Duyurular
27.10.2007 yılında kurduğumuz webcanavari.net Bugün itibariyle 12. yaşına girmiş bulunmaktadır. Bu uzun süre zarfında desteklerini esirgemeyen eski / yeni ve mevcutta bulunan yönetim kadromuza, saygıdeğer üyelerimize teşekkür ederiz.

0 Üye ve 1 Ziyaretçi Konuyu İncelemekte. Aşağı İn :)
Sayfa 1
Konu: Depresyon Ve Çatışma  (Okunma Sayısı: 1702 Kere Okundu.)
« : Eylül 24, 2008, 07:23:31 ÖS »
Avatar Yok

Asortik Hatun
*
Üye No : 3762
Nerden : İzmir
Cinsiyet : Bayan
Konu Sayısı : 13389
Mesaj Sayısı : 22.842
Karizma = 58066


Depresyon, sosyal yaşamı sarsan ciddi bir sosyal problemdir. İncinebilirlik ve yaşanan stresler, ruhsal hastalıkta önemli bir rol oynadığından, sosyo-ekonomik faktörlerin ve yaşam tarzının depresyon üzerinde belirleyici bir etkisi vardır. Sosyal yapının üretim tarzı ve iktisadi ilişkiler tarafından belirlendiğini ileri süren çatışma teorileri sınıf ilişkilerinin sosyal yaşamın niteliğini ve toplumdaki ruhsal sağlığı karakterize ettiğini ileri sürer. Bu makalede eşitsiz bir tabakalaşmanın ve düşük sınıf pozisyonun bireylerin incinebilirliği ve yaşam zorluklarını arttırarak depresyona neden olabileceği, çatışma perspektifi açısından sunulmaktadır. Giriş

Depresyon, kişinin yaşamını, sosyal ilişkilerini ve ekonomik işlevlerini sarsan ciddi bir sosyal problemdir. Depresyonun oluşmasında, bireyin sosyo-ekonomik imkânlarının, yaşantı tarzının, ve sahip olduğu değerlerin belirleyici bir etkisi vardır. Sosyoloji, yapısal sosyal şartların bireylerin hayat şanslarını etkilemede oldukça önemli olduğunu belirterek bununla ilgili teorik görüşler sunduğundan depresyonun anlaşılmasında sosyolojik bir perspektifin faydalı olacağına inanıyoruz. Durkheim, orta sınıf insanlarının, alt sınıftaki insanlardan daha mutlu olduğunu söylediğinde, bir açıdan orta sınıfın hayat koşullarının, alt sınıftan daha iyi olduğunu kastederek, insanların ruhsal sağlıklarıyla sınıfsal pozisyonları arasındaki ilişkiyi formüle etmiş oluyordu (Durkheim,1992:245-250). Gerçekten de eğitimsizlik, işsizlik, gelir düşüklüğü ve adaletsiz gelir dağılımı gibi, birbirleriyle yakından ilgili sorunlar, hem yaşam koşullarındaki sorunların ve hem de sağlık hizmetlerine ulaşmadaki engellerin başını çeken ve ruhsal anlamda gerilimler yaratan ciddi sorunlar olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda, bireylerin hayat şanslarının oluşmasında, onların ait oldukları sınıfsal konumun ve genel anlamıyla içinde yaşadıkları tabakalaşma tarzının önemli bir etkisi olduğunu düşünerek, analizlerinde sınıfsal çelişkileri temel alan çatışmacı teorinin, depresyonun anlaşılmasında önemli açılımlar sunabileceği söylenebilir.

Depresyon Kavramı

Türkçe’de ruhsal çöküntü olarak kullanılan depresyon kelimesi, üzüntülü ve umutsuz bir ruh halini ifade eder. Depresyon sözcüğü, aşağı doğru bastırmak, çekmek, bitkin, gamlı, kederli, cesaretini kırmak, donuklaştırmak ve durgunlaştırmak anlamına gelen, lâtince kökenli “depressus” kelimesinden türetilmiştir (Köknel,1989a:14). Depresyonlu hastalar, depresyonu, “kendileri ve diğerleri arasındaki bir duvar olarak nitelemektedirler" (Littauer,1997:10). Bu açıdan, depresyonun, toplumsal hayatı ve insanlar arası ilişkileri olumsuz etkileyerek sosyal çözülme yaratan ciddi bir sosyal problem olduğu söylenebilir. Çünkü, insanları hayata ve diğerlerine bağlayan temelde duygusal yapı olduğundan, depresif duygulanımın anormal etkisi, bilişsel ve duygusal tutarlılığı sarsarak, sosyal yaşamın normal sürekliliğini tehlikeye sokabilir.

Depresyon durumunda, hayattan zevk alamama, yaşama olan ilginin azalması, elemli duygulanım ve düşünceler, umutsuzluk, kötümserlik, suçluluk, ilgi kaybı, enerji kaybıyla gelen aşırı yorgunluk, tükenmişlik, uykusuzluk veya aşırı uyku hali, çok seyrek de olsa, ses duyma, hayal görme, sanrılar, intihar düşünce ve girişimleri, kendine ve başkalarına olan güvensizlik, kendini küçük görme gibi haller görülebilir (Öztürk,1997:237). İnsan yaşamının herhangi bir diliminde, yukarıda sayılan bazı belirtilerin bulunması mümkündür. Herkes, her zaman, bir yakının kaybını yaşayıp, maddi ve manevi olumsuzluklarla, beklenmedik bir anda karşılaşıp düş kırıklıkları içine düşebilir. Ancak, depresyonlu sayılmak için bu özelliklerin hepsinin bulunması gerekmez. Birkaç özelliğin birlikte bulunması, bu konuda yeterli sayılmaktadır. Bu anlamda, depresyonu ayırıcı kılan nitelik, ona ait bir takım belirtilerin, marazi denilebilecek sıklık, süre ve şiddette olmasıdır.

En ağır psikotik hastalıktan nörotik, normal sınırlar içinde ılımlı bir mizaç bozulmasına kadar, geniş bir klinik bozukluklar yelpazesini kapsayan depresyon, normal, geçici, anlık bir emosyondan (duygulanım), bir hastalığın herhangi bir belirtisine ya da tam anlamıyla bir psikiyatrik bozukluğa kadar, bir çok durumu kapsayabilen bir kavram olarak kullanılabilmektedir (Alper, 1997: 10-15). Bilişsel ve duygusal olmak üzere, iki boyutta değerlendirebileceğimiz depresyon, hangi anlamda kullanılmış olursa olsun, elem ve ümitsizlik doğrultusunda artmış olan, duygulanımı ifade eder. Beck’e göre depresyon, temelde bir duygulanım bozukluğu değil, bilişsel bir bozukluktur. Bu durumdaki biri, geleceğe, kendisine ve dış dünyaya karşı, olumsuz bir tutum geliştirir ve bu olumsuz bilişsel şemalar, giderek, olumsuz yargı ve düşüncelerin temelini oluşturarak onun sosyal yaşamını alt üst eder (Öztürk, 1997: 233).

Çatışma Teorisi ve Depresyon

Sosyal çatışma teorisi birbirinden farklı birçok görüşü bünyesinde barındıran en önemli makro teorilerden biridir. Sosyal yapının iktisadi ilişkilerle şekillendiğini ileri süren bu teori, çatışmanın sosyal değişmenin motoru olarak sınıflar arası ilişkilerce belirlendiğini ileri sürer. Çatışma teorisinin temeli, üretim araçlarının paylaşımına bağlı olarak, sınıfsal yapının, sosyal ilişkilerle birlikte, sınıfsal bilinci ve tarihsel gelişimi belirlediği fikrine dayanır (Arslantürk,2000:487-491). Çatışma teorileri, analizlerinde, tahakküm ve yabancılaşma kavramlarını temel aldıklarından sosyal yapının, bireylerin, üretim ilişkilerindeki sahiplik pozisyonlarına bağlı olarak, içerisinde barındırdığı çatışmanın yoğunluğuyla, insanlar arası ilişkilerin niteliğini ve kalitesini belirlediği varsayımını temel alırlar (Aron,1989:109-110). Sınıf bilinci, çatışma teorisinin ana teması olarak, bireylerin gerçeği algılamalarını ve onların yaşadıkları olaylar karşısındaki davranışlarını ve ruhsal tutumlarını etkiler. Üretim ilişkilerinin, ekonomik ve politik gücü belirlediği varsayımına dayanan bu teori, güç dağılımının kaynakların, sosyal imkânların, kimler arasında, nasıl paylaştırılacağını belirlediği düşüncesinden hareketle, sosyal ilişkilerin kalitesini ve ruhsal hastalıkları, sosyal yapıdaki güç ilişkilerinin bir yansıması, sonucu olarak değerlendirir. Ancak, ruhsal hastalıklarla ilgili bu perspektif, çatışma olgusunu, sadece, büyük gruplar arası ilişkilerde ve makro sorunların analizinde değil aynı zamanda, küçük gruplar arasındaki ilişkilerin ve onlarla ilgili sorunların analizinde kullanır (Alcock,1997:123). Gerçekten de çeşitli büyüklüklerdeki gruplar, aileler kişiler arası çatışmanın bir sonucu olarak ciddi sıkıntılar yaşarlar. Tedavi arayan çeşitli kişilerin de, genelde, güç paylaşımı, eşit olmayan güç paylaşımı nedeniyle yaşanan çatışmalardan dolayı psikiyatra geldikleri ileri sürülmektedir.

Bu teori, kapitalist ekonominin, çalışma koşullarıyla birlikte, belirli bir sınıfın çıkarına hizmet eden sürekli kâr arayışı ve esnek olmayan üretim yapısı nedeniyle, çalışan sınıfların sırtındaki yükü arttırarak, onlarda stres ve ruhsal hastalıklara yol açtığını ileri sürmektedir. Bunun yanı sıra çatışma teorisyenleri, teknolojik gelişmelere rağmen toplumun yoksulluğu azalmak yerine, sınıflar arasında artan bir farklılığın, yabancılaşmanın, ruhsal yapıyı sarsan bir çözülmeye yol açabileceğini dile getirmişlerdir (Cockerham,1992:101). Çünkü, sosyal çözülmenin en önemli faktörlerinden biri, sınıfsal farklılıkların, yarılan kolektif bilincin sosyal dokuyu bozabilecek boyutlarıdır. Kapitalist ekonomideki çeşitli kurumların işleyiş tarzının, para politikaları ve krizleriyle sınıfsal uçurumları arttırarak ruhsal sorunlara neden olacağı tahmin edilebilir. Bununla birlikte, gecekondu, düşük gelir, işsizlik gibi kötü yaşam koşullarını hazırlayan birtakım sosyo-ekonomik sorunların zihinsel bir rahatsızlığa yönelik etkilerini, teorik bir bağlamdan kopuk bir şekilde açıklamanın yeterli olamayacağı ifade edilebilir. Çünkü, toplumsal beklentileri içeren birtakım sosyal ve ekonomik ihtiyaçların elde edilememesini ifade eden yoksunluk, ancak, kapitalizm bağlamında ve bu sistemin kültürel, sosyal ve ekonomik bütünlüğü çerçevesinde değerlendirilebilir. Nitekim, ruhsal rahatsızlıkları çatışmacı teori bağlamında yorumlayan Fransız sosyolog Roger Bastide, bütün olguların ve bu arada, zihinsel rahatsızlıkların, çatışmacı teorinin temelini oluşturan marksist diyalektiğin, toplumsal çelişkileri ve sınıfsal farklılıkları formüle ettiği kendi bütünsel ve çevresel bağlamı içerisinde değerlendirilerek anlaşılabileceğini ifade etmiştir (Bastide,1972:18-20). Çünkü, toplum hayatındaki büyük çaplı olaylardan, fiyat dalgalanmaları ve devalüasyon gibi, daha küçük çaptaki olaylara kadar yaşanan birtakım maddi-teknolojik, kültürel değişimler, rastlantısal değildir. Bunlar, belirli bir sosyal yapının, bu yapıya yönelik tepkilerin ve belirli bir toplumsal sürecin yarattığı sonuçlar olup bireylerin duygusal, düşünsel ve davranışsal yapılarında belirleyici etkiler bırakır.

Öz bilinci, birey olmanın temeli olarak değerlendiren Marx, bunun, ancak, bir bütün olarak toplumla ilgili olduğunu ve toplumda işgal edilen konuma bağlı olarak şekillendiğini belirttir. Kapitalist kültür, insanları bireyci olarak tasarladığı için, Marx, bu yapının kültürel ve maddi sonuçlarının, insanları birbirlerinden soyutladığını ve böylece sınıfsal bilinci doğuran toplumsal çelişkilerin toplumda huzursuzluklar doğurduğunu belirtir (Lichtman,1982:121). Kapitalizmde, çalışma ve üretme tarzı, bireylerin sadece, kendilerini düşünerek diğerlerinden izole olmalarına, böylece, kendilerine ve topluma yabancılaşmalarına neden olduğundan bu sistemde, bireylerin ruhsal yaşamları şeyleşmenin girdabı içerisinde doğasından uzaklaşır.

Bilindiği gibi, iş ilişkileri ve çalışma, bireylerin diğerleriyle olan ilişkilerini belirleyen önemli bir faktördür. Çalışma ethosu, kapitalizmde, üst sınıf tarafından kontrol edildiğinden, sosyo-ekonomik avantajlar, alt sınıfların aleyhine gelişir. Bu sosyal durum, bilişsel ve duygusal olarak emeklerinden ayrılan ve böylece yabancılaşan çalışanların, kendilerini, diğerlerinin kendilerini düşündüklerinden daha az düşünürler. Bu anlamda, çatışma teorisi açısından ruhsal bozuklukların temelinde yatan faktör, insanların birbirlerine bağımlı olmalarından ziyade, onların birbirlerine “yabancılaşmaları” duygusudur. Navarro, bugün, tüketici kültürünün egemen olduğu bir sosyal yapının, bireylerin “sahip olma” beklentilerini ve davranışlarını etkilediğini söyleyerek, bu beklentilerinin ve sahip olma durumlarının, hem kendi ruhsal yapılarını ve hem de diğerleriyle olan ilişkilerini belirlediğini söyleyerek yabancılaşmanın bu bencil tüketim alışkanlığıyla ilgili olduğunu söyler (Navarro,1986:32-34). Ona göre, bu yabancılaşma duygusu, kişilerin çalışma dünyasında, istismar edilmiş olmalarının yarattığı avantajsız pozisyonlarına ve umutsuzluk duygularına dayanır.

Üretim araçlarının, belirli sınıfların elinde olduğu dengesiz bir sosyal yapıda, ekonomik ve sosyal durumları zayıf olan alt sınıfların, kötü koşullarda yaşamak zorunda kalmaları, daha avantajsız pozisyonlarının bir sonucu olarak, sosyal düzene yabancılaşmalarına ve buna paralel olarak belirli bir şekilde davranmalarına neden olur (Cockerham,1992:101). Sınıfsal çatışmalar esnasında yaşanan sorunların, yabancılaşmanın ve sömürülmenin bir sonucu olarak değerlendirilen zihinsel rahatsızlıklar bir anlamda sosyal tabakalaşma ve örgütlenme tarzının bir ürünü olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşımda, emeklerinin sonuçlarını kontrol edemeyen alt sınıf çalışanlarının, diğerlerine yabancılaşarak zihinsel sağlıklarını yitirmeye daha yatkın olacakları ifade edilmektedir.

Bireyler, birbirleriyle kurdukları ilişkilerde, sosyal normların yanı sıra, aralarındaki sosyal mesafeye dikkat ederler. Aşırı mesafe, bireyler arası güvensizlikleri besleyen önemli bir zemin sağlar; çünkü, keskin ayrılıklarla beslendikçe sosyal tabaklaşmanın, dengeleyici bir din veya ideolojik anlayışın da yokluğuyla bireylerin karşılıklı ilişkilerinde, birbirlerine yabancılaşarak yalnızlaşmalarını, sınırlar çekmelerini ve düşmanca duygular hissetmelerini sağlayan bir çit olduğu söylenmektedir. Bir yanda, oldukça yüksek gelire sahip olanların, diğer yanda, asgari ücretlilerin ve işsizlerin olduğu, yani neredeyse, orta sınıfın çöktüğü bir sosyal yapıda, gerçekten de insanların birbirleriyle ve kendi kendileriyle olan ilişkileri bozulacağından ruhsal yapıları da sağlıklı olamaz.
Kovel, sınıf farklılıklarının, başlangıçta, bireylerin birbirlerine yabancılaşmalarına, daha sonra da içselleştirilerek, kendi kendilerinden kopmalarına neden olduğunu belirtir. Ona göre, benlik, bir kez, ötekilerden koptuğunda, kendi bedeninden ve doğadan da uzaklaşır (Kovel,2000:89-90). Birey, bu tabakalaşma tarzı içerisinde, nerede olursa olsun, kişisel anlamda derin bir bölünmeyi yaşar. Nesnel yaşamın doğrudan uzantısı olan bu bölünme, kapitalist üretimi beslediği oranda, bireyin nevrozunu da besler. Sınıfsal çatışmaları düzenlemeye çalışan bürokrasinin, aşırı büyümesi gibi, ruhsal hastalık da, bölünmüş benliğin, aşırı büyüyen içsel çatışmalarını düzenleme çalışmalarının bir sonucu olarak artmaktadır.

Kendine özgü bir sosyo-ekonomik yapıya sahip olan kapitalizm, özel teşebbüse dayalı olarak, kârı maksimum düzeye çıkarmayı hedeflediğinden, bu sistemde rekabet, üretim sürecinin temel bir faktörü olarak değerlendirilir. Bu nedenle, kapitalist toplumdaki sosyal hareketliliğin yüksek olduğu hiyerarşik örgütlenme, bireyleri başarı, statü ve prestij mücadelesine yöneltir. Ancak, rekabet sadece iş ilişkilerinde değil, insanlar arasındaki ilişkilerde de önemli bir davranış kalıbı haline geldiğinden, prestij, statü, kâr kaybı veya böylesi bir kayıp ihtimali, bireylerde psikolojik sorunlar yaratır.

Çatışma perspektifini, psikiyatrik kurumlar üzerinde kullanarak psikiyatrinin, yaşamı bir sorun haline getirdiğini belirten T. Szasz ise, çok farklı bir yaklaşımla zihinsel hastalığın bir mit olduğunu ve güç yapısı tarafından belirlendiğini ifade etmiştir. Gerçekten de, homoseksüelliğin bir hastalık olarak kabul edilmekten çıkarılması, politik güç mücadelesinin, psikiyatrik tanı konusunda bile, ne kadar etkili olabileceğini göstermesi açısından ilginçtir (Navarro, 1986: 32-34). Szasz, insanları zihinsel hasta olarak yargılayan standartların, sosyal, psikolojik, ahlaki ve yasal standartları içeren konular olduğunu ve psikiyatrinin de, sosyal düzeni temsil ederek yapısal bozuklukların devamında önemli bir rol oynadığını ifade etmiştir (Ehrenreıch,1978:32). Bu durumda, tedavi sürecinin, statükoyu sürdürmede uygun bir manüplasyon imkânı sunduğunu savunan bu yaklaşım, psikiyatri tarafından senaryosu yazılan hasta rolünün cemiyet içindeki zorlayıcı sosyal yapıları dengeleyerek, bireylerin ve grupların, sosyal yapıdaki asıl gerilim kaynaklarını hedef almalarına engel olduğunu ve böylece, bu rolün tatminsizlik ve çatışma odağı olabilecek gerginlikleri hafiflettiği ölçüde, sosyal değişimin önünü alan muhafazakâr bir mekanizma olduğunu ifade etmektedir. Buna bağlı olarak, toplumsal ilişkilerden soğutan ve izole eden yönüyle bu sapma davranışı, köklü sosyal değişim zeminini oluşturan sınıf bilincini önleyerek, muhalefet oluşumunu kıran bir özellik taşımaktadır. Bu bağlamda, psikiyatrinin, çatışan gruplar arasında bir taraf olarak, statükoyu sürdürmeye yaradığı ve onun, kurumların bir temsilcisi olarak bir sosyal kontrol işlevini üstlendiği ifade edilmektedir.

Depresyonun Sınıfsal Görünümü

Sosyal sınıf kavramıyla ilgili farklı görüşler vardır. Ancak genel olarak, sınıf kavramını, üretim süreci içerisinde, belli bir yeri işgal eden, aşağı yukarı aynı geliri, sosyal şartları, hayat tarzını, değer yargılarını ve sınıf bilincini paylaşan, benzer eğitim, statü ve kültür düzeyine sahip bireyler topluluğu olarak tanımlayabiliriz (Marshall,1999:653-656). Genel anlamda sağlık tanımının, sınıfsal konumla ruhsal hastalıklar ve depresyon arasındaki ilişkilerin mahiyetini anlamada önemli olduğunu ifade edebiliriz. WHO, sağlığı, kişinin bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden, tam iyilik hali olarak tanımlarken, toplumsal-ekonomik yapıyla sağlık arasındaki karşılıklı ilişkiye dikkat çekerek 1996'daki raporunda, sosyo-ekonomik dengesizliklerin ve eşitsizliklerin, sağlıkta görülen eşitsizliklerin en önemli kaynaklarından biri olduğunu belirtmiştir (WHO,1996:170-171). Görüldüğü üzere, WHO da genel anlamda, hastalıkları toplumsal tabakalaşma tarzının bir fonksiyonu olan güç ilişkileri bağlamında değerlendirmektedir.

Bireyin incinebilirliğini etkileyen sosyal-ekonomik özelliklerin etkisini de unutmamakla birlikte genel anlamda, ruhsal hastalıkların ve depresyonun oluşmasında, sosyal yaşantıların, özellikle de eşitsizliklerin provoke ettiği zorlanmaların önemli bir yeri vardır (De Beurs,2001:427-42. Bu anlamda, toplumsal tabakalaşma tarzının, yaşanan zorlanmaların seviyesiyle olan ilgisinden dolayı, ruhsal hastalıkların ve depresyonun yapısal bağlamını anlamada oldukça önem taşıdığını düşünüyoruz. Çünkü, ait olunan sosyal sınıf, sadece, bireyin yaşam standartlarını belirlemekle kalmaz aynı zamanda, bireyin egosunun bir parçasını oluşturarak onun psikolojik dünyası üzerinde derin etkiler bırakır ve böylece, yaşanan zorlanmaların algılanışını etkiler. Gerçekten de, kaygı verici durumların algılanma eşiğinde görülen kişiler arası farklılık, onların toplumsal konumlarının etkisiyle belirlenir. Bazı araştırmacılar, kişinin toplum içindeki konumunun, stres verici olayları algılamasında, onlardan etkilenmesinde ve onlarla mücadele edebilme potansiyelinin, özgüven duygusunun oluşmasında belirleyici bir unsur olduğunu ifade etmişlerdir (Stora,1992:41). Stresin, stresli yaşantıların, ruhsal hastalıkların ve özellikle de depresyonun ciddi bir bileşeni olduğunu belirten Srole da, alt sınıftakilerin, diğer sosyal sınıflara kıyasla, daha fazla stresli olduklarını ve stresli yaşam olaylarına aracılık eden bu sosyal sınıf konumunun, zorluklarla mücadele etme kapasitesini düşürerek, hastaların rahatsızlıklarında önemli bir yer tuttuğunu ifade etmiştir (Srole,1975:499-500).

Belirli bir sosyal pozisyona sahip olup olmamanın dışında, yukarı veya aşağı doğru hareketlilik durumunda da bireylerin, farklı ruhsal durumlara sahip oldukları ifade edilmektedir. Artan farklılaşmayla özetlenen modernleşmenin bir sonucu olarak değerlendirilen sosyal hareketlilik, ruhsal sorunlar bağlamında değerlendirildiğinde, hem aşağı hem de yukarı doğru yönelen aşırı hareketliliğin, bireylerin, toplumsal adaptasyonunu güçleştiren bir risk etmeni olduğu söylenebilir. Örneğin, sanayileşmiş büyük kentlerde yapılan bazı araştırmalarda, statüsü yükselen bireylerin bile, bu hızlı değişim nedeniyle, stres, depresyon ve koroner hastalıklara yakalanma risklerinin yüksek olduğu tespit edilmiştir (Stora,1992:2. Srole’un çalışmasında ise, yukarı doğru sosyal hareketlilik gösterenlerin, daha az ruhsal bozukluk yaşadıklarını, buna mukabil, aşağı doğru sosyal hareketlilik gösterenlerin ise, daha yaygın bir şekilde, ruhsal bozukluk ve karmaşa yaşadıklarını göstermiştir (Srole,1975:499-500). Ayrıca, sürekli başkalarınca belirlenen öznel değerin sosyal hareketlilikle sarsılan bu değişken niteliği, duygusal tutarlılığımızı bozma riski taşır.

Depresyonla, sosyo-ekonomik faktörler arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalarda, son zamanlara kadar birbirleriyle çelişen bulgular ileri sürülmüştür. Bazı çalışmalarda (1970), depresyonun, yüksek statülü meslek çalışanlarında daha çok görüldüğü ve yoksul ülkelerde, depresyonun pek görülmediği ifade edilmiştir. Örneğin, 1978’de yaptığı çalışmasında, Bebbington, sosyo-demografik etmenlerle, depresyon arasında önemli bir ilişki olmadığını ifade etmiştir. Ancak, bu tür çalışmalar, kültüre özgü farklılıkları dikkate almadığı için bilim çevrelerince ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. (Belek,1993:20). Yakın zamanlarda yapılan çalışmalarda, meslek, gelir, eğitim, statü gibi sosyal sınıfa ait sosyo-ekonomik değişkenlerle depresyon arasında ciddi ilişkilerin olduğu ve yüksek statülü mesleklerde çalışanların, ruhsal açıdan daha sağlıklı olduğu fikri ağır basmaktadır. 1950 yılında, A.B.D.’nin New Haven bölgesinde, sosyolog Hollingshead ve Redlich gelir, aile geçmişi, etnik köken faktörlerini, birbirleriyle karşılıklı ilişkileri bağlamında değerlendirerek yaptıkları bir araştırmada, alt sınıftaki kişilerin, yaşamlarında, ekonomik ve sosyal açıdan olduğu kadar, hukuksal açıdan da oldukça fazla zorlandıklarını ortaya koymuşlardır. Bu iki sosyolog, sonuç olarak, ruhsal hastalık oranlarına bakarak, belirli ruhsal hastalık tiplerinin, belirli sosyal sınıflarda görüldüğünü ileri sürmüşlerdir (Hollingshead,1953:163-169). Benzer şekilde, Karp adlı araştırmacı, yine A.B.D' deki çalışmasında (1996), depresyonun yoksulluk, işsizlik ve düşük eğitim düzeyiyle korelasyon içerisinde olduğunu tespit etmiştir (Cimilli,1997:293). Yine bir başka çalışmada ise, sınıfsal konumun önemli bir parçası olarak değerlendirilen ikamet yerleriyle ruhsal hastalıklar arasındaki ilişkiler araştırılmış ve şehrin yoksul bölgelerinde yaşayan insanların depresyon oranlarının yüksek olduğu tespit edilmiştir (K.Ostler,2001:12).

Bununla birlikte, üst sınıf bireylerinin daha fazla nevrotik olsalar da, alt sınıftaki bireylerden daha az hastaneye yatırıldıkları düşüncesinden hareketle, ruhsal hastalığa ilişkin olarak gözlenen ilişkilerin hastalığın ortaya çıkışından ziyade, hastaneye yatırılma ve tedavi süreciyle ilgili olduğu iddia edilmiş ve bu konuda hastane dışında araştırmalar yapılması gerektiği üzerinde durulmuştur. Ruhsal hastalıkların anlaşılmasında birbirinden farklı bu araştırma sonuçlarının sonucunda sosyal sınıfla, ruhsal hastalıklar arasında üç genel teorik perspektifin ortaya çıktığı görülmektedir. Bunlardan biri, genetik faktörlerin; diğer bazıları ise, sosyal stres görüşünün, ruhsal rahatsızlıklarla sosyal sınıflar arasındaki ilişkilerde, baz alınması gerektiğini ifade etmişlerdir. Bazı düşünürler, bireylerin, genetik yatkınlıkları nedeniyle, ruhsal hastalıklarından ve kişisel özelliklerinden ötürü, alt sosyal sınıfta kaldıklarını ifade ederek, biyolojik paradigmayı ön plana çıkarmaya çalışmışlardır (Cockerham,1992:164-165).

Dohrenwend, genetik seleksiyon ve sosyal sınıf modeli olmak üzere iki alternatif model geliştirerek, bunlardan hangisinin ruhsal hastalıkların nedensel açıklamasında etkili olduğunu tespit etmeye çalışmıştır. Bu modelden ilki, sosyal sınıfların, ruhsal hastalıkların açıklanmasında, belirleyici bir faktör olmadığını ancak, diğer nedenlerle hasta oldukları için alt sınıfta kaldıklarını, bu açıdan bireylerin sosyal hiyerarşide nerede bulunduklarının pek de önemli olmadığını ifade etmektedir (Dressler,1985:11-13). Diğer model ise, düşük sosyal sınıfların, ruh sağlığını olumsuz etkileyecek riskli bir hayatı barındırdığını vurgulamaktadır. Dohrenwend, bu hipotezleri sınamak için farklı etnik gruplarda karşılaştırma metodunu kullanarak yaptığı araştırmasında, psikopatoloji ve sosyal sınıf söylemi arasında nedensel ilişkileri içeren hipotezini destekleyen bulgulara ulaşmıştır. Bu konuda yapılan son incelemelerin de, Dohrenwend’in hipotezini destekleyen sonuçlarla uyumlu olduğu ifade edilmektedir (Link,1993:1352-1356).

Alt sınıftaki ruhsal hastalık risklerinin diğer sosyal sınıflardan çok daha fazla olacağı varsayımının test edilmesi amacıyla kriz dönemlerinin sosyal sınıflar üzerindeki etkilerini değerlendiren çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bununla ilgili olarak, A.B.D.‘de, ruhsal hastaların hastanelere başvuru oranlarıyla, kötü seyreden ekonomik göstergeler arasındaki ilişkileri ele alan Brenner, yaptığı çalışmalarda, ekonomik düşüşlerin, stres ve ruhsal hastalık riskini arttırdığını ileri sürmüştür. Brenner, ekonomik düşüşlerin, bireylerin sosyal rollerini yerine getirmelerine engel olduğunu ve bu nedenle, A.B.D. gibi ekonomik ağırlıklı bir toplumda, parasal sorunların stres ve ruhsal rahatsızlıklara yol açtığını ileri sürmüştür (Brenner,1973:113-114).
Yaşanan zorlukların, ekonomik sorunların, alt sınıfları daha fazla etkilediği düşüncesinden hareketle ekonomik sorunlarla bu gruplardaki ruhsal hastalıklar arasındaki ilişkileri irdeleyen bir diğer araştırma da, A.B.D.’de “büyük depresyon” adı verilen, 1929 yılı ekonomik krizinden hemen sonra, Chicago’da, Faris ve Dunham tarafından yapılmıştır. Faris ve Dunham bu çalışmalarının soncunda, slum bölgelerinde yaşayan alt sosyal sınıflarda, daha çok şizofrenik hasta olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu iki araştırmacı, inceledikleri kişilerin, bu düşük konumlarının ve yoksulluklarının, onların sosyal ilişkilerden izole olmalarına ve böylece, şizofreninin münzeviliğini andıran temel kişiliğinin ve ruhsal pozisyonunun oluşmasına neden olduğunu ifade etmişlerdir (Dunham,1977:151). Ekonomik göstergelerle, ruhsal sorunlar arasındaki ilişkileri konu edinen bu tür çalışmalar, özellikle, 1960’lı yıllardan itibaren, çeşitli istatistiksel çalışmalar kullanılarak, yapılmaya çalışılmıştır. Bu konuda, beyaz erkekler arasındaki intihar oranlarıyla, birtakım ekonomik göstergeler arasındaki ilişkileri göstermeye çalışan Pierce, borsa göstergelerindeki değişmelerin, intihar oranları üzerindeki etkilerini ele aldığı araştırmasında, yukarı veya aşağı doğru ekonomik dalgalanmaların, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini ve bağlılıklarını azaltarak, intihar oranlarını arttırdığını bulgulamıştır (Cockerham,1992:114).

Yine, sosyolog Ralph Catalano ve David Dooley gibi, ekonomik değişmelerle, zihinsel rahatsızlıklar arasındaki ilişkileri araştırmakla meşgul olan M.Harvey Brenner de, 127 yıl gibi uzun bir zaman dilimini inceleyerek, bu süreç içerisindeki istihdam oranlarıyla, akıl hastanesi kayıtlarını karşılaştırmıştır. Brenner, bununla ilgili olarak ileri sürdüğü iki hipotezinden birinde, bazı bireylerin, ruhsal anlamda, hassas olduklarını varsayarak, ekonomik krizlerin, bu bireylerin sahip oldukları ruhsal yatkınlıkları üzerinde, tetikleyici bir etki yaptığını, bir anlamda, onların ruhsal hastalıkları üzerindeki örtüyü kaldırdığını belirtir. Diğer hipotezinde ise, Brenner, daha önceki yaşamlarında, hastalığa bir yatkınlıkları olmadıkları halde, bireylerin, ekonomik krizlerin etkisiyle, aşağı doğru bir sosyal hareketlilik sonucunda, incinebilir, bir noktaya gelerek, ruhsal hasta haline geldiklerini belirtir. Çünkü, ona göre, sınıfsal pozisyonlarını kaybederek, aşağı doğru bir sosyal sınıfa kayanlar, diğer insanlara kıyasla, daha fazla stresli olaylarla karşılaşırlar. Nitekim, Brenner, yapmış olduğu araştırmasında, ruhsal sağlık merkezine başvuran alt sınıf insanlarının, sosyo-ekonomik durumları iyi olanlardan, iki kat daha fazla olduğunu göstermiştir (Brenner,1973:117). Sonuçta, bu araştırmada ekonomik krizlerin, bireylerin ruhsal hastalıklarında, provokatif bir etken olduğu varsayımı araştırılmasına rağmen, ulaşılan bulguların, depresyonda, ekonomik krizlerin, nedensel bir etken olduğu ortaya çıkmıştır.

Ekonomik krizler anında, insanların daha hoşgörüsüz olduklarını, bunun da ruhsal sıkıntıların ortaya çıkmasında etkili olduğunu belirten Brenner, bu tür anlarda, ruhsal sıkıntı çekenlere karşı, daha toleranssız davranıldığını ileri sürerek, hoş görüsüz davranışlarla, ekonomik krizlerin birbirleriyle karşılıklı etkileşim içerisinde ve birlikte artarak ruhsal sorunlar üzerinde belirleyici olduğunu göstermiştir (Brenner,1973:117). Ancak, Brenner, alt sınıftakiler kadar, orta sınıfa mensup olanların da, ekonomik krizler anında, sahip oldukları yetersiz kaynaklar nedeniyle, ciddi streslerle karşı karşıya kalacaklarını belirterek, ekonomik krizlerin, cüzdanlara olduğu kadar, zihinlere de zarar verdiğini belirtir.

Yine, kişilerin ruhsal sağlıklarıyla, ekonomik sarsıntı ve değişmeler arasındaki ilişkileri ele alan bir başka çalışmada, Catalano ve Dooley, işsizlik ve az düzeyde de olsa, enflasyonla, bu iki sorunun neden olduğu stresli yaşantılara, moral bozukluğuna dikkat çekerek ekonomik-sosyal sorunlarla depresyon arasında, önemli ilişkiler olduğunu bulgulamışlardır. Bu çalışmada, ekonomik krizlerin veya düşüşlerin, Brenner’in dediği gibi, sadece provakatif bir etken olmadığı aynı zamanda, doğrudan doğruya, ruhsal hastalıkları belirleyen bir baskı unsuru olduğu bulgulanmıştır (Marshall vd.,1982:843-854).
« Son Düzenleme: Mart 01, 2009, 09:46:21 ÖS Gönderen : DeLy »

WeBCaNaVaRi'na Üye Olmadan Link'leri ve Kod'ları Göremezsiniz.
Link'leri Görebilmek İçin. Üye Ol. veya Giriş Yap.
Üyelerimizden Destek Bekliyoruz.
WeBCaNaVaRi Botu

Bu Site Mükemmel :)

*****

Çevrimİçi Çevrimİçi

Mesajlar: 222.148


View Profile
Re: Depresyon Ve Çatışma
« Posted on: Aralık 05, 2019, 07:58:24 ÖS »

 
      Üye Olunuz.!
Merhaba Ziyaretçi. Öncelikle Sitemize Hoş Geldiniz. Ben WeBCaNaVaRi Botu Olarak, Siteden Daha Fazla Yararlanmanız İçin Üye Olmanızı ŞİDDETLE Öneririm. Unutmayın ki; Üyelik Ücretsizdir. :)

Giriş Yap.  Kayıt Ol.
Anahtar Kelimeler: Depresyon Ve Çatışma e-book, Depresyon Ve Çatışma programı, Depresyon Ve Çatışma oyunları, Depresyon Ve Çatışma e-kitap, Depresyon Ve Çatışma download, Depresyon Ve Çatışma hikayeleri, Depresyon Ve Çatışma resimleri, Depresyon Ve Çatışma haberleri, Depresyon Ve Çatışma yükle, Depresyon Ve Çatışma videosu, Depresyon Ve Çatışma şarkı sözleri, Depresyon Ve Çatışma msn, Depresyon Ve Çatışma hileleri, Depresyon Ve Çatışma scripti, Depresyon Ve Çatışma filmi, Depresyon Ve Çatışma ödevleri, Depresyon Ve Çatışma yemek tarifleri, Depresyon Ve Çatışma driverları, Depresyon Ve Çatışma smf, Depresyon Ve Çatışma gsm
Yanıtla #1
« : Mayıs 27, 2009, 12:03:53 ÖÖ »
Avatar Yok

BemaGül
*
Üye No : 15237
Yaş : 37
Nerden : Antalya
Cinsiyet : Bayan
Konu Sayısı : 341
Mesaj Sayısı : 4.959
Karizma = 8


uzun ve detaylı hepsini okumadım ama devrin konusu depresyon zaten
Yanıtla #2
« : Temmuz 09, 2009, 12:55:37 ÖÖ »
Avatar Yok

dreamily
*
Üye No : 6603
Nerden : İstanbul
Cinsiyet : Bayan
Konu Sayısı : 773
Mesaj Sayısı : 11.794
Karizma = 11817


teşekkürler bilgiler için
Yanıtla #3
« : Temmuz 09, 2009, 12:56:28 ÖÖ »
Avatar Yok

yalnısslık
Üye No : 0
Nerden :
Konu Sayısı : 754
Mesaj Sayısı :
Karizma = 0

saolasn ..
Yanıtla #4
« : Şubat 16, 2010, 08:12:33 ÖS »
Avatar Yok

rapçi_kiz_019
*
Üye No : 19453
Yaş : 29
Nerden : Eskişehir
Cinsiyet : Bayan
Konu Sayısı : 38
Mesaj Sayısı : 1.160
Karizma = 1010


Paylaşım için teşekkürler.

İYİLER HEP KAYBEDER ÇÜNKÜ ONLAR ADİL DÖVÜŞÜR.
Yanıtla #5
« : Temmuz 15, 2011, 10:30:03 ÖÖ »

EmpaThy
*
Üye No : 79937
Nerden : İstanbul
Cinsiyet : Bayan
Konu Sayısı : 167
Mesaj Sayısı : 2.272
Karizma = 30


BiLgiLer için teşekkürLer, emeğine sağlık.
Yanıtla #6
« : Temmuz 17, 2011, 11:35:24 ÖÖ »
Avatar Yok

@sen@
*
Üye No : 74554
Nerden : İstanbul
Cinsiyet : Bayan
Konu Sayısı : 693
Mesaj Sayısı : 4.117
Karizma = 8


Bilgiler için teşekkürler.

Webcanavari.Net
Rapcanavari.Net
Rockcanavari.Net
KadincaForum.Net
VideoCanavari.Net
Kitaplar Hakkında Bilgi ve Özetler
E-book
Film İndir, Film İzle
Albüm ve Parçalar
Rap Rock Genel
Diziler
Yerli Filmler
Yabancı Filmler
Tüm Oyunlar
Oyun İndir
Sayfa 1
Yukarı Çık :)
Gitmek istediğiniz yer:  


Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntü Son Mesaj
53 Şerefsiz ( Terörist ) Geberdi. [ Çatışma Sürüyor. ]
Güncel Haberler
[B]a[R]a[N] 6 1699 Son Mesaj Ekim 23, 2011, 06:15:40 ÖS
Gönderen : SaviorAngel
Türkiye-suriye Sınırında Çatışma
Güncel Haberler
||TeXaS|| 1 554 Son Mesaj Aralık 30, 2011, 10:28:22 ÖS
Gönderen : -o_o-GökhaNur-o_o-
Tunceli'de Çatışma: 6 Pkk'lı Öldü
Güncel Haberler
||TeXaS|| 0 442 Son Mesaj Aralık 31, 2011, 02:05:17 ÖÖ
Gönderen : ||TeXaS||
Bitlis'te Çatışma!
Güncel Haberler
Essy 0 368 Son Mesaj Temmuz 07, 2012, 11:03:45 ÖS
Gönderen : Essy
Akçakale'de Okullara 'çatışma Tatili'
Güncel Haberler
Burc_ 0 329 Son Mesaj Ocak 09, 2014, 04:40:08 ÖS
Gönderen : Burc_


Theme: WeBCaNaVaRi 2011 Copyright © 2011 Simple Machines SiteMap | Arşiv | Wap | İmode | Konular