan bir yaratık sandılar.

Tekvin'e göre Adem'in yaratılışından tufan'a kadar 10 nesil geçmişti. Her neslin başında bir önder (patriarch) vardı. Bunların birincisi Adem ve onuncusu Nuh'tu. Onların yaşları gümümüzdeki insanlara göre oldukça fazlamış. Bu konuda Metuşelah 966 senelik ömrü ile rekoru tutuyor. Bazı araştırmacılar bu yılların aslında ay hesabı olduğu kanısındalar. Platon'un kaydettiği Atlantis'in batış tarihini bu kameri hesapla düşürmeye çalışanlar da olmuştur. Ancak Tekvin'in yazarı veya yazarları onları yıl olarak gösterir. Tekvin'e göre tufandan sonra insanın yaşama süresi yıl itibari ile gittikçe azaldı. Platon'un Atlantis’inde 10 kral olması ve Berosus'un tarihinde tufan öncesi 10 kral olması geçen yüzyıllarda Batı dini çevrelerde gözden kaçmadı ve Platon'un öyküsü Tevrat’la karşılaştırıldı. Bir çok benzerlikler çeşitli din adamları tarafından Platon'un öyküsün kutsal kitapları doğruladığı görüşüne sevk etti.

Tekvin'de diğer bir bölüm oldukça anlamlıdır "Ve vaki ki toprağın üzerinde adamlar çoğalmağa başladı ve onların kızları doğduğu zaman Tanrı oğulları adam kızlarının güzel olduklarını gördüler ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve Rab dedi Ruhun adam ile ebediyen çekişmeyecektir çünkü o da ettir bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır. Tanrı oğulları insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman o günlerde hem de ondan sonra yeryüzünde Nefilim (devler) vardı bunlar eski zorbalar şöhretli adamlardı" (Tekvin Bap 6).

Bu yazımızda biraz olta atacağız belki de zaman zaman sizce fazla uçuk ve fantastik gelebilecek olasılıklarla flört edebiliriz ancak asıl amacımız bir şekilde gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Kitabi Mukaddes'te (Eski Ahit ve Yeni Ahit/İncil) Enok kitabından yer yer söz edilir. Asırlardır saklanan ve kutsal metinler külliyatından çıkarılan bu kitabın iki farklı nüshası vardır biri yakın zamanlarda bir Rus manastırında bulunarak Slavonik dilde muhafaza edilmiştir. Adı "Enok'un (Haz. İdris) Sırlar Kitabı"dır(Şeklimi Koyarım.. Bu kitapta Enok'un Tanrı tarafından göğe kaldırıldıktan sonra cennet ve cehennem katlarında gördüklerini ve sonradan 360 kitap yazdığını anlatmaktadır. İkinci ve çok daha uzun kitap ise "Enok’un kitabı"dır. Burada Nefilimlerin devler olduklarını ve tufandan önceki çöküş devrinde onların insanoğlunun yiyeceklerini tükettiklerini ve bunlar da yetmediğinde insanları yediklerini yazıyor. Bu kitapta bu çeşit atıflar dini çevreleri rahatsız etmişti (San Augustine "Tanrının Şehri") ve kitabın 1772 yılında James Bruce tarafından bir Habeş manastırında bulunana dek eski ahit külliyatından çıkarılmasına yüzyıllardır ortandan kayıp olmasına sebep vermişti (9). Bu kitaba göre Samael tarafından idare edilen melekler Hermon dağına inerek insanlara büyü savaş kozmetik gibi yasak sanatları öğretiler. Daha sonra başmelek Mikhael'in önderliğinde dört baş melek Rafael (İsrafil) Mikayil Cebrail ve Uriel onları bağladılar yeraltına inen bir çukura atılar. Bundan böyle bu dört başmeleğe "Denetçiler" denildi ve onlar dört istikameti Doğu Güney Batı ve Kuzeyi uykusuz gözleriyle gözetlediler. Harut ve Marut gibi düşmüş melekler efsanesi böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi Haz. Süleyman'a addedilen büyü kitaplara malzeme oldular. Bu da ayrı bir hikaye. Belki de Blavasky'nin dediği gibi kutsal metinlerin ezoterik şifrelerini çözmede 7 anahtar kullanmamız gerekir. Tekvin'de söz edilen varlıklar melek değil de fiziksel olmalı ki Ademoğullarının kızları ile ilişki kursunlar ve çocukları olsun.

Ademoğulları ile birleşerek bir melez ırkı doğuran Tanrı oğulları kimdi? Gerek Tevrat'ta gerek Ölü Deniz'de bulunan Esen kayıtları anlatıyor ki insanoğulları kadim bir devirde bir genetik aşılanma gördüler. Bu o kadar açıkça ifade edilmiştir ki bazı arkeolojik ufologlar uzaydan astronotların (tanrıların) gelip insan evrimini geliştirmek için böyle bir işlemde bulundukları olasılığı ciddi ciddi ele almışlardır. Her ne kadar bu yazarlar kendi tezlerini doğrulamak için bir takım asılsız benzetmeler ortaya atmışsa Tanrı oğullarının kim oldukları konusunda kimse tatminkar bir çözüm getirememiştir ve binlerce sene önce uzaydan gelen ve insandan daha gelişmiş ancak yinede humanoid (insan türününden) olan varlıkların insan evrimini hızlandırmak için bir genetik aşılama yapmaları modern mitoslardan da biridir. Böyle bir tez doğruysa o zaman onların insanlarla ortak bir kaynak paylaşmaları gerekir aksi takdirde onların ne humanoid olmaları ne de Ademoğullarının kızlarından çocuk yapmaları olasılığı vardır. Bu da spekülasyonlar için yeni sahalar açmaktadır ancak bütün bunlar tabii ki birer varsayımdır.

Kayıtlar insanı kolayca böyle bir düşünceye sevk ediyor. Tanrı oğulların (Beni Elohim) yaratığı bu melez ırk Grek mitolojisinde Titanlar'a benzer. Platon'un belirtiği gibi bir "tanrı" olan Poseidon yerli bir kadınla birleşerek Atlas ve diğer Titan kardeşlerini doğurdu. Platon'a göre Atlantis'i yöneten sınıfta tanrı soyu vardı ancak zamanla tanrı soyu insan soyuna nispeten azalmıştır ve Atlantis'de bir çöküş bir dejenerasyon başlamıştı. Onlar "yüce ideallerinden sapmaya" başladıkça sonları hazırlanmaya başlanmıştı. Burada kullanılan "tanrı" sözcüğü ele alırken unutmamak gerekir ki farklı kültürlü bir toplumdan çevrilmiş bir terimdir. Platon tek bir Tanrı'yı öğretirdi küçük harf başlıklı "tanrı" sözcüğü ise büyük harf başlıklı "Tanrı" ile aynı şey ifade etmez.

Irk kavramları İkinci Dünya Harbinden sonra tabu bir konu haline gelmiştir. Ancak materyalist bir temele dayanan ve Üçüncü Reich mitosunu oluşturan "herenvolk" "ırk saflığı" gibi görüşler yerine bu kadim görüşlerde melezliğin işlendiğini görüyoruz. Ancak Nuh soyu için ırk saflığını korumak gibi adetlerin varlığı metinlerde gözükmektedir. Bu hem Yafeti bir kökenden gelen Ariler için hem de Sami bir kökenden gelen İbraniler için geçerli olmuştur. Musevilerin ırkları dışında evlilik yapmaları tabu olduğu gibi Ariler de benzeri uygulamaları Hindistan'da yürüterek kast sistemini oluşmuşlardır. En üstte Ari soyundan Brahminler vardı. Onların diğer kastlerle evlenmeleri bir tabudu. Hatta en alt tabakayı oluşturan Sudralar dokunulmazdı. Bu adet de Nuh soyundan olmayan kavimlerinin varlığını ima etmektedir.

Ezoterik açıdan bedeni esas alan "ırkcılık" tezleri geçersizdir. Çünkü beden ruhun bir aracıdır. Reenkarnasyon yolu ile ruh farklı ırklara kültürlere enkarne olmaktadır ve böylece deneyimleri zenginleşmektedir. Ancak makro düzeyde kitlesel açıdan ruhsal evrime paralel olarak gelişen ruha daha uyumlu bir araç sağlamak üzere insan bedeninin de bir evrimden geçirmesi söz konusudur. Bu sebeple Nazilerin zorla kan dökerek empoze etmek istedikleri ırksal evrim aslında doğal ve birazda planlı ve bilinçli (eugenics) yöntemlerle ırk ayrımına yer vermeden ileri ki yılarda gerçekleşecektir.

O halde bazı kadim öğretilere göre soyumuzda her türlü karışımdan geçen biz insanlar aslında melez bir ırkız ve hemen hemen her birimiz her ırktan olanımız tarih öncesi unutulmuş göçler sayesinde bu sözde "tanrıların" kanını az veya çok taşımaktayız. Ancak Nuh peygamberi ile ilgili kayıtlar bu tür bir aşılamayı desteklemekle birlikte aynı zamanlarda farklı türden bir mütasyonu da kutsal kitaplarda ele alındığını görüyoruz.



" O günlerde Nuh gördü ki dünyanın ekseni eğildi ve felaket yaklaşıyordu. O zaman ayaklarını kaldırarak dünyanın ucunda büyük babasının babası Enok'un (İdris) bulunduğu yere götürdü. Ve Nuh acılı bir sesle üç kez haykırdı: Dinle dinle dinle söyle dünyada neler oluyor? Yeryüzü zorlanıyor ve şiddetli bir şekilde sarsılıyor."

Enok'un Kitabı (64/ 1-3)
1144  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Mitolojide Simurg : Ocak 26, 2010, 01:51:56 ÖS
Mitolojide Simurg




Sasani ipek dokuma kumaş Simurg motifine sahip M.S. 6-7. yüzyıl dolayları


Simurg (Farsça: سيمرغ) veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur.


Etimoloji

İsim Avesta'daki mərəγô saênô "Saêna kuşu"ndan türemiştir. Orijinalde bir yırtıcı kuş kartal veya şahin olduğu etimolojik olarak aynı olan Sanskritçe śyenaḥ`dan çıkarılabilir.
Halk etimolojisinde ilişkilendirilen ilk öğe Farsça sī "otuz"dur. Fakat tarihi anlamda ilgili değillerdir.



Sasanilerden Simurg motifli gümüş tabak





Homa'nın iki başının heykeli Persepolis harabeleri İran




Mitoloji

Mitik kuş Simurg Fars sanatında kuş şeklinde kanatlı dev bir yaratık olarak resmedilmiştir. Zaman zaman köpek başına ve aslanpençelerine sahip bir tavus kuşu olarak da resmedilmiştir. Bazen insan yüzü ile de resmedildiği olmuştur. Bir bölümü memeli olduğu için yavrularını emzirirdi. Yılanlara karşı bir düşmanlığı vardı ve yaşadığı yer fazlasıyla sulaktı. Bir antik İran tanımında Simurg'un kendisini alevlerle kaplayana kadar 1700 yıl yaşar daha sonraki tanım ve kayıtlarda ise onun ölümsüz olduğu ve Bilgi Ağacı'nda bir yuvası olduğundan bahsedilmiştir.
İran efsanesine göre bu kuş o kadar yaşlıdır ki dünyanın yıkılışına üç kez tanık olmuştur. Tüm bu zaman boyunca Simurg o kadar çok öğrenmiştir ki tüm zamanların bilgisine sahip olmuştur.
Sasani Persler Simurg'un yere bereket bahşedeceğine ve dünya ile göğün arasındaki birliği sağlayacağına inanırlardı. Yaşam ağacı Gaokerena'da tünediğine ve her türlü şeytani şeyi tedavi eden düzelten kutsal Haoma bitkisinin yöresinde yaşadığına inanılırdı. Daha sonraki İran geleneklerinde Simurg ilahiliğin bir sembolü haline gelmiştir. Ayrıca Sên-Murv/Simurg Pers edebiyatında Homâ olarak tanımlanmış Arapça'ya ise Rukh olarak girmiştir.
Simurg uçuşa kalktığında bilgi ağacının yaprakları titrer her bitkinin tohumlarının dökülmesine neden olurdu. Bu tohumlar dünyanın her yanına dağılır gelmiş geçmiş her bitki çeşidinin kök almasını sağlar ve böylece de (bu bitkiler yoluyla) insanoğlunun tüm hastalıklarını tedavi ederler. Simurg'un tüylerinin bakır renginde olduğu söylenmiştir. Her ne kadar başlarda bir köpek-kuş olarak tasvir edilse de daha sonraları sıklıkla bir insan veya köpeğin başıyla gösterilmiştir. Onun iyilik sever bir doğası olduğu ve kanatlarının bir dokunuşunun her türlü hastalık veya yarayı tedavi edeceğine inanılırdı.



Bebek Zal'ı taşıyan Simurg tasviri




Şahname'de Simurg

Firdevsi'nin epik eseri Şahname'de (Şahların Kitabı) Simurg en tanınmış halini almıştır. Şahname'de Simurg'un Prens Zal ile olan ilişkisi yer alır. Şahname'ye göre Kral Siam'ın oğlu Zal albino olarak doğmuştur. Kral Siam albino oğlunu görünce çocuğun şeytanların tohumu olduğunu düşünüp çocuğu bir dağa terk etmiştir. Çocuğun ağlayışlarını duyan yumuşak kalpli Simurg çocuğu alıp büyütür. Zal her türlü bilgiye sahip Simurg'dan hikmet almış birçok şey öğrenmiştir. Yine de büyüyüp bir yetişkin olduğu zaman insanların dünyasına girmek ister. Simurg çok üzülse de ona bir tane altın tüy verip gitmesine izin vermiştir. Eğer Zal Simurg'un yardımına ihtiyaç duyarsa bu tüyü yakacaktır.
Krallığına döndüğünde Zal güzel Rudaba'ya aşık olur ve onunla evlenir. Karısı bir oğula hamile kalır fakat doğum zamanı geldiğinde birçok sorun yaşarlar. Zal karısının doğum sırasında öleceğini fark eder ve tam Rudabah ölüme yakınken Zal Simurg'u çağırmaya karar verir. Ortaya çıkan Simurg Zal'ın bir tür sezaryan benzeri yöntem uygulamasını sağlar ve Rudabah ile çocuğun hayatını kurtarır. Bu çocuk daha sonra en ünlü ve büyük Pers kahramanlarından biri olacak Rüstem'dir.
1145  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Nuh Ve Nuhoğulları : Ocak 26, 2010, 01:50:48 ÖS
Genelde insan tarihinin 10000 sene önce biten son buzul çağın gerilemesiyle başladığı inanılır tabii burada taş devrinden başlayan yükselişten söz ediyoruz. Atlantis'in olması gerektiği çağda dünyanın büyük kısmı buzlarla örtülü olmalıydı. Bu buzlar hemen hemen Kanada'nın ve Kuzey Avrupa'nın çoğunu kapladığı gibi Güney Amerika'nın bazı kısımlarını örtüyordu. Demek oluyor ki dünyanın etrafında ince bir kuşak uygarlığı barındıracak durumdaydı. Aslında dünyanın şimdiki durumu bundan iyi olmakla beraber yine de onun yuvarlak oluşu ideal iklim açısından güneşi bazı yerleri fazla bazı yerleri az ısıtmaya ve aydınlatmaya yol açıyor. Ancak buzul çağı ile ilgili bilmediğimiz birçok şey vardır. Buzul çağların neden olduklarını bilim adamları saptayamamıştır. Bir takın hipotezler ortaya atılmıştır. Güneşte periyodik olarak ısı gücün azaldığı veya güneş sistemi zaman zaman soğuk alanlara girdiği ortaya atılmıştır. Ayrıca son buzul çağında tropik iklimlerin bitki ve hayvan çeşitlerinin bulunması iklim kuşaklarının yer değiştirdiği tezini güçlendiriyor.

Bilindiği gibi İbranilerin kutsal kitapları arkeoloji ve tarih açısından genelde oldukça güvenilir kaynaklar oldukları saptanmıştır. Ancak kronolojik kayıtlar daha eski çağlara indikçe güvenilirliği de aynı oranda azalmaktadır. Dünyanın Tevrat'ta belirtildiği gibi 6000 yıl önce yaratılmadığı ve en az dört buçuk milyar yıllık ömrü olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Oysa 1654 yılında Ussher adında bir İrlandalı Başpiskopos Tevrat'taki verilere dayanarak yaratılışın M.Ö. 4004 yılında 26 Ekim sabahı saat dokuzda başladığını iddia etmişti. Bazı metin ve hadislere dayanarak dünyanın yaratılış süresi olan 6 günü her günü 1000 veya 50000 yıl ile çarpsak yinede alınan netice tatminkar değildir. O halde eski İbrani metinlerinin Kuran'da belirtildiği gibi tahrifata uğradığı kanısına varmak mümkündür. Oysa mecazi açıdan Kuran'da da belirtildiği gibi Yaratılışın sürdüğü 6 günün aslında farklı anlama geldiği ilerdeki bölümlerde ele alınacaktır. "Gün" denildiği zaman belirli bir devreyi (bir siklüsü) tamamlayan bir süre düşünüldüğü ortaya çıkıyor. Kutsal kitaplarda (Kuran İncil ve Bhagavad Gita) bu bazen 1000 yıl olarak ifade edilmektedir ("Tanrının nezrinde bir gün bin yıl gibidir") 6 gün için daha farklı yaklaşımlar da söz konusu. Bu konuyu kapsamlı olarak "Siklüsler" adlı bölümde ele alınacağız.

Aynı şekilde Atlantoloji açısındanda Nuh tufanı M.Ö. 2500 veya 3000 değilde M.Ö. 10.000 civarında olması mümkündür. Bu tarihlerde büyük olasılıkla önce açıkladığımız gibi dev bir asteroid'ın yeryüzü ile çarpışması ya dünyanın yörüngesini güneşe daha yakın getirmişti veya eksenini değiştirerek yine buzul alanları yaratıp eski buzul alanın erimesine yol açmıştır. Böylece kutuplarda yer değişme iklim değişliklere de yol açması gerekir. Kutuplarda buzların altında bulunan ormanları aksi taktirde nasıl açıklarız. İlginçtir ki gerek Enok'un kitabında gerek Herodotus' un Mısır rahiplerinden duyduklarında ve nice eski kayıtta böyle bir eksen değişikliği olduğu açıklanıyor. Mısırlı rahiplerin Herodotus'a anlattıklarına göre Güneş bir zaman batıdan doğuyormuş be doğuda batıyormuş ve dünya birkaç kez eksen değiştirmiş.

Çarpışma yerinin büyük olasılıkla Atlas Okyanusunda belki de Meksika körfezinde olması okyanusdaki kara parçaları volkanik patlamalar eşliğinde denizin dibine sürükledi. Amerika kıtasında incelemeler oranın belirsiz bir geçmişte büyük bir meteor yağmuruna tutulduğun göstermiştir. Aynı şekilde Büyük Okyanusta bir zamanlar böyle bir meteor yağmuruna maruz kalmıştır. Gökten gelen felaketin sonucunda Atlantis kıtası batmıştı bazı dağ tepeleri de okyanus ortasında adalar olarak kalmıştır. Bir taraftan kara parçaları çökerken başka kara parçaları yükselmeye başlamıştı bunların arasında Ant dağları Cordilleras dağları Himalayalar Pamir dağları ve Kafkas dağlarını sayabiliriz. Hayvan sürüleri doğa örtüleri ve insanlar toplu olarak öldüler. İnsanların uygarlık anıtları yeryüzünden silindi.

O halde insan tarihin dünya geçmişi açısından bu kadar kısa bir süre önce başlamasına şaşmamak gerekir. İnsanlar her şeyi yeniden başlamaları gerekirdi. Bu öykünün doğru olmadığını savunanlar Platon'un belirttiği tarihten çok sonra yazı ve uygarlığın geliştiğini belirtiyorlar. Ancak mevcut arkeolojik bulgulara dayanarak M.Ö. 8-9 bin yıl önce Konya yakınlarında Çatalhöyük'te gelişmiş şehircilik olduğunu gösteriyor (10). Yazının nispeten yakın tarihte gelişmesi onun bir felaket öncesi uygarlıkta bulunmaması anlamına gelmez. Yaşlı Mısırlı rahip bilginin yazının unutulması konusunda verdiği açıklamalar bu konuda yeterlidir. Arkeolojik buluntular uygarlık gereçlerini bilim ve sanatları gittikçe daha geri bir tarihe atıyor.

Binlerce yıl önceki bu felaketten bir kaç insanın kurtuluşu tarih boyunca unutulmayan bir öykünün konusu olmuştur. Daha önce belirttiğimiz gibi bu öykü dünyanın her tarafında korunmaktaydı. Şüphesiz bunun sonucu olarak diğer felaketlerde olduğu gibi bir çok hayvanların nesli tükenmişti. Bilimsel bir varsayıma göre bu devirde (11 bin sene önce) 40 milyon hayvan aniden öldü.

Nuh peygamberinin bu devirde yaşadığını varsayımına dayanarak onunu bu felakette hazırlıklı olduğu belirtiliyor. Gemisinde ailesi ile birlikte hayvan neslinin seçkin çeşitlerini de almış. Büyük olasılıkla o devirde bol çeşitleri olan vahşi ve dev cüsseli hayvanlar yerine evcil hayvanların felaketten kurtulmaları ve gelecekte insan yararına nesillerini devam etmeleri öngörülmüştü. Ayrıca Kutsal metinlerde açıkca belirtilmediği halde tarıma elverişli bitkilerin ve meyve ağaçların filizleri de taşındığını kabul edebiliriz. bu konuda bazı belirtiler vardır.

Ancak dünyanın her tarafında yaygın olan tufan mitoslara dayanarak öyle sanıyoruz ki dünyanın çeşitli yerlerinde başka kurtulanlar da vardı. Onlar "ikinci Adem" olarak değerlendirilen Nuh'tan farklı olarak hazırlıklı değillerdi. Kurtulmaları genelde şans eseriydi. Bu kurtulanlar arasında Ad soyundan olanlar da vardı dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan "Adem öncesi" ve tanrı soyundan aşılanmamış aborijin ırklar da vardı. Bu yüzden Nuhoğulları ve Ad'lar ırklarının "saflığını" korumak için türlü yöntemler aldılar ve tarih boyunca görülen ve çeşitli kutsal kitapta yazılan (aborijin) yerlilerle ilişki yasağı sürdürüldü. Ancak bu uygulanma doğal olarak pek başarılı değildi.

1947 yıllında Ölü Denize yakın Kumran mağrasında bulunan rulo yazıtlar İbrani kutsal edebiyatın en eski örneklerini oluşturuyor. Bulunan bir yazıta göre Haz. Nuh farklı bir fiziğe sahipti. Öyle ki babası Lamek onun kendi oğlu olduğunu karısı Bartenoş'un yemin ve ısrarlarına rağmen inanmamıştı. Haz. Nuh'un "Bakıcılar Kutsal Olanlar veya devler" in soyundan gelmediğini ancak "meleklerden her şeyi öğrenen" büyükbabası Enok (Haz. İdris)'a danıştıktan sonra inanmıştı (11).

Kumran'da bulunan bu yazıtların Haz. İsa'dan yüz sene önce yazıldığı dikkate alınırsa onların değeri anlaşılır. Her ne kadar Enok'un kitabı San Augustin tarafından belirtiildği gibi kadimliğinden dolayı tahrifata uğramışsa da Kumran yazıtları ile ilginç benzerlikleri vardır. Orada Haz. Nuh ile ilgili şunları yazılıyor: "Bir süre sonra oğlum Mathusala oğlu Lamek için bir eş aldı. O ondan hamile oldu ve bir çoçuk doğurdu. O çocuğun etti kar gibi beyaz ve gül gibi kırmızıydı saçları yün gibi beyaz ve uzun gözleri güzeldi. Gözlerini açtığı zaman evi güneş gibi aydınlat ı... Ve babası Lamek ondan korktu ve koşarak Mathusala'ya gitti ve şöyle konuştu Ben başka çocuklara benzemeyen bir oğul doğurdum. O insan değil gibi fakat gökyüzü meleklerinin çocuklarına benziyor. O bizden farklı bir yapıda ve hiç bir şekilde bize benzemiyor ... Ve şimdi babam sana gerçeği öğrenmek için atamız Enok'a gitmeni yalvarırım çünkü onun yurdu meleklerledir" (Enok'un kitabı 105/1-6). O halde eski kayıtlar tufanla silinen eski dünyadan Nuh ve soyu yeni bir insan prototipi olarak kurtulduğunu belirtiyor. Bu soyun eski Kızılderili ademoğulları ve melez dev ırk yerine beyaz ırk olduğu görülmektedir.

Daha önce belirtimiz gibi Blavatsky'e göre Atlantisliler dördüncü kök ırka mensuptu üçüncü kök ırk'ta Lemuryalılar'dı (Mulular) her bir ırk bir felaketle yok olduğu gibi kurtulanlar bir sonraki ırkın atalarını oluşturup yeni bir ırk oluşturmuşlar. Bizim de beşinci kök ırktan olduğumuz söylenir ve altıncı kök ırk oluşmaktadır.

Tevrat'ta göre Nuh'un gemisi Ararat dağında demirlendi. Her ne kadar bu bize olasılık dışı gibi gelse jeolojik kanıtlar o bölgenin bir zaman su altında olduğunu gösteriyor. Civarda bol miktarda deniz fosilleri ve tuz kristalleri vardır. Van göllünün tuzlu olduğu ve deniz balıkları bulunduğu bilinir. Bunun dışında Ararat'ın tepesinde doğru veya yanlış gemi kalıntıları bulunduğu söylenir. Zaman zaman bu parçalar incelenmek üzere indirilmişti (12). Bu konuda ilginç iddialar var çeşitli belgeler ve fotoğrafları içeren kitaplar yazıldı. Keşif heyetlerinin araştırmaları düzenlendi.

Bu iddiaların gerçek olup olmadığını bilmiyoruz ancak kutsal kitaplardaki her öykünün arkasında bir gerçek payı vardır. Nuh'un üç oğlu Yafes Ham ve Sam'dan bütün ırkların türediği inanılır. Yafes'ten “beyaz” ırk Sam'den Araplar ve İbraniler dahil olmak üzere Sami ırkı ve Ham'dan Kuzey Afrikalılar türediği yazılır. Tevrat'ta bu üç oğlun soylarını ayrıntılı olarak açıklıyor. Bu soy isimleri aslında bir çoğu Anadolu'da olmak üzere bir çok kavim ve halkların isimlerinden başka bir şey değildir.

Bu konuda birinci asırda yazılan Flavius Josephus'un İbraniler tarihi ayrıntılı bilgi veriyor (13). Josephus bu konuda şöyle yazıyor "Nuh'un oğulları üçtü tufandan yüz sene önce doğan Sam Yafes ve Ham [Tufan'dan sonra] dağlardan vadilere ilk inip ev kuranlardandı. Tufanı anımsayarak alçak arazilere inmekten büyük korku duyanları da ikna ederek önderlik yaptılar (1-4-1)". Onlar biliyorlardı ki yaşlı Mısırlı rahibin belirttiği gibi bir tufan olduğu zaman dağlarda yaşayanlar kurtulur ve vadi ve ovalarda yaşayanlar silinirdi. İlginçtir ki Orta-Amerika kızılderilileri gelen ilk beyaz adamlara piramitlerin tufandan korunmak yükseklere tırmanmak maksadıyla yapıldığını söylemişlerdi.

Josephus'un tarihi Tekvin'deki verilere dayanarak Nuhoğulları için şöyle yazıyor: "Nuh'un torunları anısına kurdukları devletlere kendi isimlerini verilmiştir. Yafes'in yedi oğullu vardı onlar ilk başlarda Toros ve Amanus (Klikya) dağlarında yerleştiler sonra Asya'ya doğru Tanais nehrine kadar ve bir kolu Avrupa'da Kadiz [İspanyada Cebelültarık'ın ağızında ve Atlas Okyanus kıyısında bir şehir]'a kadar yol aldı ve daha önce başkaları bulunmayan ülkelerde yerleşerek kendi adlarını verdiler. Yafes'in oğlu Gomer Grekler'in Galata [Ankara çevresinde bir Kelt Devleti ayrıca Fransa'da aynı halk Gal'ler] dedikleri fakat o zamanlar onlar Gomerliler olarak bilinirdi. Magog Magogitleri kurdu onlara Grekler İskitler derlerdi. Yavan ve Madai'a gelince Madai'dan Madianlar geldi. Onlara'da Grekler Medes [İranlı bir kavim] derlerdi. Oysa Yavan'dan İyonyalılar ve bütün Yunanlılar gelmiştir. Thobel Thobelitleri kurdu onlardan da bütün İberler gelir. Mosocheniler Mosoch tarafından kuruldu onlara şimdi Kapadokyalılar (Göreme Nevşehir) denilir. Halen onlarda eski adlarını gösteren Mazaca (Kayseri) şehri vardır. Anlayana bu gösterir ki bütün devlet bir zaman o ismi taşırdı. Thiras aynı zamanda hükmettiği halklara Thiraslılar derdi ancak Grekler onların adlarını Trakyalılar olarak değiştirdiler. Yafes'in soyundan ilk yerlileri olan devletleri adedi çoktur. Gomer'in üç oğlundan Aschanax Aschanakslılar gelmişdir artık onlara Grekler tarafından Rhegin [Güney İtlaya'da]'ler denilir. Aynı şekilde Riphath'da Riphalılar Paphlagonlar [Anadolu'da Karadeniz kıyısında yaşayan bir topluluk] ismi türedi. Grekler'in Frigler (Batı Anadolu'da bir devlet) dedikleri Thrugramma'dan türeyen Thrugrammalılar'dı. Yavan'ın üç oğullundan Elissa Eliselilere adını verdi onlara şimdi Aioller (Batı Anadulu'da) denir. Tharslar'dan Tarsus ismi alındı ki bu Klikya'nın eski adıydı. Bunun belirtisi şöyledir onların en kayde değer şehirlerin ismi Tarsus'dur bu adda theta yerine Tau harfini değiştirmek suretiyle elde edilmiştir. Cethimus Cethima adasını almıştır ona şimdi Kıbrıs denilir. Bu nedenle İbraniler adalara ve deniz kıyılara Cethima derler. Kıbrıs'ta bir şehir eski adını belirtisi korumuştur o da Grekler tarafından Citius denilir fakat yerliler tarafından Cithim denilir..."

"Ham'ın çoçukları Suriye Amanus ve Libanus dağlarına kadar yayıldılar... Chus'tan Habeşliler geldi. Halen'de günümüzde onlara kendileri ve başkaları tarafından Kuşit'ler denilir. Mestre ismi halen Mısır'da oturanlara Mestre'liler olarak korunmuştur. Phut Libya'nın ilk yerlisiydi... Grek coğrafya'cılar oradaki nehrin ve yerin ismi Phut'tan değiştiğini kaydetmişlerdir. Şimdeki ismini Mesraim'in oğullarından biri olan Lybyos'tan almıştır... Sabas Sabileri kurmuştur..."

"Sam Nuhu'un üçüncü oğullunun beş oğullu olmuştur. Onlar Fırat nehrinden Hint Okyanusa kadar olan bölge'de yerleştiler. Elam Pers'lerin (İran) atası olan Elamlıları kurdu. Ashur Nineve şehrinde oturdu ve halkına Assuriler dedi...Arphaxad şimdi Keldani'ler denilen Arphaksadlılar'ı kurdu. Aram şimde Suriyeliler fakat önceden Aramiler denilen topluluğu kurdu. Laud şimdi Lidyalılar (Batı Anadolu'da) fakat önce'den Lauditler olarak bilinen devleti kurdu. Aram'ın dört oğulundan Uz Teachonitis ve Şam’ı kurdu...Uz Ermenistan'ı kurdu... (1-6)". Josephus bundan sonra Arphaxad'ın soy kütüğün inceleyerek Haz. İbrahim'e kadar getiriyor. Bilindiği gibi kutsal kitaplara göre Haz. İbrahim'in bir oğullundan İbraniler diğer oğulundan Araplar türemişti.

Kayıtlara göre Atlantisliler Nuh yönetiminde bir dağa yerleştiler. Bu dağ Tekvin'e göre Ararat dağı Kuran ve Suryani Tekvin'ine göre Cudi dağı ve diğer tradisyonlarda farklı dağlardı. Unutmamak gerekir ki olay çok eskidir ve kulaktan ağza geçerken ve yazıtlar kopyalanırken insanlar sürekli bildiği ve onlara yakın olan yerlerin isimlerini yerleştirmeye yönelirlerdi. Atlantis felaketinden diğer kurtulanlar dağlık bölgelerde yerleştiler. Kafkas dağları Pireneler ve Atlas dağlar onların odaklandığı yerler olduğu kanısındayız. Burada yerleşmiş olan Kafkasyalılar Basklar ve Berberler aynı soydan geldiği anlaşılıyor.

Ararat dağına yakın olan Kafkas dağları büyük göçlerin başladığı bir yerdir. "Beyaz" ırka Batıda kokazik (kafkasyalı) denilmesi oldukça anlamlıdır. Ömer Büyükata'nın değerli çalışmaları (14) bu konuyu ayrıntılı bir şekilde aydınlatıyor. Ona göre Apas kelimesi ve Yafes (Japhet) ile aynıdır hatta Bask ve Pelask aynı kelimenin zamanla değişmeye uğramasından kaynaklanıyor. Toponymy (bölge ve yer isimleri)'e dayanarak Büyükata bu göç yerleri belirtiyor. Pelasklar Akdenizin Grek öncesi yerlileri idi ve Yunan kültürünü büyük çapta etkilemişlerdi. Dünyanın en kadim dillerinden birine sahip olan Basklar Atlas dağlarında yaşayan Berberler ile akrabalıkları vardır. Cohane'e göre Berber İber kelimesinden kaynaklanıyor(İber-İber). Aynı şekilde Britanya (İnglitere) ve Breton (Batı Fransa) aynı kelime kökenindendir(Britler) ve çok eski çağlarda megalit (büyük taş) inşatlar yapan gelişmiş bir İberik akımın kalıntıları İnglitere Batı Fransa İrlanda gibi Atlas Okyanus sahili ülkelerde görmek mümkündür (15). Son bulgulara göre bunların sanıldığından daha eski oldukları ortaya çıkmıştır.

Sekiz senelik bir araştırma sonucu kitabını yazan Cohane toponomi'e dayanarak dünyayı saran bir kadim kültür kalıntısı konusunda ilginç neticelere varmıştır. Birbirinden yakın neticelerine varan Büyükata ve Cohane'nin çalışmaları şaşılacak benzerlikler arz ediyor. Ancak ne yazık ki Batı edebiyatı Kafkasya konusunu ihmal etmektedir. Roma çağında Kafkasya İmparatorluğa bağlı bir eyaletti adıda aynı İspanya'nın antik adı gibi "İberia"dı. Kafkasyalıların eski adı Adigeler'di. Başka bir değişle Ad'lardı.

Atlas Okyanusun sahilinde yerleşmiş olan Baskların dilleri Orta-Amerika'da Maya diline çok yakın bir benzerliği vardır. Bask efsanelerine göre ataları mağaralarda saklanarak felaketten kurtulmuşlar. Baskların eski bir adeti Kızılderili uygarlıklarındaki gibi 20'lerle saymaktı. Bu adet halen Fransızların 80 rakamı 4 adet 20 ile dille getirmeleri şeklinde kalmıştır. Baskların "jai alai" ismindeki top oyunları Mayaların "pok-a-tok" oyunlarına benzer. Kan grupları da diğer Avrupalılardan farklıdır (rh negatif ve AB ve O grubu ağırlıklıdır).

Baskların M.Ö. 10000 sene Avrupa'yı batıdan istila eden Kro-Magnonların bir kalıntısı oldukları inanılır. Kro-Magnonların beyin kapasiteleri (1600cc) bugünkü insanlardan (1400cc) daha büyüktü. Bu günkü insanlardan daha iri ve boyludular (182-195 cm.) (16). Bu insanların belki en son türleri Kanarya adalarında bir zamanlar yaşayan Guançlardı soylarını İspanyollar tamamen tüketildi. Guançlarda ölülerini mumyalama gibi birçok kadim gelenekleri mevcuttu ve değik fiziksel özelliklere sahip oldukları söylenir. Aynı şekilde Peru ve Paskalya adalarında yaşayan "Uru" lar yakın zamanda yerliler tarafından tamamen öldürüldü. Bu ada halkları günümüzün insanlarına göre iri ve boyludular.

Atlas Okyanusun Batı sahilleri şu anda Keltler adında sonradan gelme halklarla çevrilidir. Bunlar İskoçyalılar İrlandalılar Galler Cornwallılar ve Bretonlardır. Konuştukları diller Kafkas dillerine benzerlik gösterir. Onların binlerce sene evvel Kafkasya'dan göç ettiklerine dair efsaneleri vardır. Atlas Okyanusuna geldikleri zaman kendilerine benzeyen İberlerle hemen kaynaşmışlardı. Keltlerin izlerini Anadolu'da da bulmak mümkündür bir zamanlar Ankara yakınlarında bir Galata devleti vardı (17). İskoçların çaldığı tulumun (bagpipes) ve Bretonlar'ın çaldığı biniou'a benzeri müzik aleti Basklar'da ve Karadeniz sahilinde Kafkas soyundan olan Laz'larda tulum halen çalınır.

Amerika kıtasından gelen tarım ürünler çoktur. Yüzlerce bitki arasında patates domates çilek salatalık gibi ürünler beyaz adam gelmeden evvel Amerika'da çoğu And dağlarında yetişiyordu. Soframıza kurduğumuz sebze ürünlerin yarısı Amerika'ların keşfine borçluyuz. Gerçekten Amerikan uygarlıkların sofraları gelen İspanyollara nispeten daha zengin olduğu saptanmıştır. Bu ürünlerin birçoğunun vahşi çeşitlerin bulunmaması onların çok kadim çağlardan yetiştirilip geliştirdiğini gösterir. Avustralya gibi Atlantis İmparatorluğun ağından uzak olan ülkelerde tarımsal ürünlerin yoksunluğu Darwin'in de dikkatini çekmişti.

Donnelly'e göre bu ürünlerin kaynağı Atlantis'ti ve o bu ürünlerin gelişmesi gerektiği on binlerce yıllık evrimin orada gerçekleştiği kanısında. Yeni dünyayı bir kenara bırakıp eski dünyada tarım ürünlerin yayıldığı başka bir bölgede de görüyoruz. Edmond de Molin'i aktaran Ömer Büyükata "Gerçekten; meyve ağaçları dünyanın bu mümtaz derecede çeşitli meyve türlerine rastlanılmaz ... Sicilya' dan daha mutlu olan Kolkhide (Batı Kafkasya) eski bolluğundan bugün hiçbir şey kaybetmemiştir ... Burada en çok göze çarpan şey meyve ağaçları arazisi olmasıdır. Hatta Kandül ve başka bitki bilginlerine göre Kolkhide meyve ağaçların anavatanıdır. Onların kanılarına göre elma armut erik kiraz dut kiraz badem ağaçları frenküzümü bağ turp ve birçok sebze çeşitleri hep buradan bu vadilerden etrafa yayılmış bulunduğu gibi bu ürünler en ilkel ve en çok kendi kendine yetişir bir halde yalnız burada bulunurlar..."(18). Bir varsayıma göre tufandan kurtulan bir gemi insanoğullunun evcilleştirdiği hayvanları ve tarım için elverişli bitki ve ağaç türlerini bu bölgeye yakın bir yere taşıdı bu gemiye Nuh'un gemisi denilirdi.

Türkçe'nin kızılderili dillerle benzerlikleri bilinir bu konuda bazı araştırmalar vardır. Atlantoloji ve Mu konusu işleyenler arasında ile ilgili özellikle Haluk Cemil Tanju'nun "Orta-Asya Göçlerinde Turunçderililer" (19) ve Kazım Mirşan'ın anlaşılması zor "Akınış Mekaniği Altı Yarıq Tiğin" (20) kitapları ilginçtir. Ayrıca Dr. Hamit Zübeyir Koşay birkaç yıl Basklar arasında bulunduktan sonra Türkçe ve Baskça arasında bir bağ kurmuştur (21). Diller kısa sürelerde büyük değişikliklere uğradığı için binlerce sene evvelki durumu için bir şey söylemek zor.

Norveç'li Thor Heyerdahl yaptığı araştırmalarında haklı bir ün kazanmıştır. "Kon-Tiki" (22) "Aku Aku" ve "Polenesya'ya Deniz Yolları" adlı eserlerinde anlatılan Peru'dan Paskalya adalarına ilkel bir deniz salında yaptığı yolculukta eskiden böyle bir yolculuğun olasılığını kanıtlamıştı. Onun gerek arkeolojik dilbilimi ve mitolojik araştırmaları eski çağlarda beyaz adam anlamına gelen "Urukehu" adında bir halkın Peru uygarlığını yaratıklarını ancak melezler ve oranın yerlileri tarafından kovulduktan veya bilinmeyen bir sebepten dolayı göç ettiklerinde Paskalya adalarına yerleştiklerini belirtmişti. Urukehular sonradan Paskalya ve Hawaii adalarında aynı akibete uğradıktan sonra nesli yok olmuştu. Yeni Zelanda da aynı şekilde Urewera ülkesinin dağlarında bir zamanlar Turehu adında beyaz bir ırk varmış. Bu ırklar And dağlarında Titicaca gölü civarında yaşayan ve muhtemelen Uruguay'a ismini veren "Uru"larla aynı oldukları inanılyor. Heyerdahl'a göre Urukehuların boyları iki metre civarlarında olup genelde kızıl saçlı ve bazen sarışındılar. Gerek Peru'da gerek de Paskalya adasında yapılan mezar kazıları bu tezleri doğrulayan cesetler bulundu. Ayrıca Paskalya adasındaki dev heykellerin kafa üstleri kırmızıya boyanıyordu. Paskalaya adalarında on yedinci asırda çıkan bir ayaklanmada yerliler "uzun kulaklılar" denilen bu halkı yok ettiler. Kurtulan tek bir "uzun kulaklı" soyunu sürdü ve Thor Hyderdahl bazıları kızıl saçlı olan ve önceden Avrupalı sandığı torunları ile geçirdiği ilginç anıları kitaplarında aktarmıştır. Bu kavimin adı kulaklarını uzatmak için uyguladıkları bir deformasyon yönteminden ileri geliyordu ve uzun kulak kültü Uzak Doğu'da özellikle Kamboçya'daki esrarengiz Anghor medeniyetine Buda heykellerinde görülmektedir. Paskalya adalarında bulunan yazıt örneklerindeki harf karakterleri Sümer yazıtları ile hemen hemen aynı oldukları gözetilmiştir. Bu çok ilginç bir olaydır arkeologlar her zaman ki gibi açıklayamadıkları olaylar karşısında sessizliklerini korumaktadırlar.

Ergenekon efsanesine göre ilk Türkler demirciydi. Sarp dağlarla çevrili bir arazide bulunuyorlardı. Dağları eriterek ve delerek bu doğal hapisten kurtulmuşlardı ki bu yüksek bir teknoloji anımsatıyor. Çin kayıtlarına göre eski Göktürkler (Tükmenler) genelde kızıl kestane saçlı ve bazen sarışındı gözleri yeşil veya maviydi. İran'daki Türkmenlerde de aynı şey söz konusu. Kullandıkları runik görünüşlü alfabe de düşündürücüdür. Yine de bu konuda demode ve şoven ırkçı tezleri yeniden hortlatmak amacınca değiliz bu görüşlerimize tamamen ters düşer. Diğer topluluklar gibi Türkler çok karışmıştır özellikle Anadolu ve Trakya Türkleri. Günümüzün insanı her yerde melezdir ancak kadim çağlarda insanlar bu denli karışmamışlardı.

Türk adının kökeni Urukehu veya Turehularla bir olabilir mi? James Bailey'nin araştırmalarına göre dünyanın muhtelif yerlerinde demir mağaraları bulunur. Karbon 14 testlere göre Güney Afrika'da bir mağara M.Ö. 41.250 senesinde işleniyordu. Bailey'e göre binlerce yıl önce Tunç çağı denizci madencilik firmaları dünya'nın çeşitli yerlerinde demir ve başka madenler için kazı yapıyorlardı ve mağara duvarlarında "şirketlerinin logolarını" bırakıyorlardı. Bunların arasında gamalı haç (svastika) haç güneş sembolü çifte balta helezon ve paralel iki dalga en yaygın olanlar arasındaydı. Türklerin ilk ataları Ural-Altay dağlarında kadim ve kayıp uygarlığın madencilik kolonisi olabilir mi? Felaket geldiğinde ondan kurtulanlar arasında olup yeni yurtları Orta Asya'da yayılmış olabilirler mi? Yoksa Yafes oğullarının bir kolları mı idiler? Tanrıçaları "Turan" olan ve Troya'dan (Truva Tür-va ?) Etrurya'ya (İtlaya/Tyrhenia) göç ettikleri söylenen ve şehirleri Tarkon tarafından kurulan Etrüskler (E-türk ?) ve ile bir bağlantıları var mıydı?

Bir denizci halkı olan Etrüsklerin Anadolu’dan geldiklerini ve Lidya'dan giden bir koloni oldukları Herodotus tarafından kaydedildiği halde günümüzde bu ihtiyatla karşılanır. Her ne kadar Lidyalıların baştanrıları Tarku adına taşıyorsa Halikarnaslı Diyonysos iki toplumun arasındaki farkları işaret etmişti. Heykel ve resimlerindeki çekik gözlü moğul-kokazoid figürler at şavaş ve güreş motifleri bir Türk köken tezine yol açmıştı ancak bunu kanıtlayacak ciddi delil olmadığı gibi dilleri de henüz çözülememiştir. Ayrıca Türklerin kökeni en az Etrüsklerin kökeni kadar çözülmemiştir. Elli yıl önceye kadar Batı'da Türklere belirli bir hüviyet tanınırken ve Sümeroloji ile ilgili kitapların çoğunda Sümerlerin Turan asıllı olduğunu yazarken günümüzde Türklerin adeta kökleri olmadığı yolundaki görüşler yaygındır. Ancak bundan alınmamak gerekir çünkü varsayımcılığa karşı olan bu akım diğer toplumları da aynı işleme tabi tutuyor.

Bir iddiaya göre Lidyalıların bir kolu İtalyaya giderken diğer bir kolu Klikya'ya (Güney Doğu Anadolu) giderek Toroslara ve Tarsus şehrine adlarını vermişler onlara Trakheiotlar denilirdi ve adları Trakyalılara benzerlik arz eder. Diğer bir kolu da İspanya'ya giderek Tartessus (Eski Ahit'te Tarşiş) ismini vermiş ancak Tartessus'un çok eski olduğu kökenleri taş devrine uzandığı anlaşılıyor.

Her ne kadar İtalya'da Turin ve Torino gibi bir sürü ilginç şehir isimi varsa ve Roma ve Romulus efsanesi Asena efsanesine şaşılacak benzerliği varsa. Tabii ki şüpheli bir yöntem olan toponymy'e (yer isimleri) dayanarak ve şoven duygulara kapılarak böyle bir sonuca varmak bu konuda spekülatif bir varsayımı ileri sürmekten öteye gitmez. Daha somut sonuçlara varmak uzmanların işidir. Ama bazı ilginç bağlantılara işaret etmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Örneğin İsviçre'de Zurih kentinin eski adı Turikon idi ve civarında ona benzer yer adları da varmış. Donelly şöyle yazıyor "Strabo (M.Ö. 63 - M.S. 21) Turduli ve Turdetaniler konusunda şöyle diyor "Bütün İberler arasında en bilgili bunlardır; onlar yazı sanatı kullanıyorlar; eski tarih anılarını kaydeden kitapları var ayrıca altı bin senelik bir geçmişleri olduğunu iddia ettikleri şiir ve şiir olarak yazılmış kanunları var". Ayrıca eski Mısır kayıtlarına göre Anadolu sahil halkları denizciydi ve korsanlık yaparlardı. Onlara Tukrianlar denilirdi. Altı topluluğun birliğinden oluşmuş bu halklar Ramses III ile savaşmışlardı ve aralarında Tokhariler ve Thekerler de vardı. Onlarla Lübnan'ın kadim ve esrarengiz şehri Tyre ile bağlantı kuranlar var. Gerek Tyre gerekse de Tartessus denizcilerin barındığı liman şehirleriydi.

Sahara Çölünde yaşayan Tuaregler de Atlantis ile bağlantıları olduğu varsayılmıştır. Peter Kolosimo "Timeless Earth" kitabında şöyle yazıyor "Comte de Charencey (1832-1916) `Histoire légendaire de la Nouvelle-Espagne'adlı kitabında "Berber Tamaçek (Tuareglerin dili) Euzkara (Baskların dili) ve kadim Gal dilinde bazı sözler kesinlikle Kuzey ve Güney Amerikadaki Kızılderili dillerine akrabalığı vardır" (23). Vahşi çöl hayatına dönüşmüş kendine özgü katı kuralları olan ve pek konuşmayan Tuargeler'in çok eski Finike kökenli yazıları ve alfabeleri vardır. Erkeklerin yüzlerini örttüğü ve asillerin daima mavi giydikleri bu toplum bir zamanlar çölün hakimleriydi. Bir zamanlar Sahara Çölünde büyük bir göl vardı Libya'da çok eski esrarengiz şehir kalıntılarının duvar resimleri o zamanın zengin bitki örtüsüne ve hayvan çeşitlerine şahittir.

Tevrat'ta göre Kral Nemrud Babil kulesini inşa etmesinden önce insanlar tek bir dil konuşurmuş ancak onun yıkımı ile birden herkes farklı bir dilde konuşmaya başlamış ve birbirini anlamamaya başlamıştır. Batıda konuşulan diller genelde üç büyük gruba ayrılır: Hint-Avrupalı diller grubu Sami diller grubu ve Ural-Altay / Finno-Ugarik Turan diller grubu. Bazı dil bilimciler (diffusionist) bütün dillerin ortak bir dilden geldiği kanısındalar ancak bu tez halen tartışmalı olmakla beraber pek rağbet görmez.


Kaynakça

(1) Muhyiddin-i Arabi'nin Fütuhat'ı Mekkiye adında eseri Türkçe'ye çevrilmedi. Selahaddin Alpay'ın bu isimde 430 sayfalık eseri yazarın belirttiği gibi aslında bir kısaltmadır. Bu eseri aslı onun gibi birkaç cilt tutar. Verdiğimiz bu metin Fusuus'l-Hikem (İbnu'l-Arabi'nin) Tercüme ve Şerhi Ahmed Avni Konuk Cilt I sayfa 159-160 (Dergah Yayınları İstanbul1987) bulunmaktadır ve sadeleşmiş bir Türkçe ile aktarılmıştır.

(2) Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü İsmet Zeki Eyuboğlu Sosyal Yayınlar İstanbul 1988

(3) The Secret Doctrine H.P. Blavatsky Theosophical University Press 1888 1963 (II. cilt s. 452)

(4) The God-Kings and the Titans James Bailey St.Martin's Press New York 1973

(5) The Aztecs Nigel Davies Abacus London 1973 1977

(6) Peygamberler Tarihi M. Asım Köksal Türkiye Diyanet Vakfı ayınları Ankara 1990

(7) Atlantis'in Esrarı Charles Berlitz çev. Belkıs Çorakçı Milliyet Yayınları İstanbul 1976

(Şeklimi Koyarım. The Lost Books of the Bible and the Forgotten Books of Eden A & B Publishing Group Brooklyn New York tarihsiz.

(9) The Book of Enoch The Prophet çev. Richard Laurence Wizards Bookshelf San Diego 1883 1983

(10) Anadolu'nun Öyküsü İskender Ohri Millliyet Yayınları İstanbul 1983

(11) The Dead Sea Scrolls in English G. Vermes Penguin Middlesex 1962 (s. 215)

(12) In Search of Noah's Ark Balsiger and Seller 1976 Sun Classic Los Angeles 1976

(13) The Atiquities of the Jews The Wars of the Jews Flavius Josephus William Clowers and Sons London

(14) Aphaz Mitolojisi Anaç mı? B. Ömer Büyükata Sabri Ander İstanbul 1971 Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar-İlk İnsanlık-Kafkas Gerçekleri B. Ömer Büyükata Yarış Matbaası İstanbul Cilt I 1985 Cilt II 1986

(15) The Key John Philip Gohane Fontana Glasgow 1969 1975

(16) Atlantis from Legend to Discovery Andrew Tomas Sphere London 1972 1974

(17) Galat'lar Fernand Lequenne çev. Suzan Albek TTKB Ankara 1979

(18) Abaz Mitoloji Anaç Mı? (12) [s. 38-39)

(19) Orta-Asya Göçlerinde Turunçderililer Haluk Cemil Tanju İstanbul Matbaacılık

(20) Akınış Mekaniği Altı Yarıq Tiğin Kazım Mirşan MMB Yayını Ankara 1978

(21) Makaleler ve İncelemeler Dr. Phil Hamit Zübeyir Koşay Ayyıldlz Matbaası Ankara 1974

(22) The Kon Tiki Expedition Thor Heyerdahl çev. F.H. Lyon George Allen and Unwin Ltd. London 1950 Aku Aku Thor Heyerdahl George Allen and Unwin Ltd. London 1958 American Indians in the Pacific Thor Heyerdahl George Allen and Unwin Ltd. London 1952 Sea Routes to Polynesia Thor Heyerdahl George Allen and Unwin Ltd. London 1968.

(23) Timeless Earth Peter Kolosimo Garnstone Press London 1973
1146  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Kral Atlas : Ocak 26, 2010, 01:50:28 ÖS
Atlantis'in efsanesinin bir hayal ürünü olduğunu savunanlar onun tek dayanağının Platon olduğunu iddia ediyorlar. Platon'un yetiştirdiği Aristoteles ise bu öykünün masal olduğunu inanlar arasındandı. Oysa bu öyküye inanan Platon'un başka talebeleri de olmuştur. Mesela Platon'dan 33 sene sonra ölen Crantor Sais'teki Mısır rahiplerinin bazı Greklere Atlantis tarihini üzerinde yazan iki demir sütunu gösterdiklerini yazmıştı. Akademi öğrencileri arasında asi olarak tanınan Aristoteles bilime büyük katkılarda bulunduğu halde bazı yanlışları yüzyıllardır bilimi geri tutmuştur. Aristoteles göktaşları inkar ederdi ona göre gök yüzü mükemmeldir ve taşlar toprak elementin hakim olduğu yerküreye aittir. Ayrıca Pythagoras'un öğrettiği güneş merkezi (heliocentric) sistemi yerine dünya merkezi (geocentric) sistemini öğretmekle kilisenin Galeleo'ya karşı suçlanmalarına malzeme olmuştu.

Plutarkhos'a göre Sais şehrinde Solon'a ders veren rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens'e göre bu aynı zamanda Pythagoras'a ders veren Mısırlı rahibin adıymış bunların aynı kişi olmaları arada geçen süre açısından pek mümkün olmayabilir. Proclus'a göre Solon Sais şehrinde rahip Pateneit Heliopolis şehrinde rahip Ochlapi ve Sebennytus şehrinde rahip Ethimon tarafından ders almıştı.

Platon'un hem Kritias hem de Solon'la akrabalığı vardı. Ayrıca kendisi de Mısır'ı ziyaret ederek birkaç yıl kalmış ve inisiye olmuştu. Onun için bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce bu konuda bilgileri topladığı fikrindeler. Ancak Platon'un açıkladığı öykü benzer öykülerle ilginç bağlantıları vardır. Greklerin ve hatta Avrupa'nın en eski edebiyatı Homeros'un İlyada'sı ve Odysseia'sı ve Hesiodos'un Theogonia'sıdır. Homeros Atlantis'in adını aldığı ve Platon'a göre onun ilk krallarından olan Atlas hakkında şunları söylüyordu "Denizlerin göbeğinde bir adada bol ağaçlı bir adada bir tanrıça bulunmakta kötü yürekli büyücü Atlas'ın kızı. Bütün denizlerin diplerini gören Atlas yeri ve göğü birbirinden ayıran sütunları omzunda taşır" (30). Atlas konusunda (Homeros'ta tek söz edilen yer) bu kısa satırlarda onun deniz dipleri iyi bildiğini yazıyor. Bu onun yurdunun deniz dipleri boyladığı anlamına gelen kadim bir hatıra olabilir mi? Kızı Calypso'un (Karaib adalarının Kalipso müziği adını ona borçludur) hüküm sürdüğü Ogygia adası Atlantis arda kalan bir ada olduğu düşünmek de mümkün. Grekçe'de Atlantis "Atlan'ın kızları" anlamına gelir. Atlas'ın kızlarından biri Maya'dı. Atlantalog Stacy-Judd'a göre bu Meksiko-Yucatan'daki Mayaların Atlantis bağının bir göstergesidir. Plutarchus'a göre Ogygia adası İngiltere kıyılarından beş günlük bir deniz seferi mesafesinde idi.

Atlas'ın dünyanın ucunda (batıda) yerle göğü ayıran sütunları tutuğu konusuna gelince eski inançlardaki birçok mitolojilere göre yaratılışta yer ve gök ayrılmıştı. Tufanda gök yere inmişti. Tevrat'ta bu konuda şöyle yazar "Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı...Ve Allah dedi: Suların ortasında kubbe olsun ve suları sulardan ayırsın. Ve Allah kubbeyi yaptı altında olan suları kubbe üzerinde olan sularda ayırdı; ve böyle oldu. Ve Allah kubbeye Gök dedi" (31). O halde kadim kozmoloji açısından Atlas'ın sütunları tutmakla tufanı oluşan sel sularını bir daha yeryüzüne inmesini önlemektedir.

Hesiodos ve başka Greklerin mitoslarında Atlas bir Titan'dı. Titanlar Gök tanrısı Üranus ve toprak tanrıçası Gaia'nın birleşmesinden gelen yarı tanrı melez ve dev bir ırktı. Onlar merkezleri olan Othrys dağından Olympus dağındaki tanrılara karşı savaş açtılar ve yenildiler. Zeus onların her birine bir ceza vermişti. Titan Prometheus insanlara ateş yakmaya öğrettiği için (ışık getirdiği için) cezası Kafkas dağlarında ebediyen karaciğerinin kartallar tarafından parçalanıp yenilmesiydi. Diğer Titanlar yer altında Tartaros'e mahkum oldular. Atlas ise dünyayı sanıldığı gibi sırtında değil göğü tutan sütunları taşımakla cezalandırılmıştı. Titanlar ve savaşları Platon'un kadim Atlantis Akdeniz savaşı ile benzer yanları vardır. Ayrıca ileride göreceğimiz gibi Tevrat ve başka kutsal kitaplarda anlatılan tufan öncesi dünyaya benzer yanları da var.

Homeros destanının ilginç yanı yıllardır denizlerde evinden uzak yaşayan Troya savaşının kahramanı Odysseia sürekli Atina'nın koruyucu Tanrıçası Athene tarafından deniz tanrısı Poseidon'a karşı himaye edilmesidir. Poseidon'de Platon'a göre kadim Grekler'in düşmanı Atlantis'in kurucusu ve Atlas'ın babasıdır. Bu da Troya'nın aslında Atlantis'e bağlı olduğu konusunda bazı iddiaları desteklemektedir.

Hesiodos'a göre Atlas "beyaz adam" Yapetos'un oğludur. Yapetus'un kardeşleri de Kronos Hyperion Okyanus Tethys ve Themis. Yapetus Nuh'un üç oğullarından biri olan ve aynı şekilde beyaz adam anlamına gelen Yafes (Yafet) ile aynı olabilir. Tevrat’ı yorumlayanlara göre o Avrupalıların ve Türklerin atasıdır. Belki de Atlas mitos'u en kadim çağlarda kökenleri vardır onun öyküsünün bütünü belki de Hesiodus'un zamanlarında da unutulmuştu. Belki de bir çok mitoslarda olduğu gibi bunları Grekler kendilerinden önceki Pelask ve diğer Akdeniz kavimlerinden almışlardı.

Efsanelere göre Atlas Batıda Hesperides adalarında yaşamaktaydı. Bu adalar Hesperos gezegeni olan Venüs'ün batıda gün batımında gözüken yüzdür. Efsaneye göre Atlas'ın oğlu Hesperos yıldızları astronom olan babası gibi gözlemek için Atlas dağına tırmanmış. Rüzgar onu alıp gök yüzüne götürmüş. Bu bakımdan Tevrat 'da Enok ve Kuran'da İdris'e benzer. Atlas'da üzüntüsünde Venüs gezegenine onun adını vermiş. Atlas'ın kızlar peri Hesperidler Homeros'a göre batının en son durağında bu adalarda hüküm sürerler. Bu da Atlantis'i anımsatır. Grek efsanelerinde Herakles'in dev yapısı hayvan postaları kullandığı kaba güç ve elinde taşıdığı sopa ile bir mağara adamına andırıyor. Aynı Sümer efsanelerde kral Gilgameş'in dostu Enkidu gibi. Mitolojide Herakles'e ceza olarak on iki görev verilmişti. Bu görevlerin çoğunda Herakles canavarlarla boğuşup kaba güçle onları yeniyordu. Diodorus'a göre Herakles kadim bir çağda Hindistan'ı vahşi ve saldırgan hayvanlardan temizlemişti. Herakles'in on birinci görevi Hesperides adalarında Ladon isminde bir yılanın koruduğu altın elmaları almaktı. Bu elmalar vaktiyle toprak tanrıçası Titaea tarafından Zeus'a hediye edilen bir ağaçta büyüyorlardı. Zeus bu ağacı Hesperides adasına koyarak Hesperidlerin (kızlarının) korumasına teslim etmiş. Ancak onların elmaları sürekli yemelerinden dolayı yılanı ağacı korumaya görevlendirdi. Bu öyküdeki Adem ve Hava öyküsüne benzerlikleri ilginçtir. Herakles Hesperides adasına gittiği zaman Atlas ile karşılaşır. Atlas göğü yerden ayıran sütunları taşımaktadır ve Herakles altın elmaları sorduğunda Herakles'in bir süre sütunları tutmasını o arada kendisinin de altın elmaları alıp ona teslim edeceğini söyler. Bunu Herakles kabul eder. Atlas da söz verdiği gibi altın elmaları getirir ancak döndüğünde sütunları tekrar omuzlamaktan kaçınır. Herakles omzundaki kemeri düzeltmek bahanesi ile yükünü bir süre için Atlas'a devretmeye teklif eder. Bu basit hileye kanan Atlas sütunları tekrar yüklenir ama Herakles yükü tekrar kabul etmeyip yoluna devam eder ve altın elmaları tanrıça Athena'ya adar. Burada ezoterik olarak Poseidon-Atlas-Atlantis'ten Athena-Greklere bir devir gözükmektedir.

Altın elmalar konusu Konkiskador'ların Peru’yu fethetmeleri ile yeniden gündeme geldi. Onlar İnka kralının sarayındaki bahçesinde üzerinde altın meyveler asılı olan suni bir ağaç buldular. Hemen onu söküp İspanya'ya gönderdiler. Orada diğer İnka sanat eserleri gibi İspanyol krallının hazinesi için eritildi (32).

700 km uzunluğunda Atlas dağları Fas'tan Cezayir'e uzanır. Tarihçi Halikarnassus (Bodrum)'lu Herodotos (M.Ö.484-420) Platon'dan önce yaşıyordu. Herodot yazdığı tarihinde Atlas dağları hakkında şöyle yazıyor "Her yanı sarp ve sivri bir dağdır o kadar yüksektir ki derler tepeleri görülmez doğusunu saran bulutlar gerçekten yaz kış dağılmazlarmış. Yerliler bunun bir gökyüzü direği olduğunu söylerler. Yerliler adlarını bu dağdan almışlardır. Gerçekten bunlara Atlant'lar denir. Canlı bir şey yemezler ve rüya görmezler"(33). Atlas da dağların hemen ardından Herakles sütunları (Cebellütarık) onun ardından Atlas Okyanusu geliyor. Belki de Atlantis'de gerçek Atlas Dağların batması ile Kuzey Afrika'daki Atlas dağları sonradan isimlerini aldı. Herodotos'a göre Herakles (Herkül) mitosunu Grekler Mısır'dan almışlardı. Ona Mısırlı rahipler Herakles'in Amasis'den 17000 sene önce yaşadığını anlatmışlar. Diodorus'a göre Herakles Hindistan'da bir kralmış ve astronomi örenmek için (Atlantis'teki) kral Atlas'ın yanına gelmiş.
1147  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Etrüskler : Ocak 26, 2010, 01:49:52 ÖS
Roma tarihinin en gizemli halklı hiç kuşkusuz Etrüsklerdi.
Etrüsklerin tarihi ile ilgili onlar tarafından yazılan metinlerin olmayışı ve Roma döneminde yazılanların da çoğunun kaybolmuş olması Etrüskler hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmamızı engellemektir.
Aslında Etrüsklerle ilgili gizem daha Etrüsklerin adından başlıyor . Etrüsklerin kendilerine “Rasena ” demelerine rağmen Romalılar onları “ Tusci “ ya da “Etrusci” Grekler de “ Tyrhennes “ diye adlandırıyorlar.
Etrüsklerin yaşadığı ve Etruria adı verilen bölge Orta İtalya’da kuzeyden güneye 250 km. Doğuda batıya da 150 km tutan bir yerdi.
Etrüsklerin buraya nereden gelip yerleştikleri bilinmiyor. Bu konuda değişik varsayımlar var .
Bunlardan birincisi Etrüsklerin İtalya kökenli ve Villanova kültürünün devamı oldukları . Bu tezin savunucuları haklı olarak Etrüsk kültürünün erken dönemleri ile Villanova kültürünün son dönemleri arasındaki benzerliğe dikkat çekiyorlar.
Fakat burada dikkat çekici olan Etrüsk uygarlığının gelişim evrelerini çok hızlı yaşayıp bir anda ortaya çıkması.
En çok kabul gören görüş Etrüsklerin buraya sonradan yerleştikleri. Fakat Etrüsklerin nereden geldikleri konusunda bugüne kadar fikir birliğine varılabilmiş değil. Bu konuda ilk fikir beyan edenlerden biri de Herodotos’tur ve Etrüsklerin aslında kıtlıktan kaçıp yeni yerler bulmak üzere Etruria’ya göç eden Lydia’lılar olduklarını söyler :
“ Kendileri anlatırlar ki bugün gerek kendi ülkelerinde gerekse de Yunanlılarda oynanan oyunları türetenler de kendileridir ve bu Etruria’nın koloni haline getirildiği zamana rastlar ; bakınız ne anlatıyorlar bu konuda . Manes oğlu Atys zamanında kıyıcı bir kıtlık sarmıştı bütün Lydia’yı . Bir süre dişlerini sıktılar Lydia’lılar sonra kıtlık sürüp gittiği için çareler aradılar her biri kendince bir çare sürdüler ileriye . Bu oyunlar zar aşık (kemiği) ve top oyunları tavladan gayri hepsi o zaman ortaya çıkmıştır; zira Lydia’lılar tavlayı biz bulduk demiyorlar. Bunları bulduktan sonra bakınız ne yapıyorlardı açlıklarını bastırmak için ; yiyecek peşinde koşmayı unutmak için iki günün birini oyuna veriyorlardı; ertesi gün oyunu bırakıp yemek yiyorlardı. On sekiz yıl boyunca böyle yaşadılar. Ama kötülük azalacağı yerde kırımını büsbütün arttırınca kral Lydia’lıları ikiye ayırdı ‘ Kim kalacak kim gidecek kur’a çekilsin’ dedi kaderin kalmak üzere ayırdıkları gene kendi hükmü altında bulunacaktı. göç edecek olanlara da oğlunu veriyordu kral olarak ki adı Tyrsenos’du. Böylece ülkeden çıkmak için üzere ayrılmış olanlar İzmir’e indiler orada gemiler edindiler işlerine yarayacak şeyleri yüklediler bir yurt ve yaşama çaresi peşinde kıyı kıyı dolanıp sonunda Umbria’ya yanaştıkları güne kadar denizlerde gezdiler ; orada kentler kurdular ve torunları bugün de orada oturmaktadırlar. Lydia’lı adını değiştirdiler kendilerini yola çıkaran kral adını aldılar ; yeni adları olan Tyrsen’ler sözünü onun adına göre üretmişlerdir.“ ( I 94 )
Herodotos bunları MÖ beşinci yüzyılda yazmıştır. Ondan sonra gelenler için de de bu görüşü benimseyenler çoğunluktadır. Aslında günümüzde de Etrüskler’in Anadolu’dan göçtükleri tezi çok yandaş toplamaktadır.
Etrüsklerin Anadolu’dan göçtükleri tezini savunanların gösterdikleri en önemli kanıt Lemnos ( Limni ) mezar stelidir. Etrüsklerin göçünün Herodotos’un anlattığı gibi olduğunu kabul edersek aynı kavimden başka toplulukların da Anadolu’da kaldığını da kabul etmemiz gerekir. ( Bunların mutlaka Lydia’lılar olması gerekmez.) Antik kaynaklarda adı geçen Tyrrhen’lerin bu geride kalan topluluk olduğu düşünülmektedir. Tyrrhen’ler Lemnos Adası’nı da zaptetmişlerdir. 1885 yılında Limni adasında Kaminia köyünde bulunan bir mezar steli bir anda dikkatleri bu teoriye çekmiştir. Stelin üzerinde bir savaşçı resmi ile Etrüsk yazısına çok benzeyen bir yazı bulunuyordu. Bu stel MÖ yedinci yüzyıla tarihleniyordu ve adanın Atina’lılar tarafından MÖ 510 senesindeki zaptından çok önce idi.
Bunun dışında Etrüskler’in ölü gömme adetleri (Örneğin ahşap odalar) toplumsal hayatları (Örneğin kadına verdikleri önem) ve sanatları Anadolu’daki başka toplulukları hatırlatmaktadır.
Etrüsklerin Kuzey’den geldikleri Hint-Avrupa’lı bir kavim oldukları yolunda teoriler de olmasına rağmen çok fazla yandaş bulamamışlardır.
Etrüskler hakkında bir ilginç tez de Etrüsklerin Türk oldukları yolundadır. Atatürk’ün tarih tezi doğrultusunda Etrüsklerin de Etiler ve Sümerler gibi Türk kökenli olduklarına inanılmıştır. Atatürk’ün nezaretinde yazılan “Türk Tarihinin Ana Hatları “ adlı kitapta bu konuya da değinilir :
“ Özet şudur : Etrüskler Türsenler Türkalar Ege adalarında Anadolu’da önceden oturmuş kavimlerdir. Bunlara Akalar Ekeler Etiler denildiğini biliyoruz.”
Bu kavimlerin Türk kökenli oldukları ise daha önceden belirtilmiştir.
Adile Ayda da babası Atatürk ‘ün yakın çevresinden Sadri Maksudî ’nin yolundan giderek Etrüskler’in Türk oldukları yolunda pek de yabana atılmayacak deliller sunar. ( Bkz . Kaynakça ) Buna göre Latin dilinde etimolojisi açıklanamayan bir çok sözcük de Türkçe’den gelmektedir.
Bu arada Tyrrhen sözcüğü Yunanca’da Turrhnoi şeklinde yazılır ve h’ nın eskiden “a” sesi verdiğini hesaba katarak Turan adı ile bir ilişki düşünebiliriz.

ETRÜSK TARİHİNİN KAYNAKLARI
Etrüsk Tarihi ile uğraşacakların önündeki en büyük zorluk Etrüskler’den bize kalan belgelerin yok denecek kadar az olmasıdır. Bu yüzden Etrüskleri ilişkili oldukları halklarla Yunanlılarla Kartacalılarla ve Romalılarla olan ilişkileri çerçevesinde Grek ve Romalı yazarların gözü ile tanıyabiliyoruz. İlk Çağ’da Etrüskler için yazılmış kitapların bir çoğunun da günümüze ulaşmadığı hesaba katılınca iş daha da zorlaşmaktadır.
Etrüskler hakkında elimizdeki ilk kaynaklardan biri yukarıda da aktardığımız bölüm ile ünlü tarihçi Herodotos’tur. Daha önce de gördüğümüz gibi Herodotos Etrüskler’in kökenini Lydia’lılara bağlamaktadır. Herodotos’tan sonra gelen antik yazarların hemen hemen hepsi de Herodotos’un tezini desteklemişlerdir.
Herodotos’tan hemen hemen beş yüzyıl sonra Halikarnassos’lu Dionisios bu teze karşı çıkar ve Lydia dili ile Toscan dili arasında benzerlik olmadığını ve Etrüsklerin buranın yerli halkı olduğunu iddia eder.
Roma Döneminde Etrüskler konusu ile ilgilenenlerin arasında Nigidius Figidus’u Varron’u ve Çiçero’yu görebiliyoruz. Roma İmparatorluğu döneminde bu konu ile layığı ile ilgilenen ve büyük bir eser veren ise ünlü imparator Claudius’tur. İmparator olmadan önce yirmi beş ciltlik Tyrrhenika adlı eseri Etrüsk tarihi üstünedir. Claudius’un çeşitli kaynaklara ilk elden ulaştığını ve onun döneminde Etrüsk dilinin hala konuşulduğunu düşünürsek bu eser kaybolmasa idi elimizdeki en önemli kaynak olacağından kuşku yoktur.
Orta Çağ boyunca bu konuda çalışmalar yok denecek kadar azdır . Orta Çağın sonunda 1498 de bir Dominiken olan Annio de Viterbe tarafından yazılan Antiquitatum Variarum Volumina XVII ‘de Etrüskler ve kitabeleri hakkında bilgi verilmektedir. De Viterbe burada Etrüsk yazılarını İbrani’ce yardımı ile okumaya çalışmıştır.
Rönesans aydınları Etrüskler hakkında bilgi sahibi olmuş olsalar da ( Örneğin Michael Angelo Etrüsk tümülüslerini ziyaret etmiş ve buradaki figürlerden etkilenerek eserlerinde kullanmıştır. ) bu konu üzerine eğilmemişlerdir.
Etrüskler hakkında elimizdeki ilk ciddi araştırma on yedinci yüzyılda bir İskoç baron olan Thomas Dempster tarafından De Etruria Regali Libri Septem’dir. 1616 - 1619 yılları arasında yazılan bu eser ancak yazarının ölümünden bir asır sonra basılabilmiştir.
Etruria’da ilk sistemli kazıların yapılmaya başladığı 1828 yılına kadar sürede Etrüskler hakkında coşkulu fakat dağınık çalışmalar yapılmıştır.
1830 - 1870 yılları arasında yapılan kazılarda ise bugün mevcut koleksiyonlarda bulunan bir çok eser gün ışığına çıkmıştır. 1870 - 1880 yılları arasında çalışmalar daha teknik bir hal almış ve modern Etrüsk arkeolojisinin doğuşu gerçekleşmiştir.
Bugün Etrüskler hakkında en büyük bilgi kaynağımız modern arkeolojinin verileridir. Toscana bölgesi hava arkeolojisinin en iyi uygulandığı yerlerden biri olarak geçer. Yapılan kazıların yakın gelecekte Etrüsk dili ve Etrüsklerin kökeni hakkında bir çok soruyu yanıtlayacağı umulmaktadır.
ETRÜSK TARİHİNİN ANA HATLARI
Etrüskler’in tarihine başlarken ilk söylenecek kuşkusuz Etrüskler’in Roma’dan dört asır önce İtalya birliğini sağlamaya çalıştıklarıdır.
MÖ. Sekizinci yüzyılda İtalya’nın güney kıyıları Grek tüccarlar tarafından iskan edilmişti. Grekler MÖ 750’de Cumae ‘yi kurarak kolonileşmeye buradan başlamışlardı. İtalya’nın kalan kısımlarında ise daha ilkel bir kültür vardı ve halk tarım ve hayvancılıkla geçiniyordu. Etruria diye anılacak topraklar üzerinde ise Villanova kültürü sürmekteydi.
MÖ 700 yılı civarında Etruria şaşılacak bir gelişme göstermiş ve yüksek bir uygarlık düzeyine varmıştır. Etrüskler bu devirde Doğu ülkeleri ve Yunanistan ile büyük bir ticaret hacmine ulaşmışlardı. Etruria hammadde ve gıda maddesi ihraç edip işlenmiş ürünler ve lüks eşyaları alıyordu. Yapılan kazılarda da Etruria’da Yunan ve Doğu kökenli bir çok eşya bulunmuştur. Grek kolonileri ile ticaretin büyük bölümü deniz yolundan oluyordu çünkü kara yolu Latin kabileleri tarafından kapatılmıştı. Bunun sonucu olarak Etrüskler denizde oldukça kuvvetlenmişlerdi.
MÖ Yedinci yüzyıla tarihlenen tümülüslerden çıkan eserler Etrüsklerin bu çağda büyük bir zenginlik içinde olduklarını ve uygarlık ve sanatta ilerlediklerini göstermektedir. Ayrıca buralarda Suriye Urartu Kıbrıs ve Grek kökenli eşyalar bulunması da Etrüsklerin bu devirlerde diğer ülkelerle olan ilişkilerini göstermektedir.
Etrüskler artık İtalya’da yayılma siyasetine de girişmişlerdi. Etrüskler ilk önceleri on iki şehir devletinden oluşan bir konfederasyon oluşturarak birleşmişlerdi.Adı geçen bu ilk şehir devletleri Arretium Caere Clusium Cortona Perusia Populonio Rusellae Tarquinii Vetulonia Volaterra Volcii ve Valsinii ‘dir. Daha önceleri Falerii ve Veii şehirlerinin de bu birliğe dahil oldukları tahmin edilmektedir.
MÖ Yedinci yüzyılın ikinci yarısında ise Etrüskler bölgede birlik sağlayıp Roma’ya kadar ulaşmışlardı. MÖ 616 yılında ise Etrüsk kökenli Tarquin sülalesi Roma’da yönetimi ele geçirmişti. Bu durum Roma’da Cumhuriyet’in kuruluşuna yani MÖ 510 senesine kadar devam edecekti.
MÖ. Altıncı yüzyılda ise Etrüskler bölgede büyük bir güç oluşturmuşlardı. Roma yazarları da Etrüsklerin parlak zamanlarını tanırlar . Titus Livius Etruria için “ Tanta opibus Etruria erat ut jam non terras solum sed mare etiam per totam Italiæ longitidunem ab Alpibus ad fretum siculum fama nominis sui implisset / Etruria o kadar kudretli idi ki yalnız karada değil denizde de Alpler’den Messina Boğazına kadar bütün İtalya boyunca şöhreti yayılmıştı. “ diye yazmıştır.( Ab Urbe Condita I 2)
Bu dönemler İtalya’da ve Roma’da Grek etkisinin en yoğun olduğu dönemlerdir. İşte bu dönemde Grek kültürü bölgeye tam olarak nüfuz edebilmiştir.
MÖ 550 yılı civarında Roma büyük bir Etrüsk şehri görünümünü almıştı . Arkeolojik veriler de bunu desteklemektedir. Bu dönem Roma sanatı Toscanyalı bir karakter almıştı ve yazıtlardan anlaşıldığı kadarı ile Latince’nin yanında Etrüsk dili de konuşuluyordu. Capitol’deki tapınak ise Etrüsk karakterinde idi. Şehir büyük bir refaha kavuşmuştu. Mezarlardan çıkan altın gümüş fildişi eserler bulunan Grek eserleri şehirciliğin özellikle de lağım sisteminin gelişmiş olması bunun göstergelerindendir.
Etrüsklerin bu yayılma siyaseti kaçınılmaz olarak Grekler’le karşı karşıya gelmelerine neden oldu. Aslında Etrüskler daha önce Korsika kıyılarında Grekler’le çatışmışlardı ve yeni bir savaş kaçınılmazdı .
MÖ 565 senesinde Korsika’nın doğusunda Etruria’nın tam karşısında Alalia şehri kurulmuştu. MÖ 545 senesinde ise Pers akınlarına dayanamayarak buraya kaçan Foçalılar Etruria için tehlike oluşturuyordu. Etrüskler bunun üzerine Grek yayılmasından endişe duyan Kartaca ile ittifak kurdular. Aristo Politika adlı eserinde buna değinmektedir. ( III 9 36 ) :
“ Devlet bir karşılıklı koruma sözleşmesinden ya da mal ve hizmetleri değiş tokuş etmek için yapılan bir anlaşmadan da fazla bir şeydir ; çünkü öyle olsaydı Etrüskler Kartacalılar ve birbirlerine sözleşmeden kaynak olan yükümlülüklerle bağlı bulunan ötekileri tek bir devletin yurttaşlar saymak gerekirdi . Elbette bunların arasında ticaret anlaşmaları saldırmazlık sözleşmeleri ve bağlaşmalarını tanımlayan yazılı belgeler vardır . Fakat bu tek bir devlet tek bir yurttaşlıktan çok farklıdır.”
Kaçınılmaz savaş MÖ 540 senesinde Alaia’da patlak verdi. Herodotos bu savaşı ve öncesini şöyle anlatır :
“[ Phokaia’lılar ] ( Foça’lılar ) Kyrnos’a ( Korsika’ya ) vardıkları zaman beş yıl oraya ilk olarak yerleşmiş olan kolonlarla ortak yaşadılar tapınaklar kurdular. Bütün çevrede çapul yaptıkları için Etrüsk’ler ve Kartaca’lılar aralarında anlaşarak bunlara karşı yürüdüler. Bir deniz savaşı oldu; bu Phokaia’lılar için bir çeşit Kadmos yenilgisiydi zira gemilerinin kırk tanesi batmış kalan yirmisinin de mahmuzları kırılmış işe yarar hali kalmamıştı. Alalia’ya dönerek kadınlarını ve çocuklarını aldılar eşyalarından gemiye yüklenecek ne varsa hepsini yüklediler sonra Kyrnos’u bırakarak Rhegium’a gittiler. “ ( I 166 )
Savaş Etruria - Kartaca ittifakının zaferi ile bitmişti. Fakat Etruria bu zaferden Kartaca kadar yararlanmasını bilemedi bundan yararlanan Kartaca oldu . Böylece Etrüsler’in denizdeki hareket sahaları güneyde Yunanlılar doğuda Kartacalılar tarafından kısıtlanmış oldu.
MÖ Altıncı yüzyıl boyunca Etrüsk yayılması kuzeye doğru da gerçekleşti. Kuzeyde daha Villanova kültürünü yaşayan halklar bulunmaktaydı. Buralarda yapılan kazılar bu yayılmadan sonraki Etrüsk etkisini açıkça göstermektedir. Bunun sonuçlarından biri de kuzeydeki verimli topraklar sayesinde Etruria tarım ürünleri deposu haline geldi. Kuzeye doğru ticarette çok gelişmişti. Kelt ülkelerinde yapılan kazılarda Etrüsk ve İtalya kökenli eşyaların çıkması bu ticaretin ne kadar geliştiğini göstermektedir.
Bu yüzyılın sonunda Etruria gücünün doruğuna ulaşmıştı . Etrüsk hanedanının Roma’dan kovulması da bu zamana rastlar. Titus Livius bu olayı şöyle anlatır :
Roma Etrüsk hanedanından kurtulduktan sonra saldırıya da geçmeye başlar. MÖ 496 da Latium bölgesinde hegemonya sağladıktan sonra MÖ 485 - 474 seneleri arasında Veies ile savaşır. MÖ 474 ‘te üstünlük Roma’ya geçmiştir.
Aynı yıl Etrüsk donanması Cumae’de büyük bir bozguna uğrar . Sicilya’lılarn da yardımı ile Cumae’liler Etrüsk donanmasını yok ederler. Roma’nın kaybı ile karayolunu kaybeden Etrüskler’in donmanın kaybı ile de güneye ulaşmaları iyice olanaksızlaşır. Bu arada Pers baskısı İtalya’daki Grek ticaretinin gerilemesine de yol açmaya başlamıştır. Bunun sonucu olarak bu döneme ait mezarlarda Grek eserleri oldukça azalmıştır. Etruria artık giderek fakirleşerek içine kapanmaya başlamıştır. Samnitler’in istilaları ise Etrüskler’i iyice zayıflatır.
Roma - Veies savaşı MÖ 438’de yeniden başlar ve MÖ 395 de Roma’nın kesin Zaferi ile noktalanır . Bundan sonra Roma Etruria topraklarında ilerlemeye başlayacaktır.
Bu arada Etrüskler için yeni bir tehlike doğmuştur ; bu Kuzeyden gelen Keltlerdir.
Keltler’in savaş biçimlerine alışkın olmayan Etrüskler topraklarını Keltler’e kaptırmaya başlarlar. MÖ 350’de Mediolanum ( Milano ) bir Kelt şehri olarak kurulur.
Keltler MÖ 390’da Capitol’e kadar ulaşmışlardır. Kuzeyde Keltler güneyde de Romalılar arasında kalan Etrüskler Roma’nın Kelt istilaları altında zayıflamasını fırsat bilerek son bir çaba da bulundularsa da başarılı olamazlar.
MÖ dördüncü yüzyılın ortalarında Etrüsk İmparatorluğu artık bir hatıra olmuştur. Etrüskler iyice sıkışıp güçlerini kaybetmişlerdir.
MÖ 293 yılında Keltler’in Roma tarafından bozguna uğrayıp İtalya’yı terketmesi ile bölge Roma’ya kalmıştır. Bir birlik sağlayamayan Etrüsk toplulukları ise Roma önünde düşmeye başlar. MÖ 280’de son Etrüsk toplulukları olan Vulci ve Volsini’lerin bozgunu ile Etruria tarihten silinir. Buna rağmen Etrüsk halkı varlığını daha uzun seneler sürdürecektir.
Romalılar Etrüsk halkını da Romalılaştırmaya başlar. Eski Etruria’dan Via Aurelia Via Clodia Via Cassia gibi önemli yollar geçmeye başlar. Etrüskler Roma hakimiyeti altında sakin yaşamaya başlarlar.
MÖ 91 senesinde Roma lejyonları yanında yer alan Toscanlar Lex Julia ile şehir olma hakkını kazanırlar . Marius ile Sylla arasındakiş iç savaşta ise Etrüsk şehirleri Marius’un tarafını tutarlar. Sylla’nın kazanması ile Etrüsk şehirleri şiddetli bir şekilde cezalandırılırlar.
Artık Etrüsk kültürü de silinmeye başlamıştır. Hristiyanlığın ilk zamanlarında bölgede Etrüsk dili yerini tamamen Latince’ye bırakmıştır. Ve böylece Etrüskler tarih sahnesinden çekilirler.
ETRÜSK YAZISI VE DİLİ
Etrüsk dili kuşkusuz Roma İmparatorluğu’nun ilk zamanlarına kadar bölgede konuşulmuştu . Romalılar arasında kendi dillerinden çok farklı olan bu dille ilgilenenler vardı . Fakat İlk Çağın sonlarından itibaren bu dil unutulmuş ve günümüze bir kaç anıt ve Latin yazarları tarafından yapılan alıntılar dışında yazılı metin kalmamıştır. Yazıtlar ise çok kısa olup çok az sayıda kelime geçmektedir. İlginçtir elimizdeki tek Etrüsk el yazması On dokuzuncu yüzyılın ortasına İskenderiye’de bir Hırvat tarafından bulunan bir Mısır mumyasının üzerindeki sargılardaki yazılardır. Zagreb Müzesi’ne götürülen bu yazılar geç dönem alfabesi ile yazılmış olup Hellenistik dönem öncesine tarihlenmektedir.
Günümüzde Etrüsk dili son gelişmelere rağmen daha tam olarak çözülebilmiş değildir. Eğer çok önemli arkeolojik keşifler yapılmazsa daha da sırrını koruyacağa benzemektedir.
Bunun yanında Etrüsk yazısı büyük ölçüde okunabilmiştir. Etrüsk alfabesi Grek alfabesi ile yakınlık göstermekte olup tıpkı Grek alfabesinde olduğu gibi her ses bir işaretle gösterilmektedir.
Elimizdeki en eski örnek Marsiliana’dan çıkan bir fildişi tabletteki yazıdır ve MÖ 700 yıllarına tarihlenmektedir. Bu alfabede 26 harf vardır. Bunlardan yirmi ikisi Fenike alfabesinden gelme olup diğer dördü Grekler tarafından eklenen harflerdir.
Cumae ve Etrüsk alfabesinin birbirlerine çok benzemeleri Etrüsklerin alfabeyi buradan aldığını düşündürtmüştür. Fakat Etrüsk alfabesinde Grek alfabesinde olmayan ve eski zamanlarda kaybolmuş Fenike harflerinin bulunması Etrüskler’in alfabeyi İtalya’nın Grek kolonizasyonu öncesinde aldığını düşündürtmektedir.
Alfabeyi çözerken karşılaşılan kolaylıklar Etrüsk dilini çözerken yardımcı olamamaktadır ; çünkü Etrüsk dilini karşılaştırabilecek bir başka dil yoktur. Türk araştırmacılar bu dilin Türkçe ile akraba olduğunu ve Türkçe yardımı ile çözülebileceğini öne sürmüşlerse de Dünya’daki önemli Etrüskologlar arasında yandaş bulamamışlardır.
Eski yazıların çözülmesinde en çok kullanılan yöntem çift dilli yazıtların çözülmesidir. Ne yazık ki Etrüsk dili için bu durum söz konusu değildir. Bu yüzden Etrüskologlar başka bir yöntem geliştirmişlerdir. Etrüskler başka halklarla Yunanlılarla İtaliklerle Latinlerle yakın ilişkilerde bulundukları için bazı dini formüller ve mezar yazıtları ortak olabilirdi. Buradan yola çıkarak bazı mezar yazıtları okunabildi fakat bunlar hem çok kısa oldukları hem de bir takım kalıpları kullandıkları için Etrüsk dili hakkında beklenen bilgileri vermedi.
Etrüskologlar Etrüsk dilinin tam olarak çözümü için arkeologların çift dilli bir yazıt çıkartmalarını beklemekteler.

ETRÜSKLERİN İNANÇLARI
Din Etrüskler’in hayatında büyük bir yer tutmakta idi . Titus Livius onlar için “Gens eo magis dedita religionibus quod excelleret arte colendi eas “ demektedir.
Etrüsklerin inançları doğal olarak dillerine oranla daha iyi bilinmektedir. Latin yazarları onların dini hakkında yeterli olmasa da bilgi aktarmışlardır. Etrüsklerin dini “vahiy edilmiş” bir din idi . Latin yazarları bu yönde bilgiler vermişlerdir.
De Divinatione adlı eserinde Çiçero bunu ilginç bir şekilde anlatır :
Çok eski zamanlarda ( Diğer yazarlar Tarquinia’nın kurucusu Tarchon zamanı diye belirtirler.) bir köylü ( belki de Tarchon’un kendisi ) toprağı sürerken topraktan bir çocuk fırlar. Tages adındaki bu yaratık çocuk görüntüsünde olmasına rağmen kendinde bir yaşlı adama yakışan bir bilgelik vardır. Etruria’nın her yerinden toplanırlar ve Tages de Etrüskler’e Haruspici ( Kurbanın karaciğerine bakarak fal ) sanatını ve dinin esaslarını açıklar . ( Tages quidam dicitur in agro Tarquiniensi cum terra araretur et sulcus altius erat impressus exstitisse repente et eum affratus esse qui arabat . Is autem Tages ut in libris est Etruscorum puerili specie dicitur visus sed senili fuisse prudentia … Tum illum plura locutum multis audientibus qui omnia ejus verba exceperint litterisque mandaverint…De Divinatione II23 )
Bu efsanede dikkat çekici yönlerden biri de Tages’in anlattıklarını dinlemek için Etruria’nın her yerinden gelip toplanmalarıdır. Burada bu dinin Etrüskler arasında bağlayıcı olduğunu ve “ milli “ bir din olduğunu görüyoruz.
Başka yazarlar göre bu “vahiy”in bir bölümü bir peri olan Vegoia ( ya da Begoe ) tarafından Etrüskler’e bildirilmiştir. Bu peri ayrıca yıldırımları de yorumlamayı öğretmiştir. Bu bilgileri kapsayan Libri Vegonici Augustus zamanından itibaren Palatin’deki Apollon tapınağında saklanmıştır.
Etrüskler’in kutsal kitapları bunlarla da bitmemektedir. Etrüskler’in din esaslarını içeren kitapları üç başlık altındadır :
Libri Haruspicini kurbanın ciğerine bakarak kehanette bulunma sanatını anlatır.
Libri Fulgurales yıldırımları yorumlamayı öğretir. Etrüskler’de on bir çeşit yıldırım vardır ve sadece dokuz tanrı yıldırım atabilir. Bunlardan sadece Jupiter-Tania üç çeşit yıldırım gönderebilirdi. Etrüskler yıldırımları inceleyebilmek için gökyüzünü on altı bölüme ayırmışlardı ve gözlemlerini buna göre yapıyorlardı. Her bölüm bir ya da bir kaç tanrıya aitti . Böylece yıldırımı hangi tanrının gönderdiğini anlayabiliyorlardı. ( Aynı şekilde Babilliler de gökyüzünü dört bölüme ayırmışlardı.)
Libri Rituales ise çok daha geniş kapsamlı idi . dini esasların yanında devletlerin bireyler gibi yaşamı şehirlerin ve tapınakların kurulması ordu ve devlet düzeni gibi konuları da içeriyordu. Ritüel kitapları arasına Mısır’ın Ölüler Kitabı’na benzeyen Libri Acheruntici’yi ve mucizelerden söz eden Ostentaria ‘yı da katabiliriz.
Etrüsk dininin özelliklerinden biri de sadece rahiplerin tekelinde olması idi. Rahipler soylu ailelerden seçilir ve toplumda etkili olurlardı .Bütün bu kitaplara rağmen unutulmaması gereken bir nokta da Etrüsk dininin sözlü olarak aktarılması ve inisyatik bir karakteri olmasıdır. Bu kitapların MÖ. 1inci yüzyılda yazıya geçirildiği tahmin edilmektedir. Nigidius Figulus ve Tarquitus bunları Latince’ye tercüme etmişlerdir.
Etrüsk tanrıları da Roma inançlarına geçmişlerdir. Ancak belge eksikliğini ve Grek etkisini de hesaba katarsak Etrüsk panteonunu tam olarak belirlemek çok zordur.
Panteonda en önemli yerlerden biri Tinia’ya aittir. Tinia Roma’lıların Jupiter’i (Bir çok kaynakta Jupiter-Tinia diye geçer) ya da Grekler’in Zeus’u ile bir tutulur. Ancak onlardan farklı olduğu bellidir. Roma Junon’u ile bir tutulan Uni ve Menerva ile bir üçlü meydana getirir. Etrüsk krallar zamanında bu üçlü Roma’ya da girmiştir. Roma’da da diğer kültürlerde olduğu gibi üç tanrı için kurulmuş tapınaklar vardı.Etrüskler’e göre bir şehir kurulduğunda bu üçlüye tapınak yapılmamışsa o şehir dini kurallara uygun olarak kurulmamış demektir.
Panteondaki önemli tanrılardan biri de Vertumnus’tur. Köken olarak Volsinii kökenli olup sonradan Romalılara da geçmiştir. Ünlü Latin şairi Propertius Vicus Tuscus yakınlarında heykelini gördüğünü belirtir. Propertius’a göre Bahçe ve ürün tanrısı idi. Propertius ona Volsinii’yi terkettiğini fakat üzülmediğini söyletir :
Tuscus ego Tuscis orior nec pænitet inter
prœlia Volsinios desruisse focos…
( IV. Kitap )
Etrüsk tanrılarından biri de Fufluns idi . Etrüsler’in şarap tanrısı olan Fufluns zamanla Grekler’in Dionisos’unun karakterini almıştır . Diğer bazı tanrılarda olduğu gibi başlangıçta Etrüsk kökenli olan bu tanrı grekler ile olan ilişkiler sonucunda özellikle de Dionisos törenlerinin buralarda yayılmasını takip ederek Dionisos’un özelliklerine de sahip olmuştur. Etrüskler’de özellikle törenleri ile popüler olan bu tanrı için yapılan ayinler zamanla seks alemlerine dönmüştür. Titus Livius bu adetlerin zamanla Roma’ya da geçtiğini söyler :
Hujus mali labes ex Etruria Roman veluti contagitione morbi penetravit. / Bu bela Etruria’dan Roma’ya bir salgın gibi geçti. ( XXXIX 9 1)
Etrüskler’in ateş tanrısı ise Sethlans idi. Bazı yerlerde Grekler’in Hermes’ine benzer bir tanrı olan tüccarların koruyucusu ölülere yol gösteren Turms’a benzer bir tapımı vardı. Bir başka ateş tanrısı ise Romalılar’ın Vulcanus’una benzeyen Velchans idi. Velchans daha korkulan bir tanrı idi.
Etrüskler’in savaş tanrısı ise yıldırım atan tanrılardan Maris idi.Ares’in hikayesi Etruria’da yayıldıktan sonra Maris Turan’ın aşığı oldu .Turan Roma’nın Venus’üne benzeyen aşk tanrıçası idi. Etimolojik olarak Grekçe turannoV (tiran kral kraliçe anlamında ) ile aynı kökten geldiği düşünülmektedir. Gösterimleri Afrodit’e benzemektedir.
Grekler’in Apollon ve Artemis’i ise Etrüsk panteonunda Aplu Apulu Aplum Artemes Aritimi Artumi Artimnes adları ile bulunmaktadır.
Diğer tanrılar arasında Saturnus’a eşdeğer Satre de vardı. Satre için yapılan vahşice kurban törenleri tapımının en belirgin özelliği idi.
Dikkat çeken Etrüsk adetlerinden biri de Titus Livius’un yazdığına göre Etrüskler’in her geçen sene için Nortia tapınağına bir çivi çakmaları idi. Bu adet daha sonra Romalılar’a da geçmiştir. Roma’da da her sene Eylül ayında praetor maximus Capitol Jupiter’inin bölmesinin duvarına çivi çakardı.
Etrüsk inançlarında yarı tanrılar ve doğa ruhları da önemli bir yer tutardı. Aynalarda ve bronz tabletlerde Turan’a eşlik eden çıplak perilere rastlanmıştır. Lases adı verilen bu perilerin bazen Tinia ve Minerva’ya da eşlik ettikleri de görülmüştür.
Etrüskler’in öteki dünya hakkında da inançlar geliştirmişlerdir. Sanat eserlerinin büyük bir bölümü öteki dünya kültünün bir parçası olarak oluşturulmuştur. Elimizde yazılı metinler olmasa da ölülerle beraber konulan eşyalardan yapılan resimlerden kabartmalardan öteki dünya inançları hakkında bir fikir sahibi olabiliyoruz. Etrüsk inançlarına göre ölen kişinin ruhu kanatlı cinler tarafından öteli dünyaya götürülürdü. Bu tema bir çok mezar odasındaki resimlerde işlenmiştir. Burada oyunlar oynanıp ziyafetler veriliyordu. Burada Etrüskler’e özgü bir çok cin vardı. ( Bazen kader kitabını açan Culsu ve Vanth gibi.) MÖ dördüncü yüzyıldan itibaren ise bu resimlerde öteki dünyanın efendileri de gösterilmeye başlanmıştır. Bunlar Greklerden alınan Eita ( Hades ) ve Phersipnai ( Persefone ) dir. Bu yüzyıldan itibaren öteki dünyanın tasvirleri de değişmeye başlamıştır. Burası artık eziyet çekilen korkunç bir yer olmaya başlar. Charus ve Tuchulcha adında iki korkunç cin de tasvirlerde yer alır. Etrüsk Krallığı çökmeye yaklaştıkça tasvirler daha da korkunçlaşır.
Romalılar Etrüskler’in inançlarından mundus kavramını da almışlardır. Mundus öteki dünya ile bu dünya arasında geçişi sağlayan bir çukurdur. Mundus sözcüğünün de Etrüsk dilinden geldiği düşünülmektedir. Etrüsk aynalarında görüntü tanrıçası Munqu’nun adı geçer. Zaten Latince’de de mundus sözcüğünün ilk anlamı kadın görüntüsü demektir ( Diğer anlamları da Gökyüzü ve Dünya). Roma inançlarına göre religiosi denilen günlerde Mundus açılıyordu ve ruhlar buradan bu dünyaya geliyorlardı.
1148  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Sümerler Hakkında Bir Çok Şey : Ocak 26, 2010, 01:43:17 ÖS
Sümerler M.Ö. 3500 - M.Ö. 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış halk.

Mezopotamya'da ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini Sümerler atmıştır. Ayrıca yazı ve astronomi de ilk kez Mezopotamya'da Sümerlerde ortaya çıkmıştır. Bazı araştırmacılar Sümerlerin Türklerle akraba olduğunu öne sürmüştür. Genel kanı Sümerlerin çağdaşı olan halklarla yakın etkileşimi sonucu benzerliklerin olduğu yönündedir. Yani belirli bir halk ile bilimsel bir akrabalık henüz kanıtlanamamıştır.

Birbirinden bağımsız site denilen şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri; Ur UrukKişLagaş ve Nippur'dur. Bu şehir devletleri Ensi veya Patesi denilen rahip-krallar tarafından yönetiliyordu.Bütün mezopotamya ülkesine hakim olan krala ise "Lugal-kalma" denir.Krallar başkomutanbaşyargıç ve başrahip yetkilerine sahiptirler. Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına Ziggurat denirdi. Zigguratlar yedi katlı olup toplam üç ana bölümden oluşur. İlk katlar erzak deposuorta katlar okul ve tapınakson katlar ise rasathane olarak kullanılmıştır. Yazının icadı serüveni bu tapınaklara dayanır. Mezopotamya'da evler ve tapınaklar taş az olduğundan ker*** ve tuğladan yapılmıştır. Hem bu özelliğinden hem de sık sık istilalara uğradığından bu yapılar günümüze kadar ulaşmamıştır. Günümüz Uygarlığının temeli olan yazıyı (Çivi yazısı) ilk kez Sümerler bulmuştur.(M.Ö. 3500) Tarihte İlk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından oluşturulmuştur. Bu özellikleri ile Sümerlere dünyadaki ilk Hukuk devleti diyebiliriz. Otoritenin korunmak istenmesi hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lagaş Kralı Urukagine tarafından oluşturulan ilk yazılı kanunlar "fidye ve bedel" sistemine dayanıyordu. Sümerlerin en önemli edebiyat eserleri; Gılgamış Destanı Yaradılış Destanı ve Tufan Hikayesi'dir. Sümerler Matematik ve Geometrinin temellerini atmışlardır. (Dört işlemi bulmuşlar dairenin alanını hesaplamışlar çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır.) Sümerler astronomide de gelişmişlerdir. (Burçları bulmuşlar bir ayı 30 bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır.Ayrıca güneş saatini icat etmişlerdir. Dünyada ilk kez ay yılı hesabına dayanan takvimi Sümerler bulmuşlardır. Akadlar tarafından egemenliklerine son verilmiştir.

kökenleri

Mezopotamya'nın yerli halklarından değildi sümerologların okuduğu tabletlere göre halkın bir bölümünün Orta Asya'dan diğer bir bölümünün ise Doğu'dan Dilmun denilen bir ülkeden geldiği söyleniyor. Yine de kökenleri tam bilinmemekte. Bilinen bir gerçek Sami kökenli olmadıkları. Nitekim Sümerce Hint-Avrupa ve Sami kökenli dillerle akraba değildir gerçi bazı özellikleri Ural-Altay dillerini hatırlatsa da herhangi bir akrabalık veya köken kanıtlanamamıştır. Atatürk'ün Türk Tarih Tezi'ne göre de Sümerler M.Ö. 3500 yıllarında Orta Asya'dan göç etmiştirler. Yine de bunu destekleyecek arkeolojik veya tarihi bulgular yoktur. Yine de örneğin Eski Önasya Tarihi uzmanı Hemmel Sümerler’i tamamiyle Türk kavmi olarak kabul etmektedir. Orta Asya’dan MÖ 4500-MÖ 5000 yıllarında gelen Türkler'in Sümerler'i oluşturduğunu ileri sürer. Sümerce’deki 350 kelimenin Türkçe olduğu savunur.

Rus arkeolosijinin atası arkeolog Nikolsky şunları söyler: "Sümerlerin ana vatanı Aşkabad kentinin yakınındadır. Bu ülkenin kurganlarından arkeologlar taş gümüş ve kilden yapılmış eşyaları bulmuşlardır ki bunlar Mezopotamya'nın güneyindeki Sümer kurganlarındakilere çok benzerler. Bütün bunlar şu düşünceye getirir ki Sümerler büyük bir ihtimalle bu günkü Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya varmışlardır. Bu iki uygarlığın son analizi onların arasındaki birçok ortaklıkları göstermektedir. Sümerlerin baş Tanrıları olan En-Lil'in yerleştiği yer Mezopotamya'nın güneyindeki düzlükte değil dağlarda olmuştur. Belki de Köpet Dağı'nın etekleri onların ana vatanı olmuştur


Şu an Sümerce kendi başına ayrı bir dil olarak kabul edilmektedir. Sümerce ve Sümerler ile bazı topluluk kültür ve dillerin yakınlığı genellikle tarih boyunca sürmüş olan etkileşimlerle açıklanmaktadır.


tarihleri

Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı dil tıp astronomi matematik gerekse din fal büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde 18'i büyük olan yaklaşık 35 büyük şehir ve kasaba vardı. Bunlara örnek vermek gerekirse Kiş Nippur Zabalam Umma Lagaş Eridu Uruk ve Ur zikredilebilir.

Bu dönemde her kent genellikle surlarla çevriliydi. Her kentte en az bir tapınak bulunurdu. Sümerlerde tarihin belki de ilk kral listeleri ile karşılaşılır. Fakat bu listeler genellikle tarihsel gerçeklerin ötesinde mitolojik unsurlara da sahiptirler. Örneğin kral listesine göre Tufan'dan önce Sümerlerin yaşadığı bölgede efsanevi sekiz yönetici (ve dolayısıyla kent) mevcuttu. Kral listesine göre Tufan'dan sonraki ilk Sümer hanedanları Kiş Uruk ve Ur'dur. Ünlü Gılgamış destanının kahramanı Gılgamış kral listesine göre Uruk Hanedanı'nın krallarındandır.

Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır. Urukagina da ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Erken dönemlerde Sümerlerin ana tanrısı An'dır fakat daha sonraki dönemlerde bu tanrı yerine Enlil Sümerlerin baş tanrısı konumuna yükselir. Enlil'in Nippur'da Ekur adında bir tapınağı vardır. Bu nedenle Nippur Sümerlerin dini başkenti sayılırdı ve burada tapınak yaptırmak veya bu tip inşaatlarda çalışmak hizmetli olmak önemli sayılırdı.

MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken Akkadlar yükselişe geçmiştir. Sümerlerdoğudan gelen Elâmlılar tarafından M.Ö 2000 yılında yıkılmıştır.

bilim

Yerleştiklerinde çanak-çömlek yapmayı ve madenleri işlemeyi biliyorlardı. Aşağı Mezopotamya'da Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında Uruk Lagaş Eridu Ur Kiş gibi kent devletleri kurdular. Gelişmiş bir yapı tekniği kullanıyorlardı. Yerleştikleri kesimlerde muazzam bir sulama sistemi kurup kanallar barajlar ve bentlerle hem seli önleyip bataklıkları kuruttular hem de düzenli sulamaya dayalı bir tarım geliştirdiler. Tekerleği de icad eden bu toplum tarlaları ****lerin çektiği sabanlarla sürüyorlardı.

60 rakamına dayanan seksajismal sayı sistemini kullanan Sümerler'in "sos" dedikleri bu 60'lık birim bütün zaman ve mekan hesaplarında kullanılmaktaydı ve onları bir uyum içersinde birbirine bağlıyordu. Ayı 30 yılı 360 gün olarak hesapladılar. Gece ve gündüzü 12'şer saate böldüler. Bir yılı 12 ay olarak hesapladılar. Ay ve Güneş tutulmasını hesapladılar. Aritmetik ve geometrinin temellerini attılar. Çarpma ve bölme cetvellerini buldular. Daireyi 360 dereceye böldüler.

dilleri yazıları

İlk yazıyı M.Ö. 3200 yıllarında Sümerler buldular. İlk yazıları şekiller üzerine kurulu yani her varlık ve olay için bir şekil kullandılar. Çivi yazısı işaretleri geçmişteki bir resim yazısına dayanır. Bir kavramı ifade eden işaretlere ideogram adı verilir.

Sümerce'nin Hint-Avrupa ve Sami kökenli dillerle akraba olmadığı bilinmektedir. Dilin bazı özellikleri Ural-Altay grubu dilleriyle benzerlik gösterse de dil bu gruba dahil edilemez. Her ne kadar Sümer halkı iktidarı daha sonraları başka halklara bıraksa da her zaman en yaygın konuşulan dillerden olmuştur. Özellikle dini kayıtlarda büyük bir öneme sahip olmuştur.

Sümerce'de Türkçe'ye Benzeyen Kelimeler Sümerce Türkçe
adda- ata
alım- alımlı
bab- baba (Farsçadan geçmiş olabilir)
Nişanyan
bal (Akad dilinde paltu) Nişanyan balta
bar parlamak
bu bulak (kaynak pınar halk ağzında)
bugin (göl) büğet (gölet halk ağzında)
bur bardak
buy bun boyun
dagal (geniş olmak) dağılmak
de demek
dim (dik duran) dimdik
dingir tengri (tanrı Eski Türkçe)
duru durmak
e ev eb (eski Türkçe)
egı ece (kraliçe)
es esmek
gig yig (hasta Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]
gim? kim? kim?
gisku şişko
güles (gülen adam) güleç
ılu ulumak
ib ip
ir (erkek) er
kıya kıyı
ku (gümüş) kuyumcu (değerli metallerden ve taşlardar süs eşyası yapan kişi) TDK TDK
kup (gitmek) kopmak (koşup gitmek)
kusu koşmak
tam tan (güneş doğmadan önceki alaca karanlık)
ud (gün zaman) ıd öd (zaman Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]
udun (ateş) od ot (ateş Eski Türkçe) odun
ug uku (halk) ugus (kavim Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]
ulu ulu (muhteşem yüce)
us us (akıl Eski Türkçe)
--------------------
toplum yapısı

Devlet kentlerden oluşmuştu ve her kent surlarla çevrili idi. Kent içinde yüksek bir tepeye yapılan tapınak bulunurdu ki bu sosyal yaşamın merkezini oluşturmaktaydı.

Başlangıçta Anaerkil bir toplum yapısına sahiptiler. İşbölümü derinleşmişti;1. sınıfı din adamları ve askerler 2. sınıfı halk 3. sınıfı ise kölelerin oluşturduğu bir toplumsal hiyerarşi vardı. Sürekli savaşlar sonucunda halktan her insan kolayca köle edinebiliyordu. M.Ö. 3000-2500 yıllarında yüksek ruhbanlardan oluşan egemen sınıflar dinsel yapıya sahip kent devletlerinin yöneticileri olarak ortaya çıktılar. Bu kral-rahipler dinsel ve siyasal işleri yürütürlerdi. Bir kentin baş rahibi aynı zamanda o kentin başkanıydı.

Hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı ve insan görünümündeydiler fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı.Tanrılar insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilirdi.

Sümer mitolojisinin en önemlilerinden biri Gılgamış Destanı'nda da adları geçen tanrılardan başlıcaları şunlardır:

Anu veya An: Gök tanrısı önceleri baş tanrıyken sonra yerini hava tanrısı Enlil almıştır.

Enlil: Hava tanrısı tanrıların babası tapınağı Ekur Nippur kentindeydi.

Enki: Bilgelik tanrısı

Nimmah (Ninhursag): Ulu hanım ana-tanrıça

Nanna (Sin): Ay tanrısı

Utu (Şamaş): Güneş tanrısı ay tanrısı Nanna'nın oğlu.

İnanna (İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçası

İlk defa Akadlar tarafından içten çökertildi ve bundan sonra bir daha eski haline gelemedi; M.Ö. 2000'li yıllardan sonra uygarlıkları bağımsız kimlikleriyle yaşayamadı. Ardından gelen Akad ve Babil uygarlıkları çoğunlukla Sümerler'in izlerini taşıdılar. Kendilerine özgü dilleri ve çivi yazıları uzun süre yaşadı. Sümer inanışları ve mitolojisi de Fenike - Yunan - Roma bağlantısıyla günümüze dek ulaştı. Şu an Dünyamızda kullanılan İncil Tevrat ve Kur'an da da Sümer inanış ve felsefesinin izlerine rastlandığını iddia edenler vardır


icatları

Sümerliler çivi yazısınımatematiği(4 işlem dairenin alanı çarpma bölme)tekerlekli araçlar astronomi(güneş saatiburçlar)tekneleryün dokumaların boyaması ve ilk takvimi icat etmişlerdir.
--------------------
çivi yazısı

a) İçerikteki Gelişim: [değiştir]İfade edilmek istenen kavramlarda var olan kayıt sisteminin yetersiz kalması yazının gelişmesinde çok önemli bir adım atılmasına neden oldu. Bu kullanılan dilin ilk olarak aktif bir biçimde yazıya geçirilmesi olayıdır. Bu aşamada Sümer dilinin çoğunlukla tek heceli kelimelerden oluşmasının da büyük payı vardır. Böylece çizilen her işarette tasvir edilen nesne değil bu kelimenin ses değeri ön plana çıkarılmıştır. Daha iyi anlaşılabilmesi için bunu somut olarak örnekleyelim. Örneğin Sümerce dağ kelimesi KUR su A ağız ise KA olarak okunurdu. Şimdi KUR.A.KA diye özel bir isim yazılmak istendiğini varsayalım. Bunun için katip önce bu ismi oluşturan resimleri yan yana çizdi.

Sonra bunu gören kişilerin resimsel özelliklerine aldanıp "Dağın suyu içilir" gibi yanlış şekilde algılamalarını önlemek için de kelimenin başına bunların ses değerleri ile okunması gerektiğini gösteren bir uyarı işareti koydu. Determinatif (belirtici) adını verdiğimiz bu işaretler daha sonra çivi yazısının ilerleyen evrelerinde kadın erkek nehir ülke şehir vb. özel isimlerinin başına bazen de sonuna konarak yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı îşte bu gelişmeye yani kelimelerin içerdikleri ses değerleri ile okunmaya başlanmasına "fonetizasyon aşaması" veya "ses-leşme evresi" diyoruz. Bu aşama Uruk III b evresine yani yaklaşık M.Ö. 3. binin başlarına rastlar.

ilk zamanlarda belki de kaçınılmaz bir zorunluluk sonucunda ortaya çıkan resimlerin içerdikleri ses değerlerinin kullanılmaya başlanması ile çok daha kesin mesajlar verilebileceği çabuk kavranmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan önemli bir özellik te anlamı göz önünde bulundurulmaksızın kelimelerin sadece ses değerlerindeki benzerlik veya eşitlik nedeniyle başka kelimelerin yazımında da kullanılmaya başlanmasıdır. Örneğin Sümerce "ok" anlamına gelen Tl işareti aynı ses değerine sahip olduğu için "hayat" kelimesine de aynı işaretle yazım olanağı sağlamıştır. Elbette Sümerce okumayı bilen biri bu iki kelime arasındaki "eş değerli-lik"ten haberdar olduğu için "ok" işareti ile gösterilmiş bir logogramın metnin içeriğine göre "hayat" olarak okunması gerektiğini fark edecektir. Bunu Türkçe'de birden fazla anlamı olan kelimeler "at" "yüz" "alay" ile karşılaştırabiliriz.

Kelimelerin fonetik olarak ifade edilebilmeleri geç dönemlerde çok daha fazla işlerlik kazanan hecelerin kullanılabilmesini olanaklı kıldı. Böylece ayak resmiyle gösterilen mastar halindeki "gitmek" fiilinden öte "gidiyorum" gibi çekimli formlar da yazılabildi. Bu yenilik gittikçe kuvvet ka zanmasına rağmen eski logogramları yani tek işaretli kelimeleri tamamen ortadan kaldıramadı. Kullanışlılığından dolayı bu logografik yazı silindir mühürler heykeller ve steller üzerinde çivi yazısının gelişiminin sonuna kadar korundu. Fakat özellikle fiillerin ifadesinde yeni fonetik hece yazısı eski yöntemin yerini aldı. Bazı kelimelerin aynı işaretle yazılabilmelerine karşın yine anlamı aynı olan kelimeler için değişik işaretler de yaratıldı. Örneğin Sümerce'de GU hem "boyun" hem de "****"anlamına gelen bir kelimedir. Böylece GU iki farklı işaretle yazılabildi. Bu "çok işaretlilik" (polysemie) ile daha geç dönemlerdeki kullanımlarla da birlikte GU tam 14 farklı işaretle yazım olanağı buldu. Bundan başka işaretler "çok seslilik" (polyphonie) kazandılar. Örneğin tek başına kullanıldığında "gün" anlamına gelen aynı yazımla BABBAR okunup "beyaz" rengini ifade eden UD işareti kelime içindeki yazılımlara göre ud pir tam par lah lih hece değerlerini de kazanmıştır.

Şimdi belki bu uygulamayla bir metnin okunuşunun son derece zorlaşabileceği sorusu akla gelebilir. Bu konuda en büyük yardımcı belirli dönemlerde ve belirli metin gruplarında kısıtlı sayıda işaret kullanılmış olmasıdır. Ayrıca çoğu zaman metnin içeriği ve her işareti izleyen bir diğeri nasıl doğru okunması gerektiğini kendi gösterir.

Böylece M.Ö. 3. binde kullanılan kelime yazısı yerini daha gelişmiş bir kelime -hece yazısı sistemine bıraktı. O zamana kadar hiç bir işareti olmayan kelime ve isimler de bu şekilde yazılabildi. Daha önemlisi aynı yolla gramere ait özellikler de yaşam buldu.

Çivi yazısı hece sistemine dayanan bir yazı sistemi olduğu için sesli harflerin (vokaller) birer işaretle gösterilebilmelerine karşın sessiz olanlar (konsonantlar) bu şekilde yazılamaz; bunlar mutlaka bir sesli ile birlikte belirtilmek zorundadırlar. Bu hece işaretleri de 3 grup altında toplanır.

1) Sesli+sessiz = iğ ud at vb.

2) Sessiz+sesli = ta gu bi vb.

3) Sessiz+sesli+sessiz = tal pir kum vb.


b) Biçimsel Gelişim: [değiştir]îlk zamanlar yazı Çince'de olduğu gibi yüzleri sağa dönük işaretlerle sağ üst köşeden başlayarak aşağıya doğru yazılırdı. Buna inanmamızı sağlayan neden ise piktografik dönemde doğadan alınmış işaretlerin olasılıkla doğal görünümleri yönünde yazılmış olmaları gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Bu tablet bölümlerinin sağdan sola sıralanması bölümler içindeki işaretlerin ise yukardan aşağıya yazılması anlamına gelir. Sonra tam olarak bilemediğimiz ancak olasılıkla tabletin tutuluş şekli gibi pratik bir nedenle işaretler öyle bir pozisyonda yazıldılar ve belki de okundular- ki daha önceki işaret yönlerinden 90° sola döndüler. Böylece sağdan başlayarak yukarıdan aşağıya doğru yazılan sütunlar soldan sağa doğru ve alt alta yazılan satırlar haline geldi. Ancak bu değişimin ne zaman meydana geldiği kesin olarak saptanamamaktadır. Bir süre sonra ne olduğunu bilemediğimiz ancak olasılıkla doğada çabuk tahrip olabilen ilk yazı malzemesinin yerini kil alınca bu madde üzerine resimlerin çizilerek değil baskı yolu ile daha kolay yapıldığı fark edildi. Böylelikle resim karakterleri için ucu üçgenleştirilmiş bir kamış olan stylus kullanılmaya başlandı. Kilin topaklanması nedeniyle yapılması zor olan yuvarlak hatlar ise düz çizgilerle gösterildi îlk zamanlarda kâtipler bu çizgileri türlü şekillerde biraraya getirerek eski resim formlarını korumaya çalıştılar. Ancak işaretlerin çok karışmasına ve yazının zorlaşmasına neden olan bu uygulamadan kısa sürede vazgeçildi. Sonuçta kalemin kil üzerine bastırılıp hafifçe geri çekilmesiyle çivi görünümünü andıran işaretler resim yazısının tahtına oturdu îlk önce her yöne basılan bu işaretlerin zamanla yine pratik nedenlerden dolayı çivi başı sağa dönük olanlar terkedildi. Böylece yaygın olarak kullanılan yatay dikey ve eğik çivilere köşe çengeli denilen bir çeşidin de eklenmesiyle elde edilen işaretler istenildiği gibi kullanılmaya başlandı. Bu işaretler zamanla mümkün olduğunca basite indirgendi ve ilk dönemlerde 1000 kadar olan sayıları giderek 500-600'e kadar azaldı.Çivi yazısı yaklaşık M.Ö. 2700 yıllarında gerek biçimsel ve gerekse içerik gelişimini geniş ölçüde tamamladıktan sonra ilk olarak hece işaretleri determinatifler ve logogramlarla yazılan tam ve gerçek anlamda bir yazı sistemi oluştu.

Diğer Erken Dönem Buluntu Merkezleri
Yazının başlangıcına dair ilk belgelerin Uruk IV ve bunu izleyen Uruk III yapı katlarından geldiğinden daha önce bahsetmiştik. Kuzeyde bir yerleşme merkezi olan Cemdet Nasr ve Susa'da bulunmuş Proto-Elam tabletleri ise Uruk III tab-letleriyle çağdaş diğer yazılı belge gruplarını oluştururlar. Uruk IV-III katları yaklaşık M.Ö. 3300-2900 yılları arasına tarihlenir. Aralarında hem benzerlikler hem de farklılıklar bulunan bu üçlü tablet grubundan Uruk ve Cemdet Nasr tabletlerinin Sümerce yazıldığı kabul edilirken Susa tabletleri hakkında halen çok az şey bilinen Elam dilinin ilk örnekleri olarak görülmektedir.

Uruk Cemdet Nasr ve Ur şehirlerinden gelen tabletler herhangi bir tarihi belge içermezler. Tarihi belgelere ilk örnek Erhanedan Dönemi IHII'e yani yaklaşık M.Ö. 2600'lere tarihlenir. Bu dönemle aşağı yukarı çağdaş olan belgeler ise Şuruppak'tan (Fara) gelmektedir. Şuruppak ve onu takip eden Abu Salabih ve Ebla tabletleri Sümer yazısının gelişimini hem işaretlerdeki form hem de kullanımdaki esneklikte göstermeleri açısından ilginç örnekler oluştururlar.

Sümerler M.Ö. 3500 - M.Ö. 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış halk.

Mezopotamya'da ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini Sümerler atmıştır. Ayrıca yazı ve astronomi de ilk kez Mezopotamya'da Sümerlerde ortaya çıkmıştır. Bazı araştırmacılar Sümerlerin Türklerle akraba olduğunu öne sürmüştür. Genel kanı Sümerlerin çağdaşı olan halklarla yakın etkileşimi sonucu benzerliklerin olduğu yönündedir. Yani belirli bir halk ile bilimsel bir akrabalık henüz kanıtlanamamıştır.

Birbirinden bağımsız site denilen şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri; Ur UrukKişLagaş ve Nippur'dur. Bu şehir devletleri Ensi veya Patesi denilen rahip-krallar tarafından yönetiliyordu.Bütün mezopotamya ülkesine hakim olan krala ise "Lugal-kalma" denir.Krallar başkomutanbaşyargıç ve başrahip yetkilerine sahiptirler. Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına Ziggurat denirdi. Zigguratlar yedi katlı olup toplam üç ana bölümden oluşur. İlk katlar erzak deposuorta katlar okul ve tapınakson katlar ise rasathane olarak kullanılmıştır. Yazının icadı serüveni bu tapınaklara dayanır. Mezopotamya'da evler ve tapınaklar taş az olduğundan ker*** ve tuğladan yapılmıştır. Hem bu özelliğinden hem de sık sık istilalara uğradığından bu yapılar günümüze kadar ulaşmamıştır. Günümüz Uygarlığının temeli olan yazıyı (Çivi yazısı) ilk kez Sümerler bulmuştur.(M.Ö. 3500) Tarihte İlk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından oluşturulmuştur. Bu özellikleri ile Sümerlere dünyadaki ilk Hukuk devleti diyebiliriz. Otoritenin korunmak istenmesi hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lagaş Kralı Urukagine tarafından oluşturulan ilk yazılı kanunlar "fidye ve bedel" sistemine dayanıyordu. Sümerlerin en önemli edebiyat eserleri; Gılgamış Destanı Yaradılış Destanı ve Tufan Hikayesi'dir. Sümerler Matematik ve Geometrinin temellerini atmışlardır. (Dört işlemi bulmuşlar dairenin alanını hesaplamışlar çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır.) Sümerler astronomide de gelişmişlerdir. (Burçları bulmuşlar bir ayı 30 bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır.Ayrıca güneş saatini icat etmişlerdir. Dünyada ilk kez ay yılı hesabına dayanan takvimi Sümerler bulmuşlardır. Akadlar tarafından egemenliklerine son verilmiştir.

kökenleri

Mezopotamya'nın yerli halklarından değildi sümerologların okuduğu tabletlere göre halkın bir bölümünün Orta Asya'dan diğer bir bölümünün ise Doğu'dan Dilmun denilen bir ülkeden geldiği söyleniyor. Yine de kökenleri tam bilinmemekte. Bilinen bir gerçek Sami kökenli olmadıkları. Nitekim Sümerce Hint-Avrupa ve Sami kökenli dillerle akraba değildir gerçi bazı özellikleri Ural-Altay dillerini hatırlatsa da herhangi bir akrabalık veya köken kanıtlanamamıştır. Atatürk'ün Türk Tarih Tezi'ne göre de Sümerler M.Ö. 3500 yıllarında Orta Asya'dan göç etmiştirler. Yine de bunu destekleyecek arkeolojik veya tarihi bulgular yoktur. Yine de örneğin Eski Önasya Tarihi uzmanı Hemmel Sümerler’i tamamiyle Türk kavmi olarak kabul etmektedir. Orta Asya’dan MÖ 4500-MÖ 5000 yıllarında gelen Türkler'in Sümerler'i oluşturduğunu ileri sürer. Sümerce’deki 350 kelimenin Türkçe olduğu savunur.

Rus arkeolosijinin atası arkeolog Nikolsky şunları söyler: "Sümerlerin ana vatanı Aşkabad kentinin yakınındadır. Bu ülkenin kurganlarından arkeologlar taş gümüş ve kilden yapılmış eşyaları bulmuşlardır ki bunlar Mezopotamya'nın güneyindeki Sümer kurganlarındakilere çok benzerler. Bütün bunlar şu düşünceye getirir ki Sümerler büyük bir ihtimalle bu günkü Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya varmışlardır. Bu iki uygarlığın son analizi onların arasındaki birçok ortaklıkları göstermektedir. Sümerlerin baş Tanrıları olan En-Lil'in yerleştiği yer Mezopotamya'nın güneyindeki düzlükte değil dağlarda olmuştur. Belki de Köpet Dağı'nın etekleri onların ana vatanı olmuştur


Şu an Sümerce kendi başına ayrı bir dil olarak kabul edilmektedir. Sümerce ve Sümerler ile bazı topluluk kültür ve dillerin yakınlığı genellikle tarih boyunca sürmüş olan etkileşimlerle açıklanmaktadır.


tarihleri

Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı dil tıp astronomi matematik gerekse din fal büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde 18'i büyük olan yaklaşık 35 büyük şehir ve kasaba vardı. Bunlara örnek vermek gerekirse Kiş Nippur Zabalam Umma Lagaş Eridu Uruk ve Ur zikredilebilir.

Bu dönemde her kent genellikle surlarla çevriliydi. Her kentte en az bir tapınak bulunurdu. Sümerlerde tarihin belki de ilk kral listeleri ile karşılaşılır. Fakat bu listeler genellikle tarihsel gerçeklerin ötesinde mitolojik unsurlara da sahiptirler. Örneğin kral listesine göre Tufan'dan önce Sümerlerin yaşadığı bölgede efsanevi sekiz yönetici (ve dolayısıyla kent) mevcuttu. Kral listesine göre Tufan'dan sonraki ilk Sümer hanedanları Kiş Uruk ve Ur'dur. Ünlü Gılgamış destanının kahramanı Gılgamış kral listesine göre Uruk Hanedanı'nın krallarındandır.

Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır. Urukagina da ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Erken dönemlerde Sümerlerin ana tanrısı An'dır fakat daha sonraki dönemlerde bu tanrı yerine Enlil Sümerlerin baş tanrısı konumuna yükselir. Enlil'in Nippur'da Ekur adında bir tapınağı vardır. Bu nedenle Nippur Sümerlerin dini başkenti sayılırdı ve burada tapınak yaptırmak veya bu tip inşaatlarda çalışmak hizmetli olmak önemli sayılırdı.

MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken Akkadlar yükselişe geçmiştir. Sümerlerdoğudan gelen Elâmlılar tarafından M.Ö 2000 yılında yıkılmıştır.

bilim

Yerleştiklerinde çanak-çömlek yapmayı ve madenleri işlemeyi biliyorlardı. Aşağı Mezopotamya'da Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında Uruk Lagaş Eridu Ur Kiş gibi kent devletleri kurdular. Gelişmiş bir yapı tekniği kullanıyorlardı. Yerleştikleri kesimlerde muazzam bir sulama sistemi kurup kanallar barajlar ve bentlerle hem seli önleyip bataklıkları kuruttular hem de düzenli sulamaya dayalı bir tarım geliştirdiler. Tekerleği de icad eden bu toplum tarlaları ****lerin çektiği sabanlarla sürüyorlardı.

60 rakamına dayanan seksajismal sayı sistemini kullanan Sümerler'in "sos" dedikleri bu 60'lık birim bütün zaman ve mekan hesaplarında kullanılmaktaydı ve onları bir uyum içersinde birbirine bağlıyordu. Ayı 30 yılı 360 gün olarak hesapladılar. Gece ve gündüzü 12'şer saate böldüler. Bir yılı 12 ay olarak hesapladılar. Ay ve Güneş tutulmasını hesapladılar. Aritmetik ve geometrinin temellerini attılar. Çarpma ve bölme cetvellerini buldular. Daireyi 360 dereceye böldüler.

dilleri yazıları

İlk yazıyı M.Ö. 3200 yıllarında Sümerler buldular. İlk yazıları şekiller üzerine kurulu yani her varlık ve olay için bir şekil kullandılar. Çivi yazısı işaretleri geçmişteki bir resim yazısına dayanır. Bir kavramı ifade eden işaretlere ideogram adı verilir.

Sümerce'nin Hint-Avrupa ve Sami kökenli dillerle akraba olmadığı bilinmektedir. Dilin bazı özellikleri Ural-Altay grubu dilleriyle benzerlik gösterse de dil bu gruba dahil edilemez. Her ne kadar Sümer halkı iktidarı daha sonraları başka halklara bıraksa da her zaman en yaygın konuşulan dillerden olmuştur. Özellikle dini kayıtlarda büyük bir öneme sahip olmuştur.

Sümerce'de Türkçe'ye Benzeyen Kelimeler Sümerce Türkçe
adda- ata
alım- alımlı
bab- baba (Farsçadan geçmiş olabilir)
Nişanyan
bal (Akad dilinde paltu) Nişanyan balta
bar parlamak
bu bulak (kaynak pınar halk ağzında)
bugin (göl) büğet (gölet halk ağzında)
bur bardak
buy bun boyun
dagal (geniş olmak) dağılmak
de demek
dim (dik duran) dimdik
dingir tengri (tanrı Eski Türkçe)
duru durmak
e ev eb (eski Türkçe)
egı ece (kraliçe)
es esmek
gig yig (hasta Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]
gim? kim? kim?
gisku şişko
güles (gülen adam) güleç
ılu ulumak
ib ip
ir (erkek) er
kıya kıyı
ku (gümüş) kuyumcu (değerli metallerden ve taşlardar süs eşyası yapan kişi) TDK TDK
kup (gitmek) kopmak (koşup gitmek)
kusu koşmak
tam tan (güneş doğmadan önceki alaca karanlık)
ud (gün zaman) ıd öd (zaman Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]
udun (ateş) od ot (ateş Eski Türkçe) odun
ug uku (halk) ugus (kavim Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]
ulu ulu (muhteşem yüce)
us us (akıl Eski Türkçe)
--------------------
toplum yapısı

Devlet kentlerden oluşmuştu ve her kent surlarla çevrili idi. Kent içinde yüksek bir tepeye yapılan tapınak bulunurdu ki bu sosyal yaşamın merkezini oluşturmaktaydı.

Başlangıçta Anaerkil bir toplum yapısına sahiptiler. İşbölümü derinleşmişti;1. sınıfı din adamları ve askerler 2. sınıfı halk 3. sınıfı ise kölelerin oluşturduğu bir toplumsal hiyerarşi vardı. Sürekli savaşlar sonucunda halktan her insan kolayca köle edinebiliyordu. M.Ö. 3000-2500 yıllarında yüksek ruhbanlardan oluşan egemen sınıflar dinsel yapıya sahip kent devletlerinin yöneticileri olarak ortaya çıktılar. Bu kral-rahipler dinsel ve siyasal işleri yürütürlerdi. Bir kentin baş rahibi aynı zamanda o kentin başkanıydı.

Hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı ve insan görünümündeydiler fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı.Tanrılar insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilirdi.

Sümer mitolojisinin en önemlilerinden biri Gılgamış Destanı'nda da adları geçen tanrılardan başlıcaları şunlardır:

Anu veya An: Gök tanrısı önceleri baş tanrıyken sonra yerini hava tanrısı Enlil almıştır.

Enlil: Hava tanrısı tanrıların babası tapınağı Ekur Nippur kentindeydi.

Enki: Bilgelik tanrısı

Nimmah (Ninhursag): Ulu hanım ana-tanrıça

Nanna (Sin): Ay tanrısı

Utu (Şamaş): Güneş tanrısı ay tanrısı Nanna'nın oğlu.

İnanna (İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçası

İlk defa Akadlar tarafından içten çökertildi ve bundan sonra bir daha eski haline gelemedi; M.Ö. 2000'li yıllardan sonra uygarlıkları bağımsız kimlikleriyle yaşayamadı. Ardından gelen Akad ve Babil uygarlıkları çoğunlukla Sümerler'in izlerini taşıdılar. Kendilerine özgü dilleri ve çivi yazıları uzun süre yaşadı. Sümer inanışları ve mitolojisi de Fenike - Yunan - Roma bağlantısıyla günümüze dek ulaştı. Şu an Dünyamızda kullanılan İncil Tevrat ve Kur'an da da Sümer inanış ve felsefesinin izlerine rastlandığını iddia edenler vardır


icatları

Sümerliler çivi yazısınımatematiği(4 işlem dairenin alanı çarpma bölme)tekerlekli araçlar astronomi(güneş saatiburçlar)tekneleryün dokumaların boyaması ve ilk takvimi icat etmişlerdir.
--------------------
çivi yazısı

a) İçerikteki Gelişim: [değiştir]İfade edilmek istenen kavramlarda var olan kayıt sisteminin yetersiz kalması yazının gelişmesinde çok önemli bir adım atılmasına neden oldu. Bu kullanılan dilin ilk olarak aktif bir biçimde yazıya geçirilmesi olayıdır. Bu aşamada Sümer dilinin çoğunlukla tek heceli kelimelerden oluşmasının da büyük payı vardır. Böylece çizilen her işarette tasvir edilen nesne değil bu kelimenin ses değeri ön plana çıkarılmıştır. Daha iyi anlaşılabilmesi için bunu somut olarak örnekleyelim. Örneğin Sümerce dağ kelimesi KUR su A ağız ise KA olarak okunurdu. Şimdi KUR.A.KA diye özel bir isim yazılmak istendiğini varsayalım. Bunun için katip önce bu ismi oluşturan resimleri yan yana çizdi.

Sonra bunu gören kişilerin resimsel özelliklerine aldanıp "Dağın suyu içilir" gibi yanlış şekilde algılamalarını önlemek için de kelimenin başına bunların ses değerleri ile okunması gerektiğini gösteren bir uyarı işareti koydu. Determinatif (belirtici) adını verdiğimiz bu işaretler daha sonra çivi yazısının ilerleyen evrelerinde kadın erkek nehir ülke şehir vb. özel isimlerinin başına bazen de sonuna konarak yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı îşte bu gelişmeye yani kelimelerin içerdikleri ses değerleri ile okunmaya başlanmasına "fonetizasyon aşaması" veya "ses-leşme evresi" diyoruz. Bu aşama Uruk III b evresine yani yaklaşık M.Ö. 3. binin başlarına rastlar.

ilk zamanlarda belki de kaçınılmaz bir zorunluluk sonucunda ortaya çıkan resimlerin içerdikleri ses değerlerinin kullanılmaya başlanması ile çok daha kesin mesajlar verilebileceği çabuk kavranmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan önemli bir özellik te anlamı göz önünde bulundurulmaksızın kelimelerin sadece ses değerlerindeki benzerlik veya eşitlik nedeniyle başka kelimelerin yazımında da kullanılmaya başlanmasıdır. Örneğin Sümerce "ok" anlamına gelen Tl işareti aynı ses değerine sahip olduğu için "hayat" kelimesine de aynı işaretle yazım olanağı sağlamıştır. Elbette Sümerce okumayı bilen biri bu iki kelime arasındaki "eş değerli-lik"ten haberdar olduğu için "ok" işareti ile gösterilmiş bir logogramın metnin içeriğine göre "hayat" olarak okunması gerektiğini fark edecektir. Bunu Türkçe'de birden fazla anlamı olan kelimeler "at" "yüz" "alay" ile karşılaştırabiliriz.

Kelimelerin fonetik olarak ifade edilebilmeleri geç dönemlerde çok daha fazla işlerlik kazanan hecelerin kullanılabilmesini olanaklı kıldı. Böylece ayak resmiyle gösterilen mastar halindeki "gitmek" fiilinden öte "gidiyorum" gibi çekimli formlar da yazılabildi. Bu yenilik gittikçe kuvvet ka zanmasına rağmen eski logogramları yani tek işaretli kelimeleri tamamen ortadan kaldıramadı. Kullanışlılığından dolayı bu logografik yazı silindir mühürler heykeller ve steller üzerinde çivi yazısının gelişiminin sonuna kadar korundu. Fakat özellikle fiillerin ifadesinde yeni fonetik hece yazısı eski yöntemin yerini aldı. Bazı kelimelerin aynı işaretle yazılabilmelerine karşın yine anlamı aynı olan kelimeler için değişik işaretler de yaratıldı. Örneğin Sümerce'de GU hem "boyun" hem de "****"anlamına gelen bir kelimedir. Böylece GU iki farklı işaretle yazılabildi. Bu "çok işaretlilik" (polysemie) ile daha geç dönemlerdeki kullanımlarla da birlikte GU tam 14 farklı işaretle yazım olanağı buldu. Bundan başka işaretler "çok seslilik" (polyphonie) kazandılar. Örneğin tek başına kullanıldığında "gün" anlamına gelen aynı yazımla BABBAR okunup "beyaz" rengini ifade eden UD işareti kelime içindeki yazılımlara göre ud pir tam par lah lih hece değerlerini de kazanmıştır.

Şimdi belki bu uygulamayla bir metnin okunuşunun son derece zorlaşabileceği sorusu akla gelebilir. Bu konuda en büyük yardımcı belirli dönemlerde ve belirli metin gruplarında kısıtlı sayıda işaret kullanılmış olmasıdır. Ayrıca çoğu zaman metnin içeriği ve her işareti izleyen bir diğeri nasıl doğru okunması gerektiğini kendi gösterir.

Böylece M.Ö. 3. binde kullanılan kelime yazısı yerini daha gelişmiş bir kelime -hece yazısı sistemine bıraktı. O zamana kadar hiç bir işareti olmayan kelime ve isimler de bu şekilde yazılabildi. Daha önemlisi aynı yolla gramere ait özellikler de yaşam buldu.

Çivi yazısı hece sistemine dayanan bir yazı sistemi olduğu için sesli harflerin (vokaller) birer işaretle gösterilebilmelerine karşın sessiz olanlar (konsonantlar) bu şekilde yazılamaz; bunlar mutlaka bir sesli ile birlikte belirtilmek zorundadırlar. Bu hece işaretleri de 3 grup altında toplanır.

1) Sesli+sessiz = iğ ud at vb.

2) Sessiz+sesli = ta gu bi vb.

3) Sessiz+sesli+sessiz = tal pir kum vb.


b) Biçimsel Gelişim: [değiştir]îlk zamanlar yazı Çince'de olduğu gibi yüzleri sağa dönük işaretlerle sağ üst köşeden başlayarak aşağıya doğru yazılırdı. Buna inanmamızı sağlayan neden ise piktografik dönemde doğadan alınmış işaretlerin olasılıkla doğal görünümleri yönünde yazılmış olmaları gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Bu tablet bölümlerinin sağdan sola sıralanması bölümler içindeki işaretlerin ise yukardan aşağıya yazılması anlamına gelir. Sonra tam olarak bilemediğimiz ancak olasılıkla tabletin tutuluş şekli gibi pratik bir nedenle işaretler öyle bir pozisyonda yazıldılar ve belki de okundular- ki daha önceki işaret yönlerinden 90° sola döndüler. Böylece sağdan başlayarak yukarıdan aşağıya doğru yazılan sütunlar soldan sağa doğru ve alt alta yazılan satırlar haline geldi. Ancak bu değişimin ne zaman meydana geldiği kesin olarak saptanamamaktadır. Bir süre sonra ne olduğunu bilemediğimiz ancak olasılıkla doğada çabuk tahrip olabilen ilk yazı malzemesinin yerini kil alınca bu madde üzerine resimlerin çizilerek değil baskı yolu ile daha kolay yapıldığı fark edildi. Böylelikle resim karakterleri için ucu üçgenleştirilmiş bir kamış olan stylus kullanılmaya başlandı. Kilin topaklanması nedeniyle yapılması zor olan yuvarlak hatlar ise düz çizgilerle gösterildi îlk zamanlarda kâtipler bu çizgileri türlü şekillerde biraraya getirerek eski resim formlarını korumaya çalıştılar. Ancak işaretlerin çok karışmasına ve yazının zorlaşmasına neden olan bu uygulamadan kısa sürede vazgeçildi. Sonuçta kalemin kil üzerine bastırılıp hafifçe geri çekilmesiyle çivi görünümünü andıran işaretler resim yazısının tahtına oturdu îlk önce her yöne basılan bu işaretlerin zamanla yine pratik nedenlerden dolayı çivi başı sağa dönük olanlar terkedildi. Böylece yaygın olarak kullanılan yatay dikey ve eğik çivilere köşe çengeli denilen bir çeşidin de eklenmesiyle elde edilen işaretler istenildiği gibi kullanılmaya başlandı. Bu işaretler zamanla mümkün olduğunca basite indirgendi ve ilk dönemlerde 1000 kadar olan sayıları giderek 500-600'e kadar azaldı.Çivi yazısı yaklaşık M.Ö. 2700 yıllarında gerek biçimsel ve gerekse içerik gelişimini geniş ölçüde tamamladıktan sonra ilk olarak hece işaretleri determinatifler ve logogramlarla yazılan tam ve gerçek anlamda bir yazı sistemi oluştu.

Diğer Erken Dönem Buluntu Merkezleri
Yazının başlangıcına dair ilk belgelerin Uruk IV ve bunu izleyen Uruk III yapı katlarından geldiğinden daha önce bahsetmiştik. Kuzeyde bir yerleşme merkezi olan Cemdet Nasr ve Susa'da bulunmuş Proto-Elam tabletleri ise Uruk III tab-letleriyle çağdaş diğer yazılı belge gruplarını oluştururlar. Uruk IV-III katları yaklaşık M.Ö. 3300-2900 yılları arasına tarihlenir. Aralarında hem benzerlikler hem de farklılıklar bulunan bu üçlü tablet grubundan Uruk ve Cemdet Nasr tabletlerinin Sümerce yazıldığı kabul edilirken Susa tabletleri hakkında halen çok az şey bilinen Elam dilinin ilk örnekleri olarak görülmektedir.

Uruk Cemdet Nasr ve Ur şehirlerinden gelen tabletler herhangi bir tarihi belge içermezler. Tarihi belgelere ilk örnek Erhanedan Dönemi IHII'e yani yaklaşık M.Ö. 2600'lere tarihlenir. Bu dönemle aşağı yukarı çağdaş olan belgeler ise Şuruppak'tan (Fara) gelmektedir. Şuruppak ve onu takip eden Abu Salabih ve Ebla tabletleri Sümer yazısının gelişimini hem işaretlerdeki form hem de kullanımdaki esneklikte göstermeleri açısından ilginç örnekler oluştururlar.
1149  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Gudea : Ocak 26, 2010, 01:42:52 ÖS
Modern Bati uygarliginin temsilcilerinden ABD ve Ingiltere yonetimlerinin bugun altust ettiklerikana bogduklari bu topraklardayazili kanitlari bakimindan tanidigimiz en koklu uygarliklar yer aliyordu.Bu topluluklarin gerçekelle tutulur topluluklar oldugunu binlerce kez vurgulasak yine az.Cunkubizlere simdiki 'semavi' dini inançlari oldugu kadarbugun ulasilmis olan seviyenin butun erken temellerinin de oralarda atildigini biliyoruz.'Sumer' adi verilen ve fakat gerçek kalintilarda 'Sammara''Sinnar''Cennat' olarak yer eden bu topluluklarin erken atalari atesgunesgok kult toplumlari idi.Giderekeski toplumun ayristirarak birlik saglama kuralina uygun olarakonceden var olan ayriliklara da baglibir dizi parçalara ayrilmislardir.



Butun insanligin miraslarini devraldigi bu topluluklari bulutlar arasi gok'lerde degilve fakatbu topraklar uzerinde yasamissavasmiskukltur yaratmis 'gokun ogullari''tanrisal ogullar''atesin ogullari''samasin ogullari'... gibi kavramlar ardinda aramamiz gereklidir.



Gudea heykelleri.. Yaklasik -2150 ile 2120 tarihleri arasinda...

Lagas kirali/ensi'si.Buluntularin 'mogol' tip yapisinin ortaya çikisi uzerine saglam bir yorum gelistirilememistir.Daha onceki yayinlarimizdaSuriye'de 'mogol' irk yapisina uygun iskeletler bulundugu uzerine de bilgi vermistik."Sumerce" denilen dilin Turkçe ile olan dil ailesi yakinligi tezlerini belki bu nokta ile birlikte ele almak daha yerinde olacak..

Gudea Mühürü ve Kutsal Evlilik Töreni


Gu-de-a silindir mühuründe yer alan ilahi çözümlendiğinden bu yana eski toplumda bir kutsal evlilik töreninin anlatımı bakımından Sümer yazıtları arasında önemli bir yer tutmuştur. Bu ilahide anlatilan ayin biçimi kiliselerin gunumuzdeki ayin biçimlerini çagristirmaktadir.Ilahide kullanilan geliskin diledebi seviyede ulasilan asmaya da isaret ediyor.Içerik bakimdan isebu ilahiSümerlerin giderek toplumdaki “bolluk ve bereket”in kaynagi olarak onunla esitledikleri “kutsal evlilik” ittifakinin daha onceki donemlere dayanan ozelliklerinin anlasilmasina hizmet etmektedir.

Silindir mühür ilahisindeki kutsal evlilik töreninin bir yanında Gudea'nın hüküm sürdüğü Lagaş yerleşiminin ulu tanrısı Nin-girsuöte yanında ise eşi ve kiz kardesi olmasi gereken Vava Ba-ba veya Wawa okunuslu tanrıça bulunuyordu.Elliler evi anlamina gelen E-ninnu tapinaginda tanri Ningursu’nun temsilcisi olarak kabul edilen Ur-Nammu ile (ayni zamanda GudeaKuda?Huda? dir) Tanrıça Baba’nin baş rahibesi arasinda ‘kutsal çiftlesme’ töreni gerçekleştirildigini de biliyoruz.




Uzmanlarımızın pa-te-si en-si isaggu veya isag olarak da okudukları Lagaş yöneticisi Gudea döneminde MÖ.2400’lü yıllarda yönetim erki daha çok tapınak elinde toplanmış gibi görünmektedir.Sumer-Babil tarihindeolgu olarakdini yonetim erkinin agirlik kazandigi donemlertoplum birimler arasi catismalarin azaldigirefahin daha cok arttigi baris donemleri olmus gibi gorunuyor.Bulunan büstlerinden birinin üzerinde yer alan bir tapınak planı Gudea tarafındanboyle bir baris ortaminda inşa ettirilen ve kutsal evlilik törenlerinin de burada gerçekleşmiş oldugu Ningirsu tapınağıni anlatıyor olmalıydı. Bu tur tapinaklarittifak halindeki topluluklarin ittifaklarinin teyidi ve daha kalici olmasi için caba sarfettikleri anlamina geliyor.




Ilahiye goreLagaş’taki kutsal evlilik töreni sabah güneş ışıklarının parlamasıyla başlıyor; 'sahip' kıraltanrı Ningirsukendi Tapınağına geliyordu.Kutsal evliligin gerceklestigi bu torenherhalde belirgin saptanmis tarihlerde yapiliyordu.Modern dunyayailk ve son yaz senlikleri biçimiyle aktarilan torenlerkutsal evlilik torenlerinin bir uzantisi gibi gorunuyor.Karnavallartotem kultununcinsel iliski ve yiyecek paylasim ozelliklerinin bir karisimini daha dogrusu eski toplumda oldugu gibi butun bunlarin yanyana gelmesinden olusan kutsal evlilik ittifak toplamini verirler.




Bolluk ve bereket ile ‘kutsal ciftlesme’ arasinda nasil bir iliski olabilecegi cok fazla ele alinmamistir.Bu iliski iki veya daha fazla toplum birimin evlilik akrabaligi kurma yoluyla sagladiklari baris ortaminin dogrudan ve dogal bir sonucu idi.

Bay Raymond Jestin (Archiv Orientalni)Gudea muhur ilahisi uzerine yaptigi calismadakutsal evlilik toreninin kimi yanlarini aciklamistir.Bu ilahinin bir bolumu soyleydi:




ur-sag Nin-gir-su e-a mi-ni-tur-tur
Kahraman(Tanrı)Ningirsu E-a tapınağa girecek

e-a lugal-bi im-ma-gin
giriyor tapınağına onun Kıralı

gu-ri-in am-se igi-il-il-dam
Gözler yabani boğalara doğru çevriliyor

Ur-sag e-a-na tur-tur-da-ni
Kahraman girdiğinde kapısından Tapınağına

ud …se ka-ga-gar-am
Gittikçe artan bir 'gök gürültüsü'ne doğru….

d.Nin -gir -su e –na mu -gin -gin
Tanrı Ningirsu Tapınağına girince

es-a-zu ezen gal-la – am
Abzu mekanı bayrama başladi

lugal [….]-ta nam-ta-gin
Kıral … geldiginde

d.Utu ki-Lagaş.ki-e e-am
Lagaş'ın üstüne Güneş doğduğunda

d.Ba-ba a-gig-ni-se gin-a-ni
(Tanrıça) Baba ona hazırlanmış yerine gitti

Mi zid e-a ni-se su ga-ga-dam
Evine sahip çıkan sadık bir kadın gibi

a -nad-da-ka-na tur-ra-n i
Yatacağı yere gidip yerleşti

İdigna a-u-ba ga-gar-a rn
Yükselmiş sularıyla akan Dicle nasıl

da-da .. -na-ka ku-a-n i
Doldurursa tüm yatağını

nin dudu-an-kul -gagis

-S A R nisig –ga dug il -la –am
Gök'ün kutsal kadınıgüzel bir bahçenin bir testi şırasi gibi

Utu e-am nam- [t] ar-ra-am

Ba- a da -gig-na tur-ra-am
Kader belirleyen

Doğmakta olan güneş gibi

Tanrıça Baba ayrılmış köşesine gitti

ki Lagas.ki ge-gal-la-am.
Lagaş bolluğaberekete boğuldu





Kutsal evlilik törenininburada rahipler tarafından taşınan tanrı ile tanrıça heykel idolleriyle gerçekleştiği ve her hareketin dikkatli ayrıntılarla bezeli yanı bu tören anlatımında belirgin bir şekilde görünmektedir.Zamanin ‘gece’ veya ‘sabahin ilk isiklarina’ bagli ele alinmasieski toplumun bayramlari için onemli bir ayirac oldugu goruluyor.Tanri Musa doneminde yeniden duzenlenen ve ilk ogul kurbanina son vermeyi amaclayan sunu bayraminin mutlaka ‘gece’ yapilmasi gerektigini uzun uzadiya aciklamisti.”Gecenin hayrisabahin serri” turunden ikilemlerin kaynaklaridemek ki’akla uygun aciklamalar’da degileski toplumun bu tur zitliklarla

ayristirilmis duzeninde aranmalidir.



Bay R. Jestinbu torendetanrı Ningirsu'nun tapınağa girişinin gerceklesmesininfarklı zaman çekimleri kullanılarak anlatildiginidoğru olarak tespit etmekteydi. Ningirsu belki detapınağa üç kez getirilip geri çıkarılmakta veya üç ayrı Ningirsu heykeli belirli aralıklarla Tapınağa giriyordu.Bu tekrarlarineski toplumda her zaman karşılaştığımız dogal toplum birimin dogal uç kuşagini ifade eden üç rakamı temelinde olmasi’baba-ogul-kutsal ruh’ turu ’ucleme’lerin kaynaklarinin derinligini gosteriyor.

Tapınağın açık kapısından giren-getirilen Ningirsu (heykeliidolu) ilerlerkenbütün gözlergiris kapısina göre tam karşıda ortalarda bulundugu anlasilan ‘yabani boğalara’ doğru dönmekteydi.Ayın hilal şeklinin göründüğü ilk gun kişinin önce hilale ve sonra en cok sevdiği kimseye bakması gerektigi biçimindeki inancın yasiyor olduğu hesaba katılırsaburada da tapınakta bulunanlarınönce Ningirsu’yasonra da donup Tapınak salonuna sıralanmış 'yabani boğalara' göz çeviriyor oldukları yorumu yanlış olmayacaktır. 'Kutsal yabani boğa' kavrami tanrıları kast eden bir betimlemeydi.




Tapınaktaki 'yabani boğa'larınşimdiki tapınak (veya cami) mimari düzeninde olduğu gibi giriş kapısının tam karşısına sıralanmış tanrı idolleri olmus olmali.




İdollerin tapınağa üç kez girişi aktarıldıktan sonra artık bu işlem son bulmakta;'kahraman tapınağına girdi' denilmektedir.

Yukardaki metindeki 5.satır bay Jestin tarafından 'en belirsiz' noktalardan biri olarak nitelendiriliyor.Burada kullanılan 'fırtına' (' la tempéte') kelimesi doğa fırtınası değilbir gürültüuğultuaniden başlayan müzikli bağırışmaay tutulması esnasında yüzlerce kişinin aynı anda tenekelere vurmasından çıkan ses toplamı türünden bir 'kıyamet koparma' katılımcı topluluk eylemi olmalıdır.Kavrambu anlamdaki 'bir kıyametbir fırtınabir gök gürültüsü'nü anlatmak için kullanilmisa benziyor.




Böylece sabahın ilk ışıklarıyla birlikte tören için tapınağa giriş artık gerçekleşmiş; tanrı ile tanrıça evlilik töreni için hazırlanmış kutsal bölüme yerleştirilmiş ve Abzu'nun ikametgahında 'bayram' başlamıştı!




nad-bi ki-nad-a gub-ba -b i
Onun yatağı yatılacak köşeye yerleştirildi

tur ki -nad –ba dug -gar -ra-am
Yatacakları 'ahır'daki yatak yumuşacıkdı

bar kug u za –gin ba-ra -ga -ba
parlak otların serildiği kutsal yerde

ama Ba -ba en Nin -gir –su-da
Va-va(Baba) Anne(ana) ile sahip Ningirsu

ki -nad mu -da -ab -dug -gi
Yumuşak yataklarında birleştiler.






Burada 'yataklarında birleştiler' sözleri 'yataklarında tatlıca seviştiler' biçiminde yazılıdır ve cinsel bir tümleşmenin gerçeklestiginden kuşku yoktur.

'Ahır' sözcüğübaşka Sümer tabletlerinde de 'ev' karşılığı olarak kullanılmaktadır. Tanrıların ‘kutsal inekkutsal boğa’ olarak nitelendiği hesaba katılırsabu kelimeönceki dönemlerin soyut anlamlı sözcüklerinden biri olmali.




Ilahidehilal halindeki ay ile boynuz arasında da bir gecisme saglanarak'göğün güçlü boğası' kutsal inek tanrıça 'tanrı Nanna'nın ineği''ahırlarında yatmaya çekiliyorlardı' gibi ifadeler kullanılmaktadır.Sumer-Babil geleneginde Tanri adi ile Tanrica ‘ad’larinin birbirine yakin olmasiEnlil-NinlilUtu-Nintu gibitanri-tanrica ayrisma ve gecismesini anlamaya da hizmet ediyor.



Ilahide önemli bir nokta da 'parlak otlar' sözleriydi.Bay Jestin bunu 'l'herbe brillante' olarak tanımlar ve ‘parlak ot’ karşılığı olarak tercüme eder.’Boğaahırinek’ gibi kavramların kullanıldığı bir yazıda'otlar' yorumu pek anlamsız değilse debu sozcugun tercumesinin surmekte olan bir yanilgiyi düzeltmek için fırsat olarak kullanılması daha dogru olurdu.Fakat bay Jestin de”l'herbe brillante” olarak karsilanan kelimenin anlam cozumunun bir baska sekilde de olabilecegini pek dusunmus gorunmuyor.




Günümüzdebir çok dildeyeşil'in renk ve madde halleri tam ayrışmış olarak kullanilmiyor.Yanlızca Türkçede değilFıransız konuşma dilinde de 'yeşil''yeşillik' kavrami ağaç ve otları anlattığı kadar maddenin renk halini betimlemek için de kullanılmaktadir.İslamın kutsal rengi olan yeşil renkSümer tanrılarının 'yaratılış' düzeninde ve Eski Ahit'in Yaratılış anlatımındabir renk ayırım unsuru olarak kullanilmisa benzemektedir.Sümer erken anlatımları 'yaratmak'tan değilad vermektenad koymaktan ad vererek birbirinden ayırmaktankisaca düzenlemekten bahsediyordu. Beyazsiyahkirmizimavi veya yesil renklertoplum birimlerin birbirinden ayristirilmasinda kullanmis gibidir.Bu renklerin gunumuzde suren kutsiyetinin birden fazla nedeni olmali.




O haldeilahideki”bar kug u za –gin ba-ra -ga -ba /parlak otların serildiği kutsal yerde” biçiminde anlasilan sözlerin“yeşil örtüler serili kutsal yerde”şeklinde anlaşılması daha uygun olabilir ve boylece gunumuze islamiyet uzerinden ulasan kutsal yesil renkle ilgili baglantisini kuruma olasiligi dogar. ‘Yesil’in kutsiyetini‘akla yakin’ nedenlerle çol olgusu ile aciklamakayni çol’de kara Kabe’ninkara giysilerin neden kutsal olduguna pek yanit bulamaz.Lagas yerlesimisonraki Islamiyete bir cok yonden miras devretmis gibi gorunmektedir.Musevilik ve Hiristiyanlik gibiIslam daMuhammed’in kutsal sozlerinden ibaret degildir ve Sumer-Akkad geleneginin bir kolunun yeniden diriltilmesine benziyor.




Bay Jestindaha sonraKutsal evlilik töreninin yiyeceklerle ilgili ayrıntılarını vermektedir:

“Saf (temizkutsalhelal) yiyeceklerden bolca

Kutsal Tapınakta dağıttı bir 'hizmetçi'

Kutsadı Rahip 'ne-sag' ı ve orada yaktı

Büyük sunakta kutsal kupa (vazo?sürahi?)…

Yerine yerleştirildi

….su

…kenarına…yerleştirildi

Dicle ve Fırat'ın (İdigna d.Buranun) taşıdığı bereket gibi. “

Dilbilgisi kurallarının titiz ve gelişkin uygulanışı bakımından Gudea Silindir mühür yazısı Sümer dil ve kültürünün önemli örneklerinden birisi olarak kabul edilmektedir.

Silindir mühür bir çeşit baskı makinesiydi.Silindir biçimli tas veya kil üzerine hazırlanmış kalıp mühür ham kilin üzerinde yuvarlanarak net bir baskı elde ediliyordu.Bir ana kayıt silindir mühür ile yüzlerce kil tableti mühürlemek veya örnek çıkarmak mümkün oluyordu.

Uzmanlarımızın çözümleme ve okumalarına göreBabillilerin İştar dedikleri İnannaEridu' da Dam-gal-nunna Lagaş’ta Baba -Wawa veya Gest-inanna olarak da okunmaktaydi.Okuyucuher zaman içinfarklı toplum birimlerinşimdi olduğu gibi geçmişte deyazımı veya çizimi aynı olan şekilleri farklı bir sesle vermis olabileceğini;sagdan sola ve tersi yazim biçimlerini de hesaba katmalıdır. Bunlarsonraki isim çeşitlenmesinin kaynaklarindan birisidir.

NinhursagMahNinlilNinmahInannaIstar NintuNinturArrurruAnat

Shapes( bu ‘asna fisna’ deyimine yakin bir okumaya sahip olabilir) Asherat Astarte Asharot DemeterCybeleKybeleSemele KoreAttisBaba Wawa Lilith Militta Leto Atena Artemis Venus AfroditHeratHepatAdonis gibifarkli okumalara sahip olan

‘ask ve savas’ tanricalarinin aralarindaki farklardan coksimdilikbirlestirici noktalari uzerinde durmak daha onemli gorunuyor.




Bir yoneticinin tanrilasmasi doneminin henuz kapanmadigi caglardabir tanri olarak da degerlendirilmis olmasi gereken Gudea Anşan şehrinin cezalandırması seferi dışında askeri savaşlarla uğraşmamışbarışçıl bir 'ticaret' örgütlemişti.

Tanrı Ningirsu Gudea'ya rüyasında bir tapınak yaptırmasını emretmiş ve öteki tanrılarındolayisiyla MakanMeluhhaElam ve Suz’lulerin de yardım etmesi yani ittifak kurmus çevre toplulukların da ortak çabası ile bu tapınak bir ittifak sembolü olarak inşa edilmişti.

Ningirsu tarafindan bir ruya yoluyla Gudea’ya iletilen ruya’yi Tanriça Nanse yorumlayarakGudea’ya soyle demisti:

“Es-e-ninnu-na-du-ba za-ra ma-ra-an-dug”

“O (Ningirsu) seninle

Eninnu (tapinaginin) insasiyla ilgili konusuyordu”(Corrections au cylindire A de Gudea.M.Lambertt et R.TournayArchiv Orientalni Novembre 1950p.305)

Ruyasinda tanri tarafindan dikte ettirilen bir tapinak sema motifinin Nuh tufan anlatiminda ‘gemi’ olarak yorumlanan ‘eni boyuna esit’’uç katli’ bir tapinak semasina uygun oldugu uzerinde daha once durmustuk.

Tanrıların kutsal kişilere emirlerini rüya yoluyla göndermesi eski toplumda cok bilinen bir motiftir.Eski Ahit’in peygamberleriTanri ile genellikle boyle iletisim kuruyorlardi.Tufan olacağı ve buna hazırlık olarak bir 'gemi' yapması gerektiği de E-a Enki tarafından Sümer Nuh'u Siuzuddu'ya yine böyle vahyedilmişti.Babil Tufan anlatiminin Nuh için aktardigi bu olaybelki de tarihte çok bilinen bu Ningirsu tapinaginin insa sureci ile ilgili veya benzer bir motifin kullanilmasindan ibarettir.

Gudea'nın Girsu'da yapımını sağladığı görkemli Ningirsu tapınağı için söylenen ilahi şöyleydi:

“Ningursu tapınağını Gudea

Gök'de güneş gibi parlattı.

Hayranca bakılan mermer dağı gibi

Yücelti onu Lapis Lazuli dağı gibi

Yapmak için Ningursu tapınağını

Geldi Elam’dan elam'lı

Süz’den süz'lüler geldi.

Dağdan tomruk taşıdı

Makan'lı Meluhha'lı

Yapmak için Ningursu tapınağını

Gudea onların hepsini

Şehri Girsu’da toparladı.”

Batili uzmanlarimizin onemli bir bolumunun Meluhha’yi Etiyopya’da arama egiliminde oldugundan bahsetmistik.Bay Kramer Etiyopya sandigi Meluhha’nin Ningirsu tapinak yapim ortakligina katilimini anlatan bu ilahiyekonuyu tartistigi bolumlerde yer vermemistir.Bu tur tapinaklarin ortak bir caba ile kurulmasio donemdehem cografi bir yakinlik gerektiriyordu ve hem dedogrudan dogruya katilimcilar arasindaki bir ittifak simgesi idi.Eski AhitTanrininBabil kulesinin yapimi sirasindaeger aralarinda anlasirlarsacok daha yukseklere ulasabileceklerinden cekinerekinsanlarin dillerini ayristirdigini vb. yazar.Bubelki tersinden bir gercegin ifadesiTanri Kapisi Babil’indilleri farkli olan topluluklarin katkisi ile insa edilmis oldugunun bir anlatimidir.

Lagas’ta insa edilen bu tapinagin ‘lapis lazuli’ gibiyani mavi renkli oldugu dusunulebilir.Buradatapinak ile dag arasinda da bir gecisme oldugunu goruyoruz.Bay Kramer’de ‘kozmik dag’ diye tanimlananSumer atalari bakimindan son derece gercek bir tapinak tanimindan baska bir sey degildir aslinda.Nuh’un gemisinikozmik degil degercek CudiNitsirAgri vb. daglarinda aramaktan bikmayan uzmanlarimizTufan’in Tapinak ‘dag’inda gerceklestigini farketmemislerdir.Ustelik Tufan’in once ‘butun kult merkezlerini kapsayarak’ basladigi cumlesiSumer-Babil aktarimlarinda yer almis olmasina karsin...Tufan denilen ve fakat ‘sellersularbogulmalar’ biçimli olmayan Tufan Surruppak basta olmak uzere tapinak ‘dag’larinda Enki’nin tapinaginda gerceklestirilen içerisinde insan kurbani yamyamlik da bulunan toplu bir torendi.Tanrilar bu Tufan olurken ‘kopekler gibi ciftlesiyorlardi’.’Kopek’ deyiminin Eski Ahit’te kutsal erkek fahiseler için kullanilmis olmasi eger bir kaynaga dayaniyor iseTufan eski toplum rituellerinin cogunda olan karsilikli cinsel iliski ile tamamlanan genis kapsamli bir torendi.Bu Tufan ile Nuh soyu kurtulmamistersine onlar kuban olarak ‘olumsuzlesmis’ Nuh soyu Abraham atalari yani Musevi toplumunun atalarisurgun bir kavim kilinmisti.Yahudiligin dilinden hiç dusmeyen ‘vaad edilmis topraklar’iste bu surgun ile iliskilidir.Bir daha Tufan yapmama karari alan tanrilarNuh soyunun geride kalanlarinibatiyanehirlerin dogdugu alana surmuslerbu topraklari onlara vermislerdi.‘Gunesin dogdugu yer’ diye cevrilen bu topraklaribay Kramer en doguda ararken de yanilmisa benzer.Cunku Dogu yonu demek yerine ’gunes’in dogdugu yer anlamli ifade kullanan Tufan metinlerinin kastettigi bolgeatesGunes kultunun bulundugu bolgeler olabilirdi ve bunlar hem Agri’da ‘Utu’ olarakhem de Cudi bolgesinde Nemrut kultu olarak bulunuyordu.

Gelismesi içinde sayisiz degisik isimle karsimiza cikacak olan kutsal Tanricaninhem ask ve hem de savas tanricasi olarak degerlendirilmesionun bir toplum birimin tanrisi olmasindan ve onun farkli toplum birimleri tarafindanerkek ve disi ozelligiyle aktariliyor olmasindan oturu olmus olmali.

Tarihte tanrılar bazananlatici toplum birimlerimizin farklilasmasina bagli olarak cinsiyet değiştirmiş olarak da karşımıza çıkar.Kazıt bulgularda başka yerlerde kadın güzelliğinin sembolü olarak aktarılan İnanna'nın sakallı erkek motiflerinin de bulunmuş olması bunun kanıtıdır.

Karsilikli iki toplum birimi bakımından aktarılan aynı tarihin anlatıcıları çok önem taşır. Elimizdeki tablet yazitindailahidetarihi bize aktaran toplum birim için kadın olan İnanna'nınöteki

toplum birimi bakimindan bir erkek tanrı olması bu nedenle çelişmez.Ve fakatgiderek egemen olan bir toplum birimbütün sistemi kendi yapısına göre şekillendirmekte gecikmedigi içinsakallı İnannasüreç içindesadece guzeller guzeli kutsal fahise haliyle animsanir. Inanna’ninokyaymizraklarla savas yuruten’cezalandiran’ ilahilerine de sahibiz.
1150  .::| $ Eğitim & Öğretim $ |::. / Ödev Arşivi / Zeus : Ocak 26, 2010, 01:42:26 ÖS
Tanrıların en büyüğüdür.Rheia ve Kronos'un oğludur.Gaia ve Uranos torunlarından birinin ölümsüzler arasında kral olacağını söylediği için. doğan tüm çocuklarını yer Kronos.Rheia Zeus'u doğuracağı gün Girit'e kaçar ve orda İda Dağı'nda bir mağarada doğurur.Kronos'a da bir bez içine taş koyup verir.Kronos Taşı yutar ve hiç bir şeyin farkına varmaz.Daha sonra Zeus babası Kronos'u yener ve kardeşlerini kusturur.Böylece üçüncü kuşak tanrıların Olymposluların hakimiyeti başlamış olur.Zeus'un Kardeşi Hades'e yer altı dünyasıPoseiodon'a Okyanusların hakimiyetiZeus'a Göklerin hakimiyeti düşer.Zeus Yağmur yağdırırgökleri gürletirşimşekler çaktırır.Troia Savaşı'ndaki rolü çok büyüktür.İda Dağı'nın tepesinde yönetir Troia Savaşını.Herşey onun buyruğuyla olur.Bazen Akhalar üstün bazen de Troialılar.Zeus buyruklarını Kartalının aracılığıyla iletir insanlara.Kartalın uçuşuna göre iyiye veya kötüye yorulur buyruk.Akhalar kötü durumdayken şöyle yalvarır Agemmemnon Zeus'a:
"Böyle dediZeus acıdı onun gözyaşına
yok olmasın istedi ordusuişmar etti
gönderdi kartalıkuşların en şaşmaz olanını
bir yavru geyik vardı kartalın pençesinde
kartal attı onu Zeus'un güzel sunağı önüne
orada Akhalar her şeyi bilen Zeus'a kurban keserlerdi
Anladılar Zeus'tan geldiğini görünce kuşu
Saldırdılar Troyalılar doludizgin
hepsinin savaştaydı aklıfikri."
Zeus Adaletli bir düzenin kurucusu ve koruyucusu sayılır.İlyada'nın son bölümünde Akhilleusoğullarını kesip öldürdüğü Kral Primos'un korkusuzca bir gece vakti Akha Gemilerine gelip oğlu Hektor'un cesedini istemesi üzerine Akhilleus şöyle der:

"Talihsiz adamne acılar çekmiş yüreğin!
Nasıl göze aldın gemilere gelmeyi tek başına
Nasıl göze aldın benim gözüme görünmeyi?
ben ki öldürdüm nice soylu oğullarını senin
demirden bir yürek varmış göksünde.
Hadi gelotur şu iskemlenin üstüne
uyusun bağrımızda acılar
ne yapalım yasımız çok büyükse
ne çıkar yürek donduran iniltilerden!
Talihsiz ölümlülere tanrılar şu kaderi dokudu:
Yaşayacak insanlar acı içinde.
Ama ölümsüzlerin hiç bir kaygısı yok.
iki tane küp durur Zeus'un eşiğinde
biri iyi biri kötü bağışlarla dolu.
Zeus karıştırır bunlarısunar ölümlülere
iyisinden de kötüsünden de pay alır insanoğlu
ama yalnız kötü bağıştan pay alırsa bir adam
yoksul olurhor görülür
zorlu açlıkla sürünür tanrısal toprağın üstünde
tanrılarinsanlar dönüp de bakmaz yüzüne."

Zeus tüm bunlara rağmen evrende tek hakim değildir.Bunu Troya Savaşı'nda oğlu ve çok sevdiği Sarpedon'unun Patrakios'la teke tek döğüşündeSarpedon'un güç durumda kalmasına rağmen ona yardım edememesinden anlıyoruz.Troya Savaşı'nda Hektor'la Akhilleus teke tek döğüşür.Hektor uzun bir süre dayanır Akhilleus'a karşı.Ama sonunda dayanamaz geri kaçar.Troya Surlarında bir kovalamaca başlar Hektor'la Akhilleus arasında.Bütün bunları izleyen Zeus Hektor için üzüldüğünü söyler.Bu sırada Zeus'un kızı Athena çıkışır babasına.Ve Hektor'un ölümlü bir adam olduğunu ve ölümüne izin vermesi gerektiğini söyler.SOnra Zeus Athena'nın Hektor'a kurduğu tuzağa ve Apollon'un Hektor'u kaderine bırakmasına izin verir.

-ZEUSUN EVLİLİKLERİ

TANRIÇALARLA EVLİLİKLERİ
Metis : Athena
Themis:Hora'lar ve Moira'lar
Dione:Aphrodite
Eurynome:Kharit'ler
Mnemosyne:Musa'lar
Lero:ApollonArtemis
Demeter:Persephone
Hera:AresHebeEileithya (Hephaistos)

KADINLARLA EVLİLİĞİ
Alkhemene:Herakles
Antiope:AmphionZethos
Kallistro:Arkas
Danae:Perseus
Aigina:Aiaskos
Elektra: Dardanos lasion Harmonia
Europa: MinosSarpedonRhadamanthys
İo:Epaphos
Leda:HelenaDioskur'lar
Maia:Hermes
Niobe:ArgosPelasgos
Pluto:Tantalos
Semele: Dionysos
Taygere:Lakedaimon
Sayfa: 1 ... 110 111 112 113 114 [115] 116 117 118 119 120 ... 545

- Sponsor Reklamları.
anadolu yakası escort | escort bayan | izmir escort | adana escort | escort adana | adana escort bayan | escort bayan | escort | escort bayan | eryaman escort | avrupa yakası escort | escort bayan | anadolu yakası escort | escort bayan | beylikdüzü escort | kadıköy escort

Theme: WeBCaNaVaRi 2011 Copyright © 2011 Simple Machines SiteMap | Arşiv | Wap | İmode | Konular