Tomris Giritlioğlu Kimdir? By: Buse44 Date: November 23, 2016, 09:22:24 AM Doğumu 1955 - Adana
Eğitimi Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü
Filmleri - Yönetmen Güz Sancısı - 2002 Salkım Hanımın Taneleri - 1999 Kördüğüm - 1997 80. Adım - 1996 Yaz Yağmuru - 1993 Suyun Öte Yanı - 1991 Kantodan Tangoya - 1989
Filmleri - Yapımcı Esir Kalpler - 2006 Aşka Sürgün - 2005 Aşk Meydan Savaşı - 2002
Filmleri - Senaryo Yaz Yağmuru - 1993 Kantodan Tangoya - 1989
Proje Tasarım Affedilmeyen - 2007 Erkekler Ağlamaz - 2006 Hatırla Sevgili - 2006 Seher Vakti - 2005 Kırık Kanatlar - 2005 Ihlamurlar Altında - 2005 Çemberimde Gül Oya - 2004 Sultan Makamı - 2003 Kurşun Yarası - 2003 Gülbeyaz - 2002 Azad - 2002
Tasarım Aşk Yolu - 2005
Yapım Tasarımı Bir Aşk Hikayesi - 2004
Ödülleri 12.Ankara Film Festivali 2000 Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü --- Salkım Hanımın Taneleri
11.İstanbul Film Festivali 1992 Jüri Özel Ödülü --- Suyun Öte Yanı
15.İstanbul Film Festivali 1996 En İyi Film --- 80. Adım En İyi Yönetmen --- 80. Adım
[Forumdaki resimleri ve linkleri üye olmayanlar göremez.Tıkla Üye Ol ]
11.Orhan Arıburnu Ödülleri 2000 Hülya Koçyiğit Jüri Özel Ödülü --- Salkım Hanımın Taneleri Kolejli Yönetmen Tomris Giritlioğlu "Hayatın Kendi Sinema" "Kontroller olurdu etek kontrolleri hala devam ediyor mu?" diye sordu. Gülüştük. Kolejle ilgili ortak anılarımız hiç değişmiyor sanki; 70'lerde 80'lerde hatta 90'larda mezun olanların paylaştığı bir çok nokta var. 2000'leri bilemem tabi.
Ancak Tomris Giritlioğlu'nun bir farkı var. O birçoğumuzun aksine "Ben hasta bir Kolejli değildim ama Kolejin bana kazandırdıklarını üniversite sıralarında daha iyi anladım."diyor. Türkiye'nin sayılı ve değerli sinema yönetmenlerinin arasına girmiş olan bu Kolejli hayatındaki önemli kesitleri sorularımıza verdiği cevaplarla aktarıyor.
"Edebiyat hocamdan çok etkilendim" 1955 doğumlu Tomris Giritlioğlu. TED Ankara Kolejine Orta okuldan itibaren adım attı. Koleji; müthiş bir geleneği olan çok sağlam bir eğitim sistemine dayanan güçlü bir kurum olarak değerlendiriyor. Ve devam ediyor: "O yıllarda yabancı hocalar ağırlıktaydı. O yabancı kültürlerle haşır neşir olma ve o eğitmenlerin elinde 7-8 yıl geçirmek elbette benim kişiliğimi çok etkiledi. Ama zannediyorum en çok edebiyat hocam Semiramis hanımdan etkilendim. Benim yazı yazma ve kendi içsel dünyamı zenginleştirmede çok katkısı olduğunu söyleyebilirim. Hatta yönetmenliğimde de katkıları olduğunu düşünürüm hep."
Ivan'ın günlüğü... Kolejden sonra Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Üniversitede okurken bir yaz tatilinde Londra'ya gitti. Bir sinemanın önünden geçerken çok uzun kuyruklar gördü ve filme girdi. Film; Tarkovski'nin "İvan'ın Günlüğü". Orada yaşadığı heyecanı gözlerinde hala görmek mümkün: "Orada hakikaten ruhumda bir deprem oldu diyebilirim. Bütün ilgi duyduğum sanat dallarının resim heykel edebiyat müzik gibi; bir tek karede buluşabileceğini keşfettim filmde. Ve oradan çıkınca babama mektup yazdım ben meslek değiştiriyorum yönetmen olmaya karar verdim diye." Tomris Giritlioğlu orada kalıp sinema okuluna gitmek istedi. Ancak babasının geri dönmesini istemesi üzerine "müthiş yoğun olağanüstü bir aşk" diye nitelendirdiği baba kız ilişkisi onun Türkiye'ye dönüp okuluna devam etmesine sebep olmuş. Hukukçu ve aynı zamanda şair olan babası Ali Arcak'ın yetişmesinde ve kimliğini kazanmasında çok etkili olduğunu söylüyor.
Türkiye'ye döndükten sonra okuluna devam etti. Ve hemen ardından TRT'nin dil sınavına girip 2 yıl çevirmen olarak çalıştı. Daha sonra açılan ilk yönetmenlik sınavıyla hayatındaki bu macera başladı.
"Sinema benim rüyam her şeyim ama televizyon sorumluluğum" diyor. Önce belgesellerle başladı. Tabletten Kasete ve İşte Beyoğlu'nu çekti. Yarı dramatik belgesel olan İşte Beyoğlu'nu çekerken insan yönetmeyi ve hikayeyi kontrol altında bulundurmayı daha çok sevdiğini fark etti. Dramaya geçtikten sonra ise ilk filmi Kantodan Tangoya idi. "Türkiye'de o şartlara sahip olarak çok genç yaşta yönetmenliğe adım atmış galiba ilk insanım" diyor ve ekliyor: "TRT'ye çok şey borçluyum."
Sanırım O TRT'ye vefa borcunu yaptığı işlerle çoktan ödedi. Ancak ülkesine ve topluma karşı sorumluluklarını şöyle değerlendiriyor: "Türkiye topraklarında yaşayan bir yönetmen olarak bireysel tatları bir yana bırakıp bu memleketin meseleleriyle uğraşan filmler yapmayı tercih ediyorum."
Ancak hayatın ona sunduklarını da filmlerindeki karelere yerleştirmekten de geri kalmadı. Mesela hayatındaki en yakın arkadaşı Okan Uysaler'i kaybetmiş. "Onun acısının geçtiği filmlerim vardır" diyor. Okuduğu eserlerdeki mizansenlerin de farkında olmadan bilinç altına yerleşip filmlerinde ortaya çıkabildiğini söylüyor. En büyük düşü ise Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü çekebilmek.
Bilgiyi paylaşmak "Bu mesleğin hızı ve sınır tanımaması yani özel hayatı çok kaplayan bir iş olması ve bir de TRT'deki uğraşlarım ne yazık ki önemsediğim birçok şeye zaman ayırmamı engelliyor. Kolej'e ait toplu faaliyetlere katılacak zamanım olmuyor. Ve ben çok üzülüyorum. Çünkü hem çocukluğumun hem gençliğimin birer parçası o dostluklar."
Ancak mesleğine olan bağlılığı ve sorumluluğu Kolejli arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde de devam ediyor. Okul sıralarındaki en yakın arkadaşları Serap ve Oya'yı iki büyük dost olarak nitelendiriyor.
Ve bir tebessümle anlatmaya başlıyor: "Ben çok çalışkandım derslerim hep çok iyiydi. Ve sınavlarda arkadaşlarıma hep yardım ederdim. Bir keresinde Mr. Trender'a yakalandım. Beni disipline vermişti. Çok haksızlığa uğramış hissetmiştim kendimi. Yani ben bilgiyi paylaştığımı hissetmiştim orada."
Elbette Kolejli olmanın da çok büyük avantajlarını yakalamış meslek hayatında."Kolejli olmanın ayrıcalığını ben Koleji bitirdikten sonra yaşamaya başladım. Türkiye'de çok az dil bilen yönetmen var. Dil bilen bir yönetmen olmanın avantajlarını yaşadım hala da yaşıyorum. Sen hiç farkında olmuyorsun ama Kolej çok derin bir kültür ve bilgi kaynağı sunuyor sana aynı zamanda." Ve devam ediyor: "Münazaralara seçilirdim ve tiyatro da yaptım Kolejde."
Kolej öğretiminin yanı sıra verdiği eğitiminin de farklılığını ve düzeyini bir anısıyla anlatıyor: "Orta okuldan liseye geçtik. Sanırım bir conversation dersiydi. Yabancı ve çok genç bir hocamız vardı. O zamanlar duygularımızı itiraf etmediğimiz toplumun daha baskıcı değer yargılarının da daha tutucu olduğu bir dönem. Hoca sınıfa ilk aşkınızı yazın demişti. Ve biz şok olmuştuk. Bunu çok uzun yıllar konuştuk. Nasıl içeri girdi ve hepimize takır takır kendimize bile itiraf edemediğimiz şeyleri yazdırdı diye. İşte bu gerçek bir eğitimin hem de o zamanki eğitimin güzel bir örneği olabilir."